CEMAL KIRGIZ YAZDI; “DİNGİN VE ÖFKELİ… RÜYA GİBİ BİR TATİL…”
Demirlediğimiz koydan, tahtadan oyuncak gibi küçük bir iskeleye atlıyoruz. Oradan küçük çalılar, çimenler ve bir sürü otun içinden dağ yoluna vuruyoruz kendimizi. Ben sol bacağım hafif sekerek en arkada, koltuğumun altında minik çantam, içinde birkaç gazete, birkaç kitap. Sahil tertemiz ama taşlık yol ve patika bozuk durumda. Toprak kızgın, dikenli otlar bacaklarına kollarına batmaktan çekinmiyor. Bilmediğim pek çok ağaçla çevrili orman yolundayız. Aşağıya doğru tek tük Zeytin Ağaçları. Her bir zeytin ağacı bana, “Yazıklar olsun, ancak mı geldin?” diye sorar gibi. Kimi Zeytin ağaçları sıfatıma ve varlığıma kayıtsız davranıyor. Onlar, “Ulan, burada da mı buldun bizi?” dercesine suratsız suratsız salınıyor.
Ağaçlar, Yeşilin Elli Tonu. Her biri ihtiyar bir kalbin coşkunluğunu taşıyor. Bakmaya doyamıyor insan. Zeytinlerin ve ağaçların rengi denizin dibi gibi yeşil. Deniz, nereden görüyor da alıyor bu rengi ta o diplerden?
Tarihi harabeleri gezmek işimiz. Ben, Güler, Kızım Ceyna ve Damadım Metin. Bir grup yerli turist kafilesiyle yollara düştük. Doğduğum, büyüdüğüm Antalya’nın her bir tarafı cennetten bir köşe. Karşımıza mermer kütleler çıkıyor. Epey tepelere geldik. Buradan denize bakınca birçoğu bembeyaz ama rengârenk olanlarla da dolu yatlar doldurmuş Antalya Körfezini. Bir sürü de gezi teknesi var. Harabelere bakıp, tarih uzmanı gibi inceliyoruz. Rehber bir şeyler anlatıyor. Parçalanmış, kırılmış, omuzlarına kadar toprağa gömülmüş mermer taşlar. Atmosferden olsa gerek, büyük bir heyecanla mermer taşları okşuyorum. Tarihi sevmek, tarihe coşkuyla tutkuyla sahip çıkmak böyle bir şey olmalı.
Az ötede, kırılmış, parçalanmış kaya parçaları başka bir tepecik oluşturmuş. Mutsuz ve suskunlar. Bir yılan dahi görmeyeli yüzyıllar olmalı. Hava sıcak, hava nemli, ağzım kupkuru. Güler, çantasından çıkardığı pet şişe suyu uzatıyor. Kana kana içmek isterdim ama öyle olmuyor. Pet şişedeki su hamam suyuna dönmüş bile. Temmuz sıcağı çok fena. Nasıl sıcak anlatamam. Sanki tanrı cehennemi serbest bırakmış. Kolay kolay kızmayan insanları bile akıl hastası yapıyor. Yılan gibi durgun bakışları var sıcağın. Nereye doğru baksam bir kertenkele kaldırıp başını bir efe gibi bakıyor gözlerimin içine. Ancak bir akrep ayakta kalabilir bu sıcakta.
Kertenkeleleri gören Güler, irkiliyor. “Yılan ve Akrep’te vardır burada değil mi?”
“Hem de nasıl” diye yanıt veriyorum. Korkmak da yaşamanın bir parçası. Korkmak, bazen temkinli olmayı da yanında getirir.
Nihayet rehberle birlikte bir tümen ordu misali dönüş yoluna geçiyoruz. Birkaç yerli turist yanıma gelip, rehberin anlattığı ama benim asla dinlemediğim tarihi bilgiler konusunda sohbet etmek istiyor. Ağzım kupkuru. Birçok kere başıma geldiğim gibi, başka yerde olma isteğiyle, onları kısa cevaplarla uzaklaştırmaya çalışıyorum. “Nerelisiniz?”, “Ne iş yapıyorsunuz?”, “Antalya’da mı oturuyorsunuz?”, “Kime geldiniz?” …
Yüzeysel, samimiyetsiz, yapmacık yakınlık göstergeleri. Hiç birini sevmem. Yine de kısa ve öz yanıtlar verip, onlardan uzaklaşıyorum. Nedense, buz gibi, köpük köpük bira içme isteği uyanıyor bende. Lara sahilinde şezlonga uzanıp, çerez eşliğinde dinlenip, serinleyip, amansız susuzluğumu gidermek. Ben de yaşıyorum ulan diye haykırarak, bir yudum huzurun tadını çıkarmak…
Küçük iskeleden geçip, yeniden gezi teknesine doluşuyoruz. Güvertede, dönüş yolunda sahili, kıyıları görecek bir yer bulup, yerleşiyorum. Bir yanda yorgunluk, bir yanda başka bir yerde olma isteği, bir yanda susuzluk, öfkelendiriyor beni. En çok da sıcak delirtiyor ama. Çay, limonata, su servisi yapılıyor. Büyük memnuniyetle hepsini birden kabul ediyorum. Teknede hareketli bir yabancı müzik çalıyor. Ben sahili çevreleyen, iri sarp kayalıklara bakıyorum. Ahalinin keyfi yerinde. Neşeliler, gamsız bir sevinçle dolular. Oynayanlar, salınanlar, bağıranlar, coşanlar… Sarp kayalıkların bittiği yerde, lüks oteller, lüks villalar dolduruyor kıyıları. Ormanın içinde, denizin hemen kıyısında sahte, makyajlı güzellik. Oysa ben asude bir serinlik, bir tatlı hışırtı, bir deniz dalgasının tınısı, bir gölge, bir serin rüya arıyorum.
Antalya mevsimine uygun bol kesimli keten pantolon, yine ince ama mat renklerde maksi giymiş, üç tesettürlü kadın geliyor yanımıza. Bangır bangır müziğe inat onlarda bağıra çağıra konuşuyorlar. Kadınların yeni tanıştıklarına dair fikir oluşuyor beynimde. Üç kadının ikisinden daha genç olanı oldukça şaşırmış biçimde, “İnanırım ben” diye bağırıyor. “Kerametler var… Demek at kılı dolu yastık sadece yanmadı ha?”
“Yaa öyle” diyor. En yaşlı olanı. “Sen koca ev yandı, içinden sadece bu yastık hiçbir şey olmadan çıktı. Eşim, bu yastığı ehil bir tarikat lideri hocaya götürdü. O derin hoca efendi, bu yastık tılsımlı demiş. İçindeki at kılı, at murad gibi olmuş size! Demiş. Okumuş, üflemiş. Sonra Rabbim müsaade etti, yürü ya kulum dedi. Tabii eşim de dini vecibelerini yerine getirdi, sakal bıraktı beline kadar üstelik, hoca efendiye gidip geldi. İşler açıldıkça açıldı. Sonra o evimizi de yaptık. Bursa’da, Kuşadası’nda, Antalya’da ev de aldık. Çok şükür rabbime, hamdı senalar olsun. İki kez umreye bir kez de hacca bile gittik. Rabbim verdikçe verdi. Allah hepimize nasip etsin. Amin İnşallah”
Diğer iki kadın da yine bağırarak, “Amin İnşallah” dediler.
“Kılda keramet olsa, g.ötte bitmez!” teyze diyecektim, Güler koluma dürttü sustum.
Kadınlar konuşmayı sürdürüyor, başka yapacak bir şey yok. Dinlemek zorunda kalıyorum.
At kıllı yastığı okuyup üfleyen, bu yastıkta keramet bulan hoca maalesef ölmüş. Rabbimizin cennetine kavuşmuş. Yerine daha genç ve âlim başka bir hoca gelmiş. Kadın, diğer kadınları da ona götürebileceğini söylüyor. Herkeste bir mutluluk. Bir ilahi heyecan. Gözlerimi kıyıya dikiyorum yine. Sahili kaplayan, iri kaya parçaları, o kadar zevksiz, o kadar suskun. Hava sıcak, ağaçlar çırpınmayı unutmuş. Hesapladım, elli yıldır ne bulursam okuyorum, geldiğim nokta; “Hiç kimseye akıl verememek!”… İnsan, yağan, kaçan, coşan, düşen ve çıkan şeyler arasında düşünür ve dinlenir. Benim hiçbir şansım yok. Kıyıların dili tutulmuş, ormanların, kayalıkların da öyle. S..ktiğimin kayaları!…
Lara’da akşamüstü. Denize 20 metre mesafede, şemsiyesi de olan şezlonga uzandım nihayet… 56 yaşındayım. Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs gibi ülkelere gittim. Abartısız Türkiye’nin 40 ilini 100 ilçesini tavaf ettim ama hiç bu kadar huzura kavuştuğum anı hatırlamıyorum. 56 yıldır bu anı bekliyormuşum gibi, öfkemin yerini beklediğim, umut ettiğim, hayalini kurduğum dinginlik alıyor.
Sehpa da geldi nihayet. Üstünde de buz gibi soğuk bira. Yanında Antep, Tuzlu fıstık, Kajo, Fındık, Badem ve tuzlu leblebiden oluşan büyük bir çerez tabağı. Öteki tabaklarda da, cips, kavun, karpuz, kiraz, muz, şeftali ve kayısıdan oluşan meyve bahçesi… Tatilde, s.iktiğimin tütününü bıraktım. Uzun Marlboro paketim bitmiş. Güler’e seslenip, çantadan uzun Parlıament marka sigarayı getirmesini istiyorum. Bastım parayı, paket paket aldım! Bu benim hayatımın tatili!
Antalya Körfezi hafif dalgalı bu akşam. Tam istediğim gibi. Tek eksik müzik. Sezen Aksu’yu, Atilla Taş’ı, Tarkan’ı siyaseten rahat bırakmadılar. Ahmet Kaya öldü. Cem Karaca öldü. Edip Akbayram öldü. Volkan Konak öldü. Kıraç bu aralar müzikten uzak kaldı, Haluk Levent’te yardım paralarını basmış kumara… Canım sıkılıyor yine.
Tutkuyla sevdiğim ne varsa, müzikte olduğu gibi hırpalanıyor işte. Damat ikinci biraları getirirken, tanımadığım bazı popçuların birkaç oynak şarkısını dinletiyor bize. “Baba, başka şarkı istiyorsan, onu söyle, bulalım buradan” diyor…
Kültür erozyonunu düşünüyorum. İş adamı, siyasetçi, yazar, gazeteci, sporcu, sanatçı kim olursan ol, göze biraz battın mı, itibarsızlaştıracak bir şeyler bulunuyor bu ülkede. Bu iktidarın güdümündeki kültür devriminin! geldiği son noktayı düşünüyorum ve damadıma, “Kâbe’de hacılar hu hu” onu bul diyorum…
Sabah, Yeni Şafak, Akit gibi gazeteler, bu şarkıyı Türkiye’nin aradığı star bazında, yaz aylarının şarkısı (İlahisi) olacak diye sunmuştu. Dinlerken gözlerimi kapatıyorum. At kılı dolu yastığı, tarikatçıları, kerametleri, ilimden irfandan uzak ne kadar toplumsal hareket varsa onları düşünüyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ü, İsmet İnönü’yü düşünüyorum. Kurtuluş Savaşını, Milli Mücadeleyi geçiriyorum beynimden. Bir başka açıdan da Antalya’yı dinliyorum gözlerim kapalı.
Uyudum sanıyorlar. Oysa duyuyorum.
“Delirdi yine” diyor Güler… “Geçmişteki manyaklıklarına döndü yine!”
Kızım Ceyna, “Bırakın babamı, tatile geldi işte!” diye mırıldanıyor.
Damat iyi, güzel düşünüyor hakkımda. Çaresizce “Babam ne yaparsa yapsın” diye beni destekler görünüyor.
“Baban uyudu nasıl olsa, siz bir Sibel Can açın da dinleyelim” deyince Güler, “Celal Karatüre’den devam edin “ diye fısıldıyorum. Bu yaz aylarının ilahisi, şarkısı bu! Beni dinlemiyorlar bu kez. Tatilin delisi gözüyle bakıyorlar bana. Sibel Can tınıları dolduruyor Lara Plajını…
Yıllar var ki biz seninle
Bakışarak konuşuruz
Sevdalanmış kalbimizle
Rüyalarda buluşuruz
Bu şarkıyla kavuşuruz
Yıllar var ki biz seninle
Bakışarak konuşuruz
Sevdalanmış kalbimizle
Rüyalarda buluşuruz
Bu şarkıyla kavuşuruz
Aşk gülümüz solsa bile
Gözümüz yaş dolsa bile
Zaman geçmiş olsa bile
Rüyalarda buluşuruz
Bu şarkıyla kavuşuruz…
Aniden uyanıyorum. Bir sigara yakıp, büyükçe bir yudum bira aldıktan sonra. Üçüncü birayı açıyorum. Damat, “Evde viski ’de var baba” diyor. Onu gece lahmacunla içeceğimi söylüyorum. Şaşkın bakışlara aldırmadan, “İbrahim Tatlıses, sosyete, arabesk takılanlar bunu yapınca iyi de ben mi kötüyüm. Tatildeyim lan ben!” diye hayıflanıyorum. Sonra vazgeçiyorum. “Akşama evde rakı balık yapalım, viskiyi yarın gece deviririz” diyorum.
Sibel Can bu kez Lale Devri’ni söylerken, Çok geç kalmışız canım, vakit bu vakit değil
Eski radyolar gibi, çatıya saklanmış aşk
Öyle sanmışız canım, artık ölümsüz değil
Leyla ile Mecnun gibi, çoktan masal olmuş aşk
Lale devri çocuklarıyız biz, zamanımız geçmiş
Aşk şarabından kim bilir en son hangi şanslı içmiş
Lale devri çocuklarıyız biz, zamanımız geçmiş
Aşk şarabından kim bilir en son hangi şanslı içmiş… Aklıma geliyor, bu akşam rakı balık, yarın gece viski lahmacun, öteki gün de Kıbrıs’a gidelim diyorum. Gazi Magosa Maraş sahilinde denize girer, Girne’de kumar oynarız diye düşünüyorum. Bu tatilde eksik kalan ne varsa yapmalıyım.
Güler dördüncü biramı da sehpaya koyuyor. “Çok lütufkârsın sevgilim” diyorum ona.
Kıbrıs dönüşü de, Kuşadası, Bodrum, Alaçatı, Ayvalık, Cunda Adası, Gökçeada, Sarımsaklı, Erdek yapıp, Bursa’ya birlikte dönme konusunda karar alıyoruz.
Dağlara, denize, sıcağa meydan okuyan bir serinlik ürpertiyor içimi. Bugün ilk defa üşüyorum. Olsun varsın; Mutluyum, mutlu, mutlular…
İlhan Berk’in mısralarındaki gibi;
“Denize atılmış şiirdir bence/ Yurtsayan, yurdu bilinmeyen bir yıldız/ Şiirin deniz kıyısındaki sesine bırakılmış ölümdür/ Yanacak sarayların kestiği bir, yarım ay…
Güler klimayı açmış. Yatağın kenarında bağırıyor. “Hadi kalk artık. Saat 11.00 oldu. Gece yatmak bilmiyorsun, sabah kalkmak… Bu arada doğalgaz faturası da geldi… Elektrik ve su faturasını da ödemiştin değil mi?”
Yastığa gömüyorum yüzümü. En derin rüyaların, en karanlık karabasanların, en tatlı düşlerin şahidi, bembeyaz, deterjan ve yumuşatıcı kokulu yastığa…
“Yalan da olsa söyle, güzeldi değil mi?” diye soruyorum Güler’e?
“Ne, ne diyorsun sen ne güzel miydi?” diye soruya soruyla karşılık veriyor Güler…
Bir dondurma reklamındaki gibi, kızgın kumlardan, serin sulara… Orman, harabeler, sahil kıyıları, tekne gezisi, kertenkeleler, cehennem sıcağı, yılanlar, akrepler, Antalya, Lara, kızım, damadım, buz gibi biralar… Beni ben yapan amansız dinginlik, fena öfke, lirik coşku, yazarlık tutkusu…
“Boş ver diyorum. Çay demlendi mi?”
“Demlendi” diyor Güler…
Yastığı kucaklayıp yatakta doğruluyorum. “Güler son bir şey daha soracağım, bu yastığın içinde ne var?”
“Yün” diye yanıtlıyor.
“Ha s..tir. Keşke at kılı olsaydı!” diye bağırıyorum…
Orhan Veli; “… Gemiler geçer rüyalarımda,/ Allı pullu gemiler, damların üzerinden/Ben zavallı,/ Ben yıllardır denize hasret…
Tatile hasret!
Ahmet Kaya açıyorum telefonumdan…
Sokak ortasında bir kadın bar-bağırıyor
Kendini arıyor, kendini soruyor, bağırıyor
Sesi kulaklarımda bir kurşun gibi patlıyor
Yalan da olsa haklılar diyoruz ama
Bu da yetmiyor
Yalan da olsa haklılar diyoruz ama
Bu da yetmiyor
Gece yarısı vardiyada işçiler tedirgin, üşümekte
İşten değil, güçten değil, içten üşümekte
Zaman geçmekte, zaman gecikmekte, zaman üşümekte
Yalan da olsa birleşiyorlar ama
Bu da yetmiyor
Yalan da olsa birleşiyorlar ama
Bu da yetmiyor
Gece yarısı bir müzisyen evine yine geç dönüyor
Taksi parası bile yok cebinde ama evine dönüyor
İki damla yaş geliyor gözlerinden, cigarası sönüyor
Yalan da olsa zenginiz
Bu bize yetmiyor
Yalan da olsa zenginiz ya
Bu bize yetmiyor
Yalnızım, yalnızlığım beni dinlemekte
Yalan da olsa ne var ki bu şarkıyı söylemekte?
Yalan da olsa içimden bir bulut akıp gidiyor
Yalan da olsa mutluyum
Bu bana yetiyor
Yalan da olsa mutluyum ya
Bu bana yetiyor
Yalnızım, yalnızlığım beni dinlemekte
Yalan da olsa ne var ki bu şarkıları söylemekte?
Yalan da olsa içimden bir bulut akıp gidiyor
Yalan da olsa mutluyum
Bu bana yetiyor
Yalan da olsa mutluyum ya
Bu bana yetiyor…
Yalan da olsa güzeldi…
Sabahın ilk fincan şekersiz çayıyla, tütünü yakıp, balkonumda oturup düşlere dalıyorum yine…
Yalan da olsa, güzel düşlere…