CEMAL KIRGIZ YAZDI; “O BİR KUŞTU, UÇUP GİTTİ…”
Masamın üstünde bir yığın edebiyat dergisi. Sehpanın üzeri de kitap yığılı. Gazeteleri saymıyorum bile. Aklı karışıklıklar içinde aklını kimseye karıştırmadan yol almak için belki de. Bilgili, kültürlü, edebi olma çabası bu. Başka bir şey değil. Sığındığım farklı bir liman dergiler, kitaplar, gazeteler. Ötesi yok. Olmadı da zaten, olmayacakta…
Güler, belki de haklı olarak kızıyor bir kez daha.
“Her yeri dağıtmışsın yine. Hayır, aldığını yerine koysan, kendin toparlasan bir şey değil, yine hep ben toparlıyorum, bana da yazık değil mi?”
Bir dönem ekranları şenlendiren şampuan reklamı repliği geliyor aklıma. Tarama özrüme bakmadan, “Bırak dağınık kalsın hayatım” diyorum…
Şair Ahmet Telli’yi de kaybettik.
“ Şiir yetim kaldı” demiş biri. Şiirin babası görülen bu muhteşem şair için, kaçınılmaz son olan ölümün ardından yazılabilecek en önemli özet cümle gibi…
“Toplumcu Şairi Kaybettik” diye yazmış gazeteler, söylüyor bazı televizyonlar…
Toplumcu olduğu kesin. Sosyal Medya hesabım kalabalık, kabarık insan kitlesi dolu. Beş bine yakın insanın abartısız 4 bin 500’ü Bu usta Şairi sevgi, saygı, minnetle uğurluyor. Yine abartısız binin üzerinde sosyal medya arkadaşımın kendisiyle fotoğrafı var.
“Şiirin bir saati vardır” diyor İlhan Berk… Ölümünde öyle maalesef…
İlhan Berk için, büyük üstatlar ayrıca, “Dokunduğu her şey şiir” diye de ithaf ediyorlar… Ahmet Telli’de dokunduğunu şiir yapan şairlerden…
“Kafamı karıştırma diyorum Güler’e”… Sonra masamın üstündeki edebiyat dergilerini, kapaklarına bakarak, fırlatıyorum halının üstüne. Hangisindeydi, hangilerindeydi, bir türlü bulamıyorum. Ahmet Telli’yi anlatan bir sayı vardı, bir de onunla röportaj yapılmış başka bir dergiyi de hatırlıyorum. Bulamıyorum ama…
Yazar ve Şair Muhsine Arda paylaşmış hayat hikâyesinin özetini. Ona bakıyorum ben de bir kez daha. 68 Kuşağının deli rüzgârıyla dünyayı değiştirmek için yola çıkan, Köln meydanlarında tam 100 bin kişiye şiir okuyarak tarihe geçen şairin ismidir Ahmet Telli diyor…
Öğretmenlikten, dolayısıyla dönemin şartlarına bakınca da sürgünlerden, mahkemelerden, hapislerden demlenen bir şair kendisi. En çok da aşktan ve hüzünden… Şiirlerinde romantizm ile başkaldırıyı, hüzün ile direnci iç içe harmanlayan tarzıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmış, şiiri sevdiren şairlerden olmuş hep…
Şair, yazar ağabeyim Şaban Akbaba’da paylaştı sosyal medya hesabında. 7 Kasım 2016’da Bursa’da da okuyucularıyla, şairlerle, yazarlarla, aydınlarla buluşmuş kendisi.
Hayıflanmamak elde değil… 10 yıl öncesine dönüp bakıyorum, başka hayat mecralarında, başka mücadeleler içindeymişim.
Dergiler masa üstünden halı üstüne atıldıkça, küçük bir kâğıttan, kartondan tepecik oluşuyor.
Güler, manidar biçimde kafasını sallayıp; odadan çıkıyor.
Geçtiğimiz yıl mahallede birkaç kez karşılaşmıştım. Skoda ile gelen gençler, kilosu 50 kuruştan, kitapları, dergileri, ansiklopedileri ve gazeteleri topluyorlardı. Şaşırmıştım, Kadir Ağabeyin kahvesinin önünde millet evdeki kitabını, dergisini, birikmiş gazeteleri getirip vermek için kuyruğa girmişti. Bazen düşüncelere dikkat etmek gerek. Bunları içimden geçirirken, Yıldırım Belediyesi Basın bürosundan bir haber geldi. Geri dönüşüm adına, “Emektar Kitaplarınız Nakite Dönüşüyor Kampanyası yapılmış. Halkımız yoğun ilgi göstermiş… 60 ton kitap toplanmış ve kampanya süresi de 19 Temmuz’a kadar uzatılmış… Ben de iki ton kadar kitap dergi var. Kabaca hesapladım 500 lira bile yapmıyor. Türkiye’de entelektüel olmak çok pahalı. Daha, almak istediğim ama hayat pahalılığından, kiradan, faturalardan başımı kaldıramadığım için olsa gerek, 50 kitap alma düşüncem varken; birçok insana fazlalık gelen, benim için hazine değerindeki kâğıttan, kartondan kaleleri asla satmayacaktım.
Beni endişelendiren gerçeği ürpererek fark ediyorum. Kütüphanesiz evleri düşünmek beni korkutuyor. Ya kütüphanesiz köyler? Kitaba ulaşamayan binler, milyonlar?
Bir yanda, evine hasbelkader girmiş dergileri, gazeteleri, kitapları 50 kuruşa, 5 liraya satıp, elden çıkaranlar, diğer yandan da kütüphanesiz köylere kütüphane kurulması için öncülük edenler…
Araştırmacı yazar ağabeyim Erol Erkılınç, Tunceli Pülümür Sağlamtaş (Çirik) köyüne kütüphane yapılması için kampanya başlattı mesela… Bir belediye de çıkıp, bu kütüphane için kitap, dergi toplar mı acaba? Sadece merak benimkisi…
Her neyse;
Ahmet Telli, geri dönüşümün, gelecek kuşaklara bırakılacak kütüphanelerden daha önemli olduğu bu ülkede, iyi okunmuş, iyi tanınmış, iyi anlaşılmış diye düşünüyorum. Bu benim için anlık mutluluk oluyor. Garip bir huzur doluyor içime…
Ahmet Telli’nin en meşhur şiirlerinden birisini okuyorum yine…
Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük narçiçekleri ürperirken …
Narçiçekleri?…
Bir gün Gemlik’te pazardan dönüşte, telaşlı telaşlı koşturan bir çingene kızı görmüştüm. İki elinde birer Nar, nefes nefese üstüme doğru geliyordu. Beni gördü. Gülümsedi, Narlardan birisini elimdeki poşetlerden birisinin içine attı. Ne olduğunu anlamamıştım bile. Poşetleri yere koydum. Bir sigara yaktım. Sonra poşetime çingene güzeli bir kız tarafından atılmış Nar’ı elime aldım. Kız ortadan kaybolmuştu ama beni Narla değil, kırmızı ateş topu ile baş başa bırakmıştı. O artık Nar değildi, ırmaklar gibi çağlayan arzularımın topuydu, o masal topuydu, o nardan bir bebekti… O çok şeydi… Otuzlu yaşlarımın başındaydım, gelip, geçti…
Ahmet Telli değilim tabii ki, Narçiçekleri olmasa da Nar bende bu kadar…
Can Yücel’de benzer bir şiir yazmıştı ve ben bunu birçok yazımda kullanmıştım.
Yeri geldi, yine hatırlatayım…
Bilinmedik bir hüzün
var içimde
Anladım ki,
ya ben fazlayım bu şehirde
ya da biri eksik…
Can Yücel’de bu toplumun isyankâr şairiydi elbette. “Bana şiirlerinde küfür etme diyorlar usulsüz. La bu kadar o ç…cuğunu nasıl anlatayım küfürsüz” diyen kendisidir…
Can Yücel’in anlatılan en sevdiğim anılarından birisidir…
Can Yücel, Kıbrıs’ta bir şiir dinletisi akşamına katılır. Bir yandan alkolle demlenir, bir yandan arka fonda müzik tınılarıyla şiirlerini okur. Beklediğinden fazla hayranı gelmiştir. İçtikçe şiir olur, şiir oldukça içer. Gecenin bir yarısı, limiti de aşınca midesi bulanır, başı dönmeye başlar. Kimseye çaktırmaz ama. “Bu gecelik bu kadar, ben otelime yatmaya gidiyorum, şiir miir bitti” deyip aniden fırlar masadan.
Girne sokaklarına vurur kendini ama hayranları peşini bırakmaz. Dağılın, gidin, peşimi bırakın uyarılarından kimse anlamaz. Hayranlarına göre, büyük şaire oteline kadar eşlik ediyorum duygusu vardır. Hayranlarının yanında kusarak, karizmayı da çizdirmek istemeyen Can Yücel, bir parkın köşesinde kendini sırtüstü yere bırakır. Gözlerini havaya diker. Öylece kalır yerde. Hayranları da ikiletmez büyük ustayı, hepsi sırtüstü yere yatar, onun gibi gökyüzüne bakarlar. Havada ay ve yıldızlar bütün Akdeniz parlaklığıyla ışıldamaktadır. Can Yücel ustaya ilham geldiğini, yeni bir şiir için, gökyüzüne dalıp gittiğini sanırlar. Yarım saat kırk beş dakika geçince, bir hayranı dayanamayıp sorar; “Üstat, hangi takımyıldızına bakıyorsun, gökyüzünde nasıl bir ilham buldunuz” diye sorar.
Can Yücel’in yanıtı nettir:
“Çok içtim a… koyayım, o nedenle yattım buraya” der…
Gazeteci, yazar ve şair Binay Kazan ağabeyimin, bana doğum günü hediyesi ikinci kitabı olan “O bir kuştu, uçup gitti”yi okuyorum. “Binay Kazan ağabeyim bu kitabını, “Duyguları olmayanlara değil, duyguları ölmeyenlere” hitap etmiş.
Hüzün Ayları isimli şiiri dikkatimi çekiyor…
Vakitlerden tam da bu vakitti,
Hüzün aylarımdan
Tren yolundaki çığlıklarım bu zamanda ezilmişti.
Bu anlarda yıkılmıştı aramızdaki tahta köprü,
Sen duymadan
Sen bilmeden
Şu saniyede yıkılmıştı üzerime koskoca dünya
Altında kaldığıma inanırcasına…
Bir de eski zaman şiiri var Binay Kazan üstadın…
Biz eskiden;
Şiirleri, şarkıları
Ve insanları severdik
Parayı ve eşyaları kullanırdık
Şimdi her şey değişti.
Parayı ve eşyaları sever,
İnsanları,
Şiirleri ve şarkıları
Kullanır olduk.
Günler, yıllar ve aylar geçti,
Eski zaman şiirlerinin
Son kullanma tarihleri
Bile bitti…
Binay Kazan ağabeyimin, denemeleri, anıları, öyküleri ve makaleleri de var kitapta. İlhan İrem’de var, Sezen Aksu’da kitapta… Dedim ya; Aklı karışıklıklar içinde aklını kimseye karıştırmadan yol almak için belki de diye… İyi geliyor bu harikulade kitap. Okumaya teşvik ediyor, benim gibi yolunu arayan bir gazeteciye, yazarlık denemesi yapana da yazmaya heveslendiriyor. Yüreğimizin götürdüğü yere gitmeye cesaretle karar verme ya da verememe duygusunu, masum muyuz, masum değil miyiz hiç birimiz sorusu etrafında, paranın yeşili mi doğanın yeşilimi daha önemli konusunda bizleri düşündürüyor Binay Kazan üstat.
Hele, “ne herkes şair olabilir, ne şair herkes…” isimli anı denemesi, işte beni bu yazıyı yazmaya iten bölümü de oldu. Rahmetli Yenişehirli Gazeteci, Yazar ve Şair Ali Bilgiç’i de bu muhteşem aforizması nedeniyle, saygıyla anarak…
Güler kısır yapmış, çay demlemiş. Odaya giriyor, gözleri dehşetengiz açılıyor. “Hemen topla o dergileri, gazeteleri, gel mutfağa” diyor. Zaten sigara molamda gelmişti. Olduğu gibi bırakarak gidiyorum mutfağa. Kısır öncesi bir demli fincan çayı, sigara ile birlikte balkonda tüketiyorum. Balkon pervazında buğday, ıslak ekmek ve bulgurla beslemeye çalıştığımız Kumrular beni tanıyor. Elektrik tellerinden, balkon penceresinin pervasızına kanat çırpıyorlar. “Onlar, kuştular, uçup geldiler” diyorum…
Buğday koyuyorum yine… Güler ile kendime benzettiğim çift yemeye başlıyorlar buğdayları. Çok geçmeden öteki kumrularda doluşuyor pervaza… Sonra kuşluklarını yapıyorlar, karınları doyunca, özgürlüğe uçuyorlar… Gülümsüyoruz…
Kısır güzel. Eksiksiz. Baharatı, otu, çeşnisi yerinde. Demli çayla güzel gidiyor. Kısır severim. Bir kısır tabağının beni ve kardeşimi annesiz bırakmadığını bilmek, bu eksantrik yemeğe minnettar olmama yetiyor. 1979’un Antalya’sı. Babam polis. Terörün yoğun olduğu yıllar. Annem evde komşuları ağırlıyor. Bursa’nın meşhur cevizli lokumunun yanında, kurabiyeler ve kısır var. Komşulardan birinin biten kısır tabağını alıp, yerdeki tepsiye koymak için eğiliyor ve camda çıtırtılı ürperten ses çıkaran bir mermi karşı duvarda patlıyor. Polis ailelerinin hedefte olduğu yıllardı… Buruk bir hüzünle ama afiyetle yiyorum Kısırı…
İyi ki şiir var; iyi ki edebiyat var.
Ama ölüm de var…
Ahmet Telli’yi kaybettik, şiir yetim kaldı, kısır tabağı bizi öksüz bırakmadı…
Nerede kalmıştık?
Binay Kazan üstat, bir başka şiirinde de, “Gülmek başlı başına büyük eylem” diyor…
Güleceğim,
İnanıyorum er veya geç
Ve de ağız dolusu güleceğim bende.
Hüzünlerim bitecek
Biliyorum
Biliyorum da
İnanması zor geliyor dostum…
Gülmek;
Başlıbaşına büyük eylem.
Kazanılması en görkemli anıt…
Onur dolu yaşantım için,
Belki de en büyük kanıt…
Kalemine, ruhuna, beynine sağlık Binay Kazan üstadım…
Ahmet Telli üstadı anarak başladık, onunla finale gelmek istiyorum… “Özletiyor Seni Bu Yağmurlar” diyor büyük usta…
Hadi okuyalım…
Burada yağmur yağıyor
Aralıksız yağıyor günlerdir
Ama sen yine de şemsiyeni
Almadan gel ilk otobüsle
Buğulanan camlara usulca
Yüzünü çiziyorum ki yüzün
Bir yağmur damlası olup
Düşüyor yapraklarına gülün
Güller de bozamıyor bu uzun
Karanlık sessizliğini kentin
Anılarını yitiriyor sokaklar
Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları
Tarih de kekemeleşiyor bazan
Ki o zaman aşktır tek bilici
Aşksa yürümek gibi bir şey
Duyabilmek kuşların gelişini
Anısı bizsek eğer bu kentin
Unuttuğu türküler bizsek
Acıyı rehin bırakıp bir güle
Anımsatmalıyız bunları bir bir
Sonra yürümeliyiz seninle
Sokaklara caddelere çıkmalıyız
Belki bir aşktır bu kentin
Belleğini geri getirecek olan
Burada yağmur yağıyor ama sen
Şemsiyeni almadan gel yine de
Özletiyor bu çılgın sağanak seni
Sırılsıklam özletiyor biliyor musun…
Charles Bukowski, “Pazar günleri bombalardan daha fazla insan öldürür” demiş. Ben bugün Ahmet Telli’yi, Can Yücel’i saygıyla anmayı tercih ederek, Gabriel Garcia Marguiz’e ayak uydurmayı tercih ettim. “Yazmak, ölümden gün çalmaktır”…
Binay Kazan ağabeyime de bir kez daha teşekkür ediyorum. “O bir kuştu, uçup gitti” muhteşem ve ilham verici bir kitap. Okuyucusu bol olsun…
Cemal Süreya ustayı da analım, öyle bitirelim…
“Hayat kısa, kuşlar uçuyor…”
Kuşların uçuşunu görmek, umut vadediyor…
İyi ki edebiyatı karşılıksız sevmişim diye geçiriyorum içimden…
Haftaya da görüşmek ümidiyle…