CEMAL KIRGIZ YAZDI; “UMUDAYAZ: BEN, ANCAK RUHUMU KORUYABİLECEK İNSANLARI SEVERİM…”

05.07.2026
36
A+
A-

Yazar Kimdir?

Bu soruya, Gazeteci, Yazar ve Şair Ağabeyim Binay Kazan,  “Yazar, metin üreten ve bunu yayınlayarak okuyuculara bilgi aktaran, onların (okuyucuların) bir fikir üretmesine neden olan ve bu fikrin yayılmasını sağlayan profesyonellere denir” diyerek cevaplıyor…

Bir başka değişle, Ahmed Arif’in dizelerindeki gibi, “Yazı işçisiyim yani, Namus işçisi…”

“Beşibiryerde”, “Askıda Mektuplar”, “Erkek Gibi Kadın”, “Yanlış Dokunmalar”, “İntihar Gözyaşları” gibi muhteşem kitapların yazarı Muhsine Arda, mükemmel bir organizasyona imza attı. Bu arada üretmekten yorulmayan Muhsine Arda’nın son kitabı “Bahar Dalı” da okuyucularıyla buluşmak üzere. Bunu da hatırlatmak isterim. Son bir yıldır dediğim gibi, okuduklarımızdan olduğu kadar okumadıklarımızdan da sorumluyuz. İlhan Berk’in defalarca dile getirdiği üzere, “Bu dünya yazmak için yaratılmış bir dünyadır”… Ve okumak için….

Yazar, Şair ve Sanatçı Muhsine Arda ile Binay Kazan ağabeyim ve Şaban Akbaba hocamın sayesinde tanıştım. Bundan beş yıl önce Remzi Aydın’ın kitaplarını okuduğumda yaşadığım duyguları, Muhsine Arda kitaplarını okuduğumda da hissettim. Bu duygular, edebiyata doyumun getirdiği mutluluğun dışında, şaşkınlık ve pişmanlık, kızgınlık ve öfke ile karışık duygulardı. Kendimi bildim bileli okuyan bir insan olarak, Remzi Aydın’ı neden daha önce keşfetmediğim ile ilgili kızgınlığım, Muhsine Arda edebiyatını neden bu kadar geç bulduğum öfkesine bırakmıştı. Yaklaşık bir yıldır sorduğum sorunun şimdi yine sırası diye düşünüyorum, popüler kültürü, boyalı basının dayatmalarını boş verin, neden Muhsine Arda edebiyatı yok bu ülkede, bunun cevabını verin…

Muhsine Arda, “Yaşasın Barış”, “Oyun içinde Oyun”, “Oyun içinde Anlatı”, “Radyo Oyunları”, “Orfeustan Sonra” ve “Yapıtlar Arasında” gibi kitapların ve birçok tiyatro oyunu ile film senaryosunun yazarı Prof. Dr. Hasan Erkek ile birlikte “UMUDAYAZ 2026” Edebiyat Festivali etkinliğine imza attı. Burada bir parantezde Mudanya Belediye Başkanı Sayın Deniz Dalgıç için açmak istiyorum. Her türlü siyasal ve ekonomik olumsuzluğa rağmen, bu görkemli festivalin ana sponsorluğunu ve ev sahipliğini üstlenerek yazar, şair ve sanatçıları mutlu etti. Ayrıca organizasyon komitesinde yer alan Seden Soyer Çandar ile Mehmet Çandar’ı da kutlamak istiyorum.

13 ülkeden 100’den fazla şair, tiyatro oyunu yazarı, roman yazarı ve öykü yazarı ile ressam ve müzisyenler, 5 gün boyunca bu festivalde sahne aldı. Mudanya Trilye’de gerçekleşen organizasyonda 5 güne toplam 21 etkinlik sığdırıldı. Trilye sahilinde de her gece bir başka müzik grubu sahne alırken, şiir dinletileri de büyük ilgi gördü.

UMUDAYAZ 2026 Uluslararası Yazarlar Buluşması, Edebiyat Festivalinin son gününde düzenlenen “Yazarlık ve Medya” paneline konuşmacı olarak ben de davet edildim. Bu ilk panelde konuşmam değildi, daha önce de birkaç panel ve bir iki okulda öğrencilere meslek ile ilgili konuşmalar yapmışlığım vardı. Ancak, şunu itiraf edebilirim ki, en heyecan duyduğum organizasyon bu oldu.

Eşim Güler ile birlikte yola çıktığım panele bizi, Binay Kazan ağabeyim ve değerli eşi Serpil Hanım götürdü…

Trilye âşık olunası bir belde…

Gemlik gibi, Mudanya gibi tarihi Milattan Önce 500’lü, 600’lü yıllara kadar uzanıyor. 1923 Mübadele dönemine kadar ağırlıklı olarak Rum nüfus yaşamış. Tarihi kaynaklarda ismi “Trigla”, “Caesereia”, “Briylious” olarak da geçiyor. Bu arada, “Tirgla” isminin Helen dilinde “Barbunya Balığı Yurdu” anlamına geldiğini de öğrendim.

Bu tarihi ve turistik belde, korunabildiği kadar korunabilmiş. Ahşap konaklar, ahşap yalılar, ahşap müstakil evler, yine ahşaptan cumbalı konaklama tesisleri dikkat çekiyor. Henüz betona teslim olmamış, restore edilebildiği kadarıyla restore edilip, gelecek kuşaklara bırakılmış buram buram tarih kokan yapılarıyla büyüleyici bir belde Trilye… Buraya 2007 yılında da gelmiştim. Yazar Canan Tan’ın, “Yüreğim Seni Çok Sevdi” isimli kitabı ortalığı kasıp kavuruyordu. Kızım Ceyna’nın ısrarlı talebiyle bu kitabı okumuştum. Trilye’de başlayıp, Trilye’de son bulan dokunaklı bir romandı. Arkadaşlarla gelip, gezip, dönmüştük. Canan Tan’a hak vermiştim. Zeytinliklerle çevrili, tarihi evleriyle, tarihi binalarıyla içine gireni mest eden, huzur veren bu belde, yazılmayı hak ediyordu.

Bir şehre girdiğimde, caddeleri, ağaçları, sahili ama en çok evleri beni meşgul eder. Trilye gibi tarihi sahil beldelerinde ruhumu bambaşka bir duygu kaplar. Ben, caddelerde geziyorumdur, sahile çıkıyorumdur, ağaçlara, kedilere, köpeklere, evlere, çatılarına bakıyorumdur ama o kadim, tarihi evlerin, çatıların, tarihi ağaçlarında bana baktığını biliyorumdur. Betonarme binalarla çevrili bir şehirde hiç yaşanmayacak bu duyguyu en çok tarihini ve kültürünü koruyabilmiş şehirlerde yaşarım ben. Trilye’de de aynısı oldu diyebilirim. Trilye’de beni, eşim Güler’i, Binay ağabeyi, Serpil Hanımı ve 13 ülkeden gelen 100’ün üzerinde şairi, edebiyatçıyı ve sanatçıyı izledi diyebilir, buna yemin edebilirim…

Bir kentin hafızasına kazınmak güzel şey!

Binay ağabey, arabasını sahile yakın bir ara sokağa pak ediyor. Çarşı Meydanına yakın bir kahvehanede çay içiyoruz. Panelin yapılacağı Trilye Kültür Merkezi çok uzakta değil. Panele daha çok var. Ardından Taş Mektep binasına geçiyoruz. Kültür Merkezi ile hemen hemen aynı sokakta. Zeytinciliğe, balıkçılığa tarih boyunca büyük önem veren Trilye, eğitimi de ihmal etmemiş. Eğitim, ibadet ve dayanışma Trilye Kültürü denilen olguyu pekiştirmiş. Rumlar her mahallede bir kilise ve cemaat örgütlenmesi gerçekleştirmiş. Bizdeki FETÖ ve benzeri yapılar gibi değil. Kent Okulu, Kız Okulu, Anaokulu gibi kurumları yaşama geçirmişler. Kilise, okul ve sadaka gelirleri, mum satışları ve tiyatro gibi etkinliklerin gelirleri, eğitim ve öğretime ayrılıyormuş. Mübadele sonrasında eğitim, öğretim ve dayanışma Trilye’de hep devam etmiş. Taş Mektep’te Mudanya Belediyesi tarafından restore edilip, 2021’de yeniden müze ve kültür evi olarak hizmet vermeye başlamış. Bahçesinde zeytin ve zeytinyağı sıkma makinesi bulunan bu binanın içinde de dönem dönem eğitim ve öğretime yönelik etkinliklerle ilgili araçlar, fotoğraflar ve öğrencilerin yaptığı tarihi işlemeler bulunuyor. Burada da oturup, çay kahve içerken, Trilye’yi tepeden izleme imkânımız oldu. Laf aramızda, Taş Mektep’e tam karşıdan bakan, yığma tuğladan yapılmış, ahşap geniş balkonu bulunan, tarihi evi gözüme kestirmedim değil… Binay Kazan ağabeyimin dediği gibi, “Önce Para Önce Ben Paranoyasına” kapılarak değil ama… Trilye romantizmi, Trilye hayalleri, Trilye edebiyatı adına!…

Trilye Kültür Merkezine geliyoruz. Üstadım Şaban Akbaba orada. Dr. Alper Can orada. Sayın Alper Can, Bursa’da birçok ilçede kent sempozyumu düzenlemiş, kitaplar yazmış, araştırmalar yapmış başarılı bir akademisyen, Gemlik’te de Eylül veya Ekim aylarında bunu yapacak. Umarım ben de katkı sunabilirim. Yazar, şair ve sanatçı Fahriye Güney orada.  Onlarca yazar, şair, akademisyen, sanatçı orada. Ben, ancak ruhumu koruyabilecek insanları severim!

Paneli değerli öğretmenim Zeki Baştürk yönetiyor. Zeki Baştürk’ün sağında Fas’tan gelen yazar Fatima Chbibane ve tercümanımız var. Solunda Binay Kazan ağabey, onun hemen yanında ben ve benim yanımda da Zeynep Aliye yer alıyor. Konu, yukarıda da dediğim gibi, “Yazarlık ve Medya”…Şampiyonlar Liginde yarı finale kalmış sürpriz Türk Takımı gibiyim!…

Yazarlık tanımını yaparak söze başlayan Binay Kazan ağabeyim, bir yanda teknoloji ilerlerken, diğer yanda medyadaki kutuplaşmalara dikkat çekiyor, öte yandan da gazetelerin satış rakamlarını masaya yatırarak, bu durumda hangi gazetecinin, hangi gazetenin, edebiyata neden yer vermediği veya veremediğini yanıtlıyordu.

Sıra bana gelecekti. Peki, ben ne diyecektim? Tek satır not almamıştım…

Solumdaki Zeynep Aliye’yi de okuyarak kendimi yetiştirmeye çalışmış bir gazeteciydim ve şimdi kitaplarını okuduğum bu harikulade yazar da beni dinleyecekti. Üstelik hemen yanımdayken. Trilye Kültür Merkezi doluydu. Yazarlar, şairler, sanatçılar, ressamlar, gazeteciler oradaydı. Ve Güler oradaydı… Ben, ancak ruhumu koruyabilecek kadını severim!

Zeki Baştürk ağabey belki beni pas geçer, Zeynep Aliye’ye söz verir, ben de zaman kazanırım diye düşünüyordum. “ Öyle olmadı… “Mavi Adam. Atilla İlhan’la Söyleşiler” kitabını okumuştum Zeynep Aliye’nin. Sonra , “Yüz yüze Edebiyat” isimli söyleşi kitabını da. “Dolunay Vardı”, “Çıplak Güvercinler” kitaplarını da almıştım. Eve geldiğimde kitaplığa baktım, hiçbiri kalmamış. Kim bilir, nerede, kimler aldı. En kısa sürede, bütün kitaplarını yeniden alıp, yeniden okuma sözü verdim kendime… Ben, ancak ruhumu koruyabilecek yazarları severim!

Binay Kazan ağabey, “Duyguları olmayanlara değil, duyguları ölmeyenlere” diyerek sözünü bitirdi. Düşünülesi, tarihe geçecek bir aforizmadır bu.

Teknoloji ne kadar ilerlerle ilerlesin, yapay zekâ ne kadar mesleklere hâkim olursa olsun ben şu ana kadar tek kelimeyi bile yapay zekâ ile yazmadım. Duyguları ölmeyenlerden kalmak isterim. Japonya’da Yapay Zekâ Roman yazmış. İngiltere’de ve ABD’de, klasiklerin yaşlılar da okusun diye, özet basımları yapılacakmış, birçok gazeteci, yazar, köşe yazısını öyküsünü, yapay zekâya yaptırıyormuş. Bunlar benim umurumda değildi. İnsana yatırımın önemini vurgulamak zorundaydım. Ofset basıma geçeli 50 yılı aştı. Fotoğrafçılık gazeteler, dergiler için olmazsa olmaz oldu. Ancak insana yatırım unutuldu. Tarihçeleri burada yazmak istemiyorum, özetini vererek bu bölümü geçmeyi planlıyorum.

Trilye’de gezerken, esnafların her köşe başına su ve kedi maması koyduğunu görmüştüm. Buna karşın etrafta tek bir kedi bile yoktu. Knut Hamsun’dan falan söz açmak istemiyorum. Açlık edebiyatına da girmeyeceğim. Konuşurken aklıma gelmişti, burada da yazmak istedim. En azından Trilye’de, Sokaktaki canlar istediği zaman yemek yiyebiliyor, su içebiliyor, zarar görmeden özgürce yaşayabiliyordu. Bu nedenle, yemeğini yiyip, suyunu içen bu hayvanlar, ne esnafın, ne Trilyeliler’in, ne de turistlerin ayakaltında görünmüyordu.

Neden birçok yazar ve şair tanınmıyor, neden medya bu yazarlara, şairlere, sanatçılara hak ettikleri değeri vermiyor?

Habercilikte genel tercihim, kitlesel eylemlerdir benim. Bugüne kadar en çok ezilenlerin, emekçilerin yanında durmaya çalıştım. Türkiye’nin son on yıldaki durumu ortada. Sağlıkçılar haklarını arıyor. Eğitimciler haklarını arıyor. Emekçiler meydanlara çıkıyor, emekliler haklı olarak taleplerini haykırıyor. Elimden geldiğince bu haklı talepleri kendi gazetemde veya çalıştığım gazetelerde yazmaya, ekranlara taşımaya çalışıyorum. Yaklaşık iki yıl önceydi, başarılarıyla onur duyduğum bir kadın gazeteci kardeşim, bir eylemin ortasında yanıma gelip bana sordu; “Ağabey bu sana da garip gelmiyor mu?”

“Ne, hangisi?” diye yanıt vermeye çalıştım.

“Eylemleri takip ettiğimiz kitlelerin şu anda aldığı maaşların yarısı kadar bile maaş alamıyoruz. Hatta asgari ücret kadar bile alamıyoruz.  Sonra herkes yine de bizleri suçluyor, yeterince onlara yer vermiyoruz diye” dedi…

Sorunun cevabı budur. Bursa medyasında Binay Kazan, Yüksel Baysal ve Can Topaktaş ağabeylerimi bir kenara bırakarak,  Gazete, dergi,  alan bir gazeteci tanımıyorum artık. Kitap alan zaten kalmadı. İnternetten, takip ettikleri, gazeteci, yazar, şair olduğunu da sanmıyorum… Cevabım şudur; Türkiye’de gazeteciler ve birçok yazar, Trilye’deki Kediler, Kuşlar kadar bile doygun, mutlu, özgür değildir….

Faslı Yazar ve Şair Fatima Chbibane sözü aldı. Dil’in önemi konusunda düşündürücü bir konuşma yaptı Chbibane. Edebiyat dilinin, şiir dilinin, üslubun önemini vurguladı. Fas ve Fransa’nın bizden farklı olduğunu anladım. Hatta Tunus’un bile… Fransa’da Fatima Chbibane’ye “Neden Arapça yazmıyorsun?” diye soran gazeteciler, yazarlar, eleştirmenler ve okuyucu kitlesi varken, Fas’ta da “Neden Fransızca yazıyorsun?” diyen aydınların olduğunu ifade etti. Hiç olmazsa okunuyor, sorgulanıyor, tartışma açılıyor, gazetelere, edebiyat çevrelerine bir konu çıkıyor. Biz de şiir dili, edebiyat dili, evrensel dil, hangi dilde dil tartışmaları en son ne zaman yapıldı bilmiyorum. Üslup tartışmalarına bile ancak bu gibi panellerde girilip çıkılıyor.

En son şair ağabeyim Yusuf Ferhat ile şiir dili konusunda bir fikir edinebileceğim konuşmalar yapmıştık. Parçalanmış, kopmuş, dağılmış sözcüklerin birlikteliği gibi, ayrılığı da şiirin yapısını oluşturur. Şair biçeme bağlı kalmaz, düzyazı da şiirin aksine, biçem önemlidir…. Şiiri, şairden öğreneceksin, yazıyı da yazardan arkadaş… Yine de övünç duyuyorum, 5 dile, 8 dile, 15 dile çevrilmiş yazarlarımızdan ve şairlerimizden. Keşke, Kültür Bakanlığı da bu konulara el atsa, daha çok şair ve yazarımızın kitabı, evrensel marka olsa. Sahi, Türk Edebiyatı diye bir kavramı dünya çapında bir yere konumlandırabildik mi?

Fatima Chbibane, Tunus’a gittiğinde, (Bu muhteşem şair ve yazarın, Avrupa başta olmak üzere, Kuzey Afrika ve Dünyada pekçok ülkeye gittiğini de burada öğreniyorum)  panellere, seminerlere, konferanslarına onlarca gazeteci katılmış. Onlarca gazetede, edebiyat dergisinde, televizyonda röportajları yayınlanmış. Şaşırarak soruyor, “Beş gündür buradayım, bir tek gazeteci bile gelip ne benimle, ne de başka yazar ve şairlerle neden konuşmadı?” diye… Organizasyonda iletişim eksikliği olabilir gerçeğini bir kenara koyarak, yazının tamamında sorunun cevaplarının anlaşılabileceğini umuyorum.

Yine Ahmed Arif diyelim;

Düşün uzay cağında bir ayağımız  Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri  Düşün olasılık, atom fiziği  Ve bizi biz eden amansız sevda…

Cumhuriyet Gazetesi Kitap Ekini bir kenara bırakırsak, insana yatırımdan edebiyatta nasibini aldı diyebilirim. Artık gazetelerde edebiyat sayfaları yok. Eleştiri kültürü sosyal medyadaki trollere bırakıldı. Hayatı boyunca Cin Ali’den başka kitap okumamışların, cahillerin iktidarını yaşıyor sosyal medya. (Burayı düzetiyorum. Sadece sosyal medya değil, ülke olarak bunu yaşıyoruz diyebilirim!) Gazeteciye, eleştirmene de yatırım olmayınca, edebiyat, şiir, şair ve yazarlar eksik kaldı diyebilirim…

Söz sırası Zeynep Aliye’nindi. 1980’lerin başından bu yana yazıyor kendisi. Yazar ve üslup konusunun önemini vurguladı. Katılıyorum buna. Bir yazarı, yazar yapan üslubudur. O üsluba tutuluruz en çok. Sonra, 1980’lerin, 1990’ların, 2000’lerin edebiyat dünyasından anekdotlar aktardı Zeynep Aliye… Tarık Dursun K.’nın tedrisatından geçmiş bir yazar Zeynep Aliye. Semih Gümüş gibi daha birçok eleştirmenin tedrisatından geçmiş. Onu yüreklendiren, eleştiren, düzelten önemli yazarlar, eleştirmenler bu isimler. İnsana, yazara yatırımın önemi bu. İlk kitap, ilk heyecan, ilk paneller, ilk imza günleri… Bu dönemlerdeki heyecanlarını da anlattı. Okuyucusu olan kitlelerin karşısında heyecan yapıp, konuşamayacağını anlatınca, bir başka yazarın kendisini nasıl sakinleştirdiğini aktardı izleyiciye… “Karşı da insanlar, okuyucular, eleştirmenler,  izleyiciler yok, mezar taşları var. Öyle düşün, öyle konuş” demiş, editör düzeyindeki yazar. Bu metafora katılmadığımı söyledim. Belki ölüler dinler ama okuyamaz ki, mezar taşlarını biz okusak da, onların bizi en azından bizler de yaşarken nasıl okuyacağı meçhul değil mi?

Yazarlar, şairler, kolay yetişmiyor. Gazetecilerin de öyle olması gerekiyor. Panel bitti. Eskişehir’den gazeteci ve yazar Rahmi Emeç ile tanıştık. Yaptığımız haberlerde yanlışlıkla Kuzey Makedonya’dan diye yazdığımız Kosova’dan şair ve yazar Brita Begolli ile tanıştık. Sayın Begolli, son derece kibar bir üslupla, bu hatamızı düzeltmemizi istedi. Burada düzeltmek istiyorum. Sayın Brita Begolli’ye,  Kosova’ya bin selam olsun.  İtalya’dan İrene Santori’yi tanıdık. Müzik eşliğinde, okuduğu şiirini, büyük bir mutlulukla dinledik. Belki de evrensel olan buydu. Bir şiirin aynı etkiyi vermesi için dil ve üslupla birlikte  arka planda müzik tınıları yetebiliyordu… Şaziye Ürün Çelikler, Prof. Ömer Ekinci Micingirt, Şifanur Özçelik Şirin, Hatice Türkmen Yurtseven, Nihal Aksoy, Azam Obidov gibi ustaları da burada tanıdım…

Çaresi yok. Edebiyatçılar da birleşmeli…

Ben, ancak ruhumu koruyabilecek yazarları, şairleri ve sanatçıları sevdim!

Trilye sokaklarından yürüyoruz. Ben, Eşim Güler, Binay Kazan ağabeyim ve değerli eşi Serpil Hanım… Arnavut kaldırımlı Trilye sokaklarından, sahiline doğru, paneli değerlendirip, yaratıcı edebiyat üzerine konuşuyoruz Binay Ağabeyle. O gün benim doğum günüm. Binay Ağabey, doğum günümü muhteşem iki kalem ve ikinci kitabı “O bir Kuştu Uçup Gitti” yi hediye ederek zaten kutlamıştı. Muhteşem şiirler, denemeler ve öyküler var bu kitapta. Başladım ve bu yazı sonrasında bitireceğim.

Binay Kazan ağabey koluma giriyor, “Bugün senin doğum günün, itiraz istemez, hep birlikte restorana gidiyoruz” diyor… Barbunya Balığı Yurdunun sahilini, restoranın tepesinden izleme fırsatı buluyoruz. Restoranın adı Kalabalık! Balık, mezeler ve bira eşliğinde. Dedim ya, ben, ancak ruhumu koruyabilecek insanları severim diye, ruhumu buluyorum yine. Eşim Güler’de, Serpil Hanım’da kutluyor bizi. Galiba, panelin hakkını verdim düşüncesi işte o zaman doluyor içime. Trilye sahili, deniz, hafif esen poyraz, aşağıda canlı müzik ve bira. Benden mutlusu yok bu dünyada.

Grup Simya çıkıyor sahneye. Edip Akbayram’dan, Cem Karaca’dan, Ahmet Kaya’dan, Grup Yorum’dan, Barış Manço’dan, Haluk Levent’ten şarkılar peşi sıra inletiyor geceyi. Şairler müzik eşliğinde gecenin havai fişeklerini andırıyorlar. Edebiyatın, sanat ve müzikle birleştiği anı yaşıyorum.

“Carpe Diem” diyor zaten Binay Ağabey.

“Carpe Diem” diyorum ben de…

56 bitip, 57’ye girerken, ben, ancak ruhumu koruyabilecek şarkıları da seviyorum diyorum…

Neticede; UMUDAYAZ’dılar, UMUDA söylediler.

UMUDA söyledim, UMUDAYAZ’dım.

UMUDAYAZ’ maya devam!

Emeği geçen ve katılan herkese sonsuz teşekkürlerimle…

Ben, edebiyatı karşılıksız sevdim…

Zarar gelmez, siz de sevin!…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.