Abidin Uyar Yazdı; “Hayy bin Yakzan “Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye”

07.02.2026
9
A+
A-
Ni­te­lik­li bir he­sap­laş­ma­ya” ge­lin­ce, di­ye­bi­li­riz ki “Bil­gi’ye sor­mak­la baş­lar”; çün­kü “Sor­mak, ak­lın din­dar­lı­ğı­dır”…Prof. İhsan Fazlıoğlu
Konu düşünmek üzerine.
Ve tanınmış bir eserden bahsetmek istiyorum…
Düşünürken de düşündürebilmek …
Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eserin  ismi ise  “Hayy bin Yakzan” dır…
Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Hay bin Yakzan’ı “Müslüman âleminin tek romanı” olarak tanımlamaktadır.
Bu alegorik eseri ilk defa ünlü tıp insanımız İbn Sina kaleme almışsa da eser daha çok İbn Tufeyl ile anılmaktadır.
Ben bu güne kadar sağlıklı bir bilgi olarak bu eseri ilk kimin yazdığını hala öğrenemedim .
 İbn Tufeyl ile meşhur olduğu bilinmektedir ancak İbn Sina’nın da yazdığı (veya bir benzeri)olduğu da söylenmektedir .
SORU SORMA İTAAT ET !!!
Soru sormak ve sorgulamak bizim kültürümüzde hoş karşılanmaz…
Felsefe  baştan kafa karıştırıcı, insanı yoldan çıkartan zararlı  faaliyet olarak kabul edilmiştir.
Zaten toplumda itibarlı bir şey değildir.
Muhatabın ilk tepkisi “bana felsefe yapma “şeklinde…
Mugalata, laf cambazlığı, hazır cevaplılık ,malumatfuruşluk felsefe yapmak demek değildir.
KENDİ TECRÜBEM, HER KONUDA YANILMIŞIM …
Din, siyaset başta gelmekte.
Dini antropolojik kültürle yaşadığım çevre bana verdi .
İçinde refleksiyon(en genel olarak, düşünmenin kendi düşünmesi üzerine düşünmesidir.)yoktu .
Yani sistemli düşünce yoktu .
Sonra değişik bir çevre ile tanıştım onlarında mütefekkir dedikleri adamların aslında din anlatıcısı olduğunu çok sonra öğrendim.
Onlar bir tür vaaz veriyorlardı…
Retorik üzerinden konuşup, kitleleri etkilemek  için beden dilini, ses tonunu  kullanıp kitleler üzerinde etkiliydiler.
Bir tür sofistlerdi bunlar .
SİYASİ DÜŞÜNCEM…
Benim gençlikteki siyasi düşüncem de muhtemel sınıf bilinci ile oluşmuş bir tercihti .
İçinde düşünce yoktu .
Rahmetli babam memurdu .Bende memur çocuğuydum .
Şuan ki durumum ise tüm düşüncelerim değişti …
Bunlar hep sorgulama ve soru sorma sonrası oluşmuş değişikliklerdi.
Sokrates bu anlamda hayatımı değiştiren  adam.
Bilmiyordum onun sayesinde bilmediğimi bildim. Bilmediğinizi bildiğiniz andan  itibaren bilgiye ihtiyaç duyarsınız .Ve artık kendinizdeki düşüncelerden, o  güne kadar size anlatılan her şeyden şüphe duyarsınız.
Bu durum cehl-i mürekkep durumundan kurtulmak için atılan ilk adımdır .
Cehl-i mürekkep korkunç bir durumdur. Bu tipler hiç bir şey bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, her konuda bilgiçtirler. Her konuda bilgili olduklarını sandıkları için merak etmek ve bilgi denilen ürüne hiç ihtiyaç duymazlar.
TOPLUMUN YARARLI GÖRDÜĞÜ ŞEYLER DEĞERLİ  DEĞİL .
25 kişinin bir kurdeleyi kesmek için KURDELANIN bir tarafından tutup  illa o fotoğraf karesine girip gözükmek isteyen komik bir toplumuz.
Koca koca adamlar ne hallere düşüyor.
Ve bundan haz alıyorlar .
Bende bu psikolojiyi anlamaya çalıyorum…
 Bir yere aday olmak, başkan olmak, toplumda tanınmak, kısa yoldan şöhret sahibi olmak bu toplumun bireyini  çıldırtıyor.
Ama toplum buna değer veriyor.
OYSA Dücane’ nin (Cündioğlu) dediği gibi ;
ŞÖHRET; HALKIN SANA VERDİĞİ DEĞERDİR .
İTİBAR ;HALKIN  MAKAMINA VERDİĞİ DEĞERDİR. 
HAYSİYET ; SENİN SANA(KENDİNE)VERDİĞİN DEĞERDİR .
 
 BİR ROMAN  “HAYY BİN YEKZAN”…
Bu günkü yazım çok kısaltılmış ve özet diyebileceğim hali ile aslında bir roman.
Özü sadece soru sormaya dayalı bir kurgu …
Diğer ismi “Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye”
Eserdeki  kahraman “HAYY” daima kendi varlığı ile tabii çevresi hakkında sorular soran, araştırmacı ruha sahip bir tiptir.
 
 Duyular, gözlem ve deneyle akıl, Hayy’ ın teorik gelişiminde vazgeçilmez rolleri olan bilgi vasıtalarıdır.
Hay denilen romanın kahramanı  sorular sorarak ve cevaplarını arayarak adım adım hakikate ulaşmak ister .
Romanın kahramanı Hayy bütün ömrünü kimsesiz bir adada geçirmektedir.
 Bir varsayıma göre ıssız adada toprağın mayalanması sonucu kendiliğinden türemiş; diğer bir varsayıma göre de, başka bir adada dünyaya geldikten sonra, bir sandık içinde denize bırakılmış, böylece içinde yaşadığı adaya sürüklenmiştir.
Bir ceylan tarafından beslenip büyütülen Hayy elli yıl içinde duyulur dünyanın yalın gerçeklerinden, adım adım, en yüce gerçekliğe, Tanrı’ya ulaşır. 
Böylece Hayy’ın ıssız adadaki macerası başlamış olur.
 HAYY ve CEYLANIN DOSTLUĞU…
Hay’ı kendi yavrusu sanarak onun anneliğini üstlenen ceylan kendine barınak ve yurt olarak adanın en otlu, meyve ağaçlan en bol ve verimli kesimini seçmişti. Bu nedenle semiz ve sütü boldu. Çocuğun beslenmesine, onu emzirmeye son derece özen gösteriyor, ondan yalnızca otlanmak üzere ayrılıyordu. Hay’ı öylesine sevmiş, benimsemişti.
Ve Bir gün Ceylan Ölür …
 
 (Hay bin Yakzan – Yapı Kredi Yayınları) 
Hayy, ıssız adadaki en yakını olan ceylanın ölümü ile varlığa hayat veren ‘şey’in ne olduğunu anlamaya ve araştırmaya başlıyor.
 HAYY ÖLÜMLE İLK KEZ TANIŞIR…
“Hay, yığılıp kalan ceylanın hareket etmediğini, elinin ayağının kıpırdamadığını görünce bağırıp çağırmaya başladı. Üzüntüsünden helak olacak bir kerteye gelmişti. Birbirlerini çağıra geldikleri üzere seslenerek yanıt vermesini, hareket etmesini istediyse de boşuna. Hiçbir tepki alamadı.
Önceki birtakım deneyimlerinden yola çıkarak canlının çıkış yerini araştırmaya karar verdi. Şöyle düşündü: Gözlerini yumduğunda ya da önüne bir engel geldiğinde göremiyor, gözünü açtığı, ya da önündeki engeli kaldırdığı zaman görüyordu. Parmaklarını kulaklarına sokunca duyamıyor, parmaklarını çekince eskisi gibi duyuyordu.

Yine, burnunu tuttuğu zaman hiçbir kokuyu alamıyor, bırakınca yeniden kokuları almaya başlıyordu. Öyleyse ceylanın organlarını çalıştırmayan, onu hareketten alıkoyan temel bir neden, bir engel vardı. O engel ortadan kaldırılırsa, ceylan eski durumunu yeniden kazanabilirdi. Ne var ki ceylana ilişen hareketsizlik yalnızca bir organını, bir duyusunu değil tüm organlarını, tüm duyularını etkilemişti.

Ceylanın tüm gövdesi hareketten yoksun kalmış, canlılığını yitirmişti. Buradan yola çıkarak şu sonuçlara ulaştı: Gövdenin içinde, gözden gizli bir organ vardır. Diğer bütün organlar canlılıklarım ondan alırlar ve ona bağımlıdırlar. Hastalık işte o organdadır. O organı sağlığına kavuşturmak diğer tüm organları da sağaltmak olacaktır.

Yüreğin sağ gözünde bulunan şey, ceylanın gövdesi sağlam, parçalanmamışken yerinden ayrıldığına göre, böyle harap olduktan, parçalandıktan sonra geri dönmezdi. Bunu kesin olarak anladı. Gövde gözünde tüm değerini yitirdi. Değerli olanın bir süre gövdede bulunduktan sonra onu terk eden şey olduğunu kavradı. Artık bütün düşüncesini o şey üzerinde yoğunlaştırmalı, bütün çabasını o şeyi anlamak, bulmak için harcamalıydı.”

 İlkel ama akılcı yöntemlerle aradığı hayat kaynağı sonucunda daha keskin bir hakikate yani ruha ulaşacaktı;
Bütün bu karşılıksız sorular karşısında zihni dağıldı, şaşırdı kaldı. Gövdeden bütün bütün iğrendi, kafasından silip attı. Anlaşılıyordu ki kendisine acıyan, doyuran, sevecen kucağına alan gövde değildi. Gövdeden olduğu sanılan işlerle aslında gövdenin bir ilgisi yoktu.

Bütün bu işler, gövdeyi geçici bir süre için yurt edinen ve sonra onu terk eden şeyin eseriydi. O şey için gövde, kendisinin hayvanlarla döğüşmek üzere edindiği sopa gibi bir araçtan başka bir şey değildi.

 (Hay bin Yakzan – Yapı Kredi Yayınları)
Ruhu var eden neydi, zaman nasıl oluşmuştu, önce mekân mı var edilmişti; yoksa zaman mı?
Tüm bu sistemin arkasındaki güç, dengeyi nasıl sağlıyordu; suya atılan taş batarken ondan daha ağır olan kütük nasıl suyun üzerinde duruyordu?
Gökteki yıldızların hatta göğün bir sonu olabilir miydi? Her şey gözlerinin önünde zıttı ile kaim iken neden kendisi bu adada bir başınaydı?  
 
ABSAL İSİMLİ BİRİ İLE TANIŞMASI
Artık yaşı ilerlemektedir. Hayy, kırk dokuz yaşına ulaştığında hiçlik, yani fena makamına erişir. Hakikat bilgisini elde ettiği bu zamanda Absal isminde bir sufi gelir adaya. Bu zat, ilahi mesajı peygamberler aracılığıyla almış, manevi mertebesini artırmak için adaya tefekküre dalmaya gel­miştir. Kendisiyle iletişime geçe­bilmek için Hayy’a önce dilini ve ardından dinini öğretmek ister.
 Absal ,Hayy’ın kendi­sinden daha derin bir ilme sahip olduğunu fark eder.
 Absal, Hayy’ı kendisinin geldiği adaya götürür ve Hayy’ı arkadaşı Salaman’la tanıştırır.
 Salaman, dini yalnızca uygulayan ve bununla yetinen, bir kimsedir.
 Hayy, ada halkına bunun yetmeyeceğini anlatmak istediğinde halk kendisine öf­kelenir ve söylenenlerin tersini yapmaya başlar.
 Bunu gören Hayy gittiği yolun, üstün kavrayış ve anlayış sahibi insanlara has olduğunu fark eder, toplumun yoldan sapmaması için dinin salt hâline uymalarının yeterli oldu­ğunu söyler.
 Bunun üzerine Hayy ve Absal ıssız adaya geri dönerler.
İbn Tufeyl, ilahi kaynaklar olma­dan felsefi düşünceyle de imana ulaşmanın mümkün olduğunu anlatmak ister ve ana karakteri ıssız bir adada topluluktan uzak bir şekilde yaşatıp tefekküre dal­dırır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.