Abidin Uyar yazdı; “”Kötülüğün Sıradanlığı” Hannah Arendt…

02.05.2026
6
A+
A-
Gülistan Doku kaybolmuştu altı yıl boyunca ailesi çalmadık kapı bırakmadı ; meydanlarda, mahkeme koridorlarında, sosyal medyada, sokaklarda.
Mustafa Yeneroğlu; şöyle diyor ;
( 9 Mart 2020 tarihinde Ali Babacan tarafından kurulan Demokrasi ve Atılım Partisi‘nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.25., 26., 27. ve 28. Dönem İstanbul Milletvekilidir. Hukukçudur)
“Altı yıl boyunca devlet bu çığlığa bir cevap vermedi. Dosya kapalı kaldı, tanıklar susturuldu, deliller kayboldu, izler silindi. Ve sessizlik, zamanla kendisi bir cevaba dönüştü.” diyor…”
Ve yazının devamında; “Henüz soruşturma devam ettiği için kesin bir isnatta bulunmak elbette doğru olmaz. Ancak altı yıl sonra iddia edilen o ki Gülistan sadece kaybedilmemişti; kaybedilişi, dönemin Tunceli Valisi’nin oğlunun zanlı olduğu bir cinayet dosyasıyla örtülmüştü. Ve bu örtü, bir kişinin eliyle değil; kuvvetle muhtemel bir valinin etrafında kümelenmiş geniş bir halkanın elleriyle atılmıştı: başhekim, doktorlar, sağlık görevlileri, valilik korumaları, polis memurları, dosyayı önünden geçiren savcılar ve hakimler, evrakı imzalayan memurlar. “devam ediyor .Tabi bu durumda muamma olan başka olaylarda var “.Mustafa Yeneroğlu 
NEDENSELLİK İLKESİ : Gerçekleşen her olayın bir nedeni olduğu ve aynı koşullar altında aynı nedenlerin her zaman aynı sonuçları doğuracağı (sebep-sonuç ilişkisi) prensibidir.
Max Weber’e göre devlet, belirli bir toprak parçası (coğrafya) üzerinde meşru fiziksel şiddet kullanma tekeline sahip olan insan topluluğudur. Mahkemesi, savcısı, hakimi, polisi, askeri, miti inanılmaz imkanlar sahiptir . 
Devletin bu devasa gücüne, inanılmaz teknolojisine rağmen ve elindeki kamu kaynağına ve uzman kadrolarına rağmen nasıl bu işler olabiliyor ?
Bu sorunun cevabını biliyorum.
Aşırı politikleşmiş seçmen bu soruları  soramıyor…
Parti sadakati, lider fetişizmi her şeyin önünde.
BÜROKRASİ SINIFI VE OLİGARŞİNİN TUNÇ YASASI …
Bürokrasi sınıfı, devlet işlerini hiyerarşik bir yapıda, profesyonel kurallar ve atanmış görevliler (bürokratlar) eliyle yürüten, yukarı doğru daralan bir yönetim yapısıdır.
 Oligarşinin Tunç Kanunu (veya Demir Kanunu), Alman sosyolog Robert Michels tarafından geliştirilen, “demokrasi” iddiasındaki büyük örgütlerin bile kaçınılmaz olarak küçük bir grubun (oligarşi) yönetimine dönüşeceğini savunan siyaset teorisidir. Michels’e göre, organizasyonun ihtiyaçları (uzmanlık, liderlik) gücün tepede toplanmasına neden olur.
Tepe her şeyi kontrol eder.
Oligarşinin Tunç Kanunu’nun Temel Özellikleri:
·         Kaçınılmazlık: Demokratik olarak kurulan dernekler, partiler veya sendikalar, büyüdükçe hiyerarşik ve oligarşik bir yapıya bürünür.
·
    Liderlik İhtiyacı: Büyük topluluklar, yönetilmek için teknik uzmanlığa ve karizmatik liderlere ihtiyaç duyar. Bu liderler zamanla kendi çıkarlarını kurumun çıkarlarının önüne koymaya başlar.
 .  Güç Yoğunlaşması: Karar alma mekanizmaları, sıradan üyelerden uzaklaşarak küçük bir çekirdek kadronun eline geçer.·
  .   Uzmanlaşma: Organizasyon büyüdükçe iş bölümü artar ve teknik bilgiye sahip bir elit sınıf oluşur. 
Mustafa Yener oğlunun yazısından belli paragrafları alıp yazımı sonlandırayım.
  “Bir valinin oğlunun işlediği iddia edilen o suç, tek başına bir valinin eliyle örtülemez. Gülistan’ın dosyasının altı yıl kapalı kalabilmesi için, o dosyanın üzerinden geçen her elin ya aktif olarak örtbasa katılması ya da bilerek görmemeyi seçmesi gerekir. Adli muayeneyi yapan hekim, ifade alan polis, evrakı havale eden kâtip, delilleri toplaması gereken kriminal birim, soruşturmayı yürütmesi gereken savcı, itirazları değerlendirmesi gereken mahkeme, şikâyetlerin ulaştığı valilik, bakanlık müfettişleri, iç denetim birimleri… Bunların her biri, kendi kademesinde bir karar verdi; ya konuşmadı, ya soru sormadı, ya “kendisini ilgilendirmediğine” karar verdi, ya da imzasını attı geçti.
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” tezindeki asıl sezgi budur. Büyük kötülükler, birkaç canavarın iradesiyle değil, binlerce sıradan insanın düşünmeyi bırakmasıyla mümkün olur. Eichmann’ı Arendt’in gözünde çarpıcı kılan şey, onun istisnai bir kötülük abidesi değil, tam tersine düşünmeyi bırakmış, yalnızca görevini “iyi yapmaya” çalışan bir bürokrat olmasıydı. Aldığı emri sorgulamadı, imzaladığı evrakın ne anlama geldiğini düşünmedi, kendini “sistemin bir dişlisi” olarak gördü. Arendt’e göre bu düşünmeme hali kötülüğün motorudur; çünkü büyük suçlar büyük iradeyle değil, iradenin kurumsal bir dişliye devredilmesiyle işlenir.
Tunceli’de altı yıl boyunca dosyaya dokunan onlarca memurun her biri, kendi payına düşen kısmı “sıradanlaştırdı”. Başhekim raporu yazarken bir ailenin hayatını yazdığını düşünmedi; koruma ifade verirken korkunç suçları örtmüş olabileceğini kabullenmedi; savcı dosyayı rafa kaldırırken bir annenin altı yıllık çığlığını duymadı. Her biri kendi küçük istisnasını üretti: “Benim görevim bu kadarını yapmak”; “Üstlerim böyle istedi”; “Bana düşen sorgulamak değil”. Bu küçük istisnaların toplamı, Gülistan’ı ikinci kez kaybettirdi, bu sefer unutturmaya çalışarak.
Bu ağın nasıl işlediğini anlamak için arkasındaki teşvik sistemine de bakmak gerek. Bu düzende doğruyu söyleyen, ‘sistemin dişlişi’ olmayan memur terfi etmez, sürgüne gönderilir; itiraz eden savcı dosyadan alınır, başka bir ile atanır; rapor yazan hekim “fazla meraklı” damgası yer, kariyeri kapanır. Yüzünü çeviren, gözünü yumansa terfi eder, takdir toplar, madalya alır. Sistem, erdemi cezalandırıp itaati ödüllendirecek şekilde kurulmuştur ve bir kez bu şekilde kurulduğunda, artık “kötü niyetli” memura ihtiyaç kalmaz. Sıradan, kariyerini düşünen, ailesini geçindirmek isteyen memur bile bu dişlinin parçası olur. Sonel’in örtbasını mümkün kılan, onu çevreleyen memurların ahlaki çöküntüsünün yanında o çöküntüyü bir hayatta kalma stratejisine dönüştüren kurumsal yapıdır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.