Abidin Uyar Yazdı; “Tanrı öldü! Tanrı hâlâ ölü! O’nu biz öldürdük! Sen ve ben! Hepimiz O’nun katilleriyiz!”

28.08.2026
13
A+
A-
“Bir insanı kandırmak, kandırılmış olduğuna ikna etmekten daha kolaydır.” Mark Twain
İster siyaset olsun ister dini düşünce olsun, bir toplum çoğunluk itibari ile klişe ve ezber bilgi sahibi ise o toplumda ki bireyin kendi çabası ve arzusu yok ise ona hiç faydalı olmazsınız.
Örneğin dindarın veya ilahiyatçının kendine ilk soracağı soru Kant’ın dediği gibi olmalı …
 “Ben neyi bilebilirim, ne kadarını bilebilirim, bildiğimden nasıl emin olabilirim?” olmalıdır .
Bilmediğini bilmek bilme sürecinin en önemli basamağıdır .
Oysa din adamı, klasik ilahiyatçı bilmediğini bilmiyor .Kendinden çok emin.
TANRI ÖLDÜ …
Bu cümleyi biraz açmak isterim .
Bu cümle Alman   filozof Friedrich Nietzsche’ye ait olduğu bilinir hem doğrudur hem yanlış dır(!)
Bence de Tanrı öldü .
Peki Tanrı nasıl ölür ?
Tanrı ölümlü değil ki !
Bu sadece bir metafor .
Tanrıyı Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar öldürdü …
Bu ölümden  ateistler sorumlu değil .
Beni ilgilendiren Tanrıyı öldüren Müslümanların  yaptıkları işler .
Şikeli ihaleler, kara paralar, güç mevki kazanmak uğruna yaptıkları rezillikler,
 dini kullanan siyasi partiler, Allah’ın hiçte rıza göstermediği uygulamalar, nepotizm,  
İmar rantları, hukuk yolu ile yapılan adaletsizlikler, miras paylaşımındaki mal kaçırmalar .
Maide 8:Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adâletsiz davranmaya sevketmesin! Adâletli olun; takvâya en uygunu, en yakışanı budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.
 
Bu ayet dindar bilinçte en ufak bir etki yapıyor mu?
 
TANRI ÖLDÜ …
Bu söz aslında  Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin bir eserindeki Şen Bilim (Die fröhliche Wissenschaft) adlı kitabının 125. aforizmasında yer alan Deli Adam Alegorisinde geçmekte …,
Modern insanın Tanrı inancını yitirmesini ve bunun sarsıcı sonuçlarını anlatan ünlü bir felsefi metindir.
Hikaye özet olarak şöyledir .
Elinde yanan bir fenerle aydınlık ta, aydın saatte ,pazar yerine koşan bir adam, sürekli “Tanrı’yı arıyorum! Tanrı’yı arıyorum!” diye bağırır!
Oradakiler Tanrı’ya inanmamaktadır veya bu durumu önemsememektedir. Deli adama gülerler, “Yoksa kaybettin mi?” ya da “Çocuk gibi saklandı mı?” diye alay ederler.
Deli adam ortalığın ortasında durur ve şöyle haykırır:
     “Tanrı öldü! Tanrı hâlâ ölü! O’nu biz öldürdük! Sen ve ben! Hepimiz O’nun katilleriyiz!”
 
MUTLAKLAŞTIRILARAK YAPILAN HER YORUM,TEFSİR VE TEVİL TANRIDAN ROL ÇALMAKTIR .
Tabi burada mutlak ile mukayyet ne demek onu açıklamak zorunlu …
Yorumu, tefsiri ve açıklamayı   beşer yapar .Ve o mukayyet varlıktır.
İlahiyatçıda olsa zaman, mekan ve akıl çeperi ile sınırlı bir varlıktır.
O da bir tarihin ve antropolojik kültürün ürünüdür .
O tanık olmadığı 610 ile 632 tarihleri arasındaki  yazılı metni yani mushaf’ı yorumlar açıklar .
Fakat bunun için mukayyet  varlık olarak dış dünyaya  bağımlıdır.
Yardıma ihtiyacı vardır. O yardım rivayetlerdir…
Onun için yaptığı her yorum eksiktir.
Mutlak ise “talak” kökünden gelen her şeyden  boşanmış hiçbir şeye bağımlı ve hiçbir şeye bağlı olmayandır(TANRI)…
Bilginin bizzat sahibidir ve o öğrenen değildir. 
DİN ADAMI BEN BÖYLE YORUMLADIM VE TEFSİR ETTİM AMA YANILABİLİRİM. DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR DEMEK ZORUNDADIR.
                         
                                  ***   ***   ***
 
YAZILI METİN İLE OKUR BAŞ BAŞA KALDIĞINDA ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR .
 
Prof: Burhanettin Tatar,temel Uzmanlığı İslam felsefesi, din felsefesi, hermenötik ve fenomenoloji dir .
Hermenötik ve fenemoloji  neden önemli?
 
Fenemoloji ;Bir felsefe etkinliğidir .
Fenomenler dünyasındaki(duyularımız ile algıladığımız her türlü olay ) nesnelerin bize göründüğü şekliyle ,bize anlatıldığı bizim şartladırıldığımız şekli ile değil,benim gördüğüm şekliyle tanımlamamızdır .
Çünkü biz dil aracılığı ile düşünürüz .Dil ise imgeseldir.Yani temsilidir .Onun için hakikati ıskalar.Ve bizler yazılı metni okurken onu imge dünyamızda önce şekillendirir ve yorumlar anlamaya çalışırız .Fakat her anlama eksik ve yanlış anlamadır .  
Hermeneutik;  Ana İlke: Hiçbir söz veya metin kendiliğinden tamamen anlaşılır değildir; her zaman bir yoruma ihtiyaç duyar..
 Burhanattin hoca bir sunumunda şöyle diyor özetle .
“Biz daima fanilik sınırları içinde dünyayı yorumlarız .Bizim mekan ve tarih içinde bütünü kavrama şansımız yoktur .
Bizler ister dini, ister Tanrıyı,ister toplumu neyi anlamaya çalışırsak çalışalım bu daima eksik bir anlamadır .Çünkü bu fanilik sınırlılık  demektir ve bu bize daima engel olur .Bu Hermeneutikin en genel kabullerinden biridir .
 Hermeneutik disiplin metnin 2 boyutunu öne çıkartır .
Birinci boyutu aktüel olan boyutu .Bu boyut bu güne kadar anlaşılmış olan boyutur .
Birde metnin potansiyel boyutu vardır .Metinlerin hala anlaşılmayan boyutudur.”Prof.Burhanettin Tatar 
Onun için dindar bilinç içinde  akleden ve düşünen müslüman Mushaf’ta bir çok anlaşılmaz şeyler bulur .
Bir örnek vereyim .
Fil suresi .
Fil suresini okuyan Müslüman dil aracılığı ile zihninde imge halinde bir olay belirir.
Fakat metinde detaylı bilgi yoktur. Biz bu bilgiyi başka araçları kullanarak alırız .
Çünkü metin deki bilgi bize anlamda tam yardımcı olmaz .
 
 Sure, Yemen Valisi Ebrehe‘nin Allah’ın evi olan Kâbe‘ye saldırmasını ve karşılaştığı sonu anlatmaktadır.
FİL /105 “Görmedin mi Rabb’inin fil sahiplerine ne yaptığını?
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Onların üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi…
Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atan…
Böylece onları yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı”
 Metni tefsir eden ve yorumlayanın anlatısını biliyoruz .
 
 Lakin  bu adamların kaç tanesi DÜCANE CÜNDİOĞLUNUN şu sorusuna cevap verebilir?  
Ebrehe bir kere Hristiyan ani müşrik değil  diyor. Kabede ise onlarca put var ve henüz tevhidi düşünce ile buluşmamış .
Allah neden Kabenin yıkılmasına engel olsun diyor?
Bir defa o tarihte putların bulunduğu mekan ve tarihsel süreçte Kabe kaç kez yıkılmış . Hem de Müslümanlar zamanında bile yıkıldı diyor. İbn Zübeyir zamanında yeniden yapılmış. Üstelik  müminlerin ibadet yapıldığı Kabe yıkılmış.
Hiç birinde Ebabil kuşları gelmiyor diyor Dücane.
Ama putların olduğu Kabe’yi Tanrı koruyor .
İşte metin merkezli okunuş literal olduğu için bu günün insanı bu ayeti anlayabilmesi için muhakkak başka disiplinler ihtiyaç var .
Din dediğimiz olguda kültürel olarak yerleşik inanç haline gelmiş bir takım kabuller vardır.
Hikaye,mitoloji,kıssa,mucize …
Ve bu olayların anlatılmasında bizler olayın bir mesaj, bir metafor, bir alegori, bir sembol olduğunu idrak etmeden tümü  olmuş gerçekleşmiş  olaylar zannederek zihnimizde somutlaştırırız .
İnanç için delil  gerekmez .
 
Kikegard  akıl ve delil inanmayı
imkansız kılar, yani eğer Tanrının  varlığı matematiksel bir formül ya da
bilimsel bir kanıt  gibi kesin olarak kanıtlanabilseydi
orada inanç kalmazdı der.
 
Sadece bilgi olurdu.
 
 
İşte geçen gün Mevlit kandili kutlamaları geldi bana. Kandil vardır yoktur demenin anlamı var mı? Adam inanmış. Din dediğimiz subjektif var olandır. Oysa HZ Peygamberin doğum tarihi bilinmiyor. Çünkü Araplarda doğum tarihi ini kayda geçirme geleneği yok .Önemli olaylar üzerinden örneğin hicretten beş yıl sonra veya fil hadisesinden üç yıl evvel vs şeklinde tanımlamalar  var .Muhammet Hamidullahın tespiti ise 17 Haziran 569 Pazartesi şeklinde .
Hatta bırakalım doğum tarihini HZ Muhammedin ana rahmine düştüğü gece diyor din adamı (Regaip Kandili)Bunu diyen adama hiçbir şey diyemezsiniz. Çünkü inanç kanıtlamaya ihtiyaç duymaz.
Zaten kanıtlanıp epistemik temele dayandırdığınızda ortada din diye anlatı kalmaz .
Fakat bir başka sorun ortaya çıkar.
Din dediğimiz sosyal olgu gittikçe otantik yapısından kopar.
Şari olarak Tanrının yerine din adamı geçer ve bir çok ipe sapa gelemez hikayeleri dine mal ederek anlatır . 
Tanrı başka nasıl ölür?
Tanrının dini nasıl ölür?
Nietzsche’nin itirazı buna dır.Onu biz öldürdük .
Din adamı sınıfı dini öyle tanınmaz hale getir ki artık gerçek peygamber bile tekrar dünyaya gelse kendi tanıttığı dini tanıyamaz.
 
 
Egemen sınıflar iktidarlar ve din adamları din den öyle düzen yaratır ki ve bu düzenin bozulmasına asla izin vermezler.
 
Dostoyeski’nin “karamaov kardeşler”inde ilginç bir yer vardır.
 
“Hz. İsa, yeryüzüne, İspanya’ya iner. insanların içinde dolaşmaya başlar. İnsanlar onu tanır, derin sevgi ve saygıyla karşılar, dua eder. Bir gün, Sevila katedralinin önünde, gözü yaşlı bir annenin kızını diriltir.  
 
 
Katedralin engizisyoncu kardinali, olanlara şahit olur, muhafızlarına İsa’yı yakalamalarını emreder..” Kutsal mahkeme binasının karanlık zindanına koyarlar. ertesi gece, engizisyoncu yaşlı katedral, zindana gelir, Hz. İsa’nın yüzüne bir süre baktıktan sonra ona özetle  şöyle der…
 
“Evet sen gerçekten  isa’sın ama bizim anlattığımız İsadan çok farklısın .Bizim anlattığımız Hristiyanlıkla senin tebliğ ettiğin Hristiyanlık çok farklı .Asla bizim anlattığımız Hristiyanlığı yıkmana izin veremem. Bizim düzenimizi bozamazsın . O halde, niçin gelip bize engel oluyorsun? … Ne olursan ol, yarından tezi yok, seni mahkum edip kafirlerin en kötüsü olarak yaktıracağım ve bugün senin ayaklarını öpen o halk, yarın benim bir tek işaretim üzerine, seni yakacak olan ateşin altına avuç avuç kömür atmak için atılacaktır”…
Bir an için hayal dünyamızda Hz Muhammedin geldiğini düşünelim .
Kim bilir başına neler gelir?

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.