CEMAL KIRGIZ YAZDI; “YILMAZ AMCA’DAN ‘YILMAZ AKKILIÇ’TAN; ‘“SUSMAK DA BİR EYLEMDİR…” ÜZERİNE…”

03.05.2026
28
A+
A-

16. Yüzyıl Filozof ve Şairlerinden Fuzuli; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Çektiğim alamı bir ben bir de Allah’ım bilir” demiş…

28 Nisan 2010 tarihinde yitirdiğimiz Komutan, Yazar, Gazeteci, Entelektüel ve Mücadele insanı Yılmaz Akkılıç’ı anma töreni için Ataevler Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu sahnesindeyiz. Buraya ikinci gelişim. 2 Şubat 2024 tarihinde de bir başka değerli gazeteci, yazar ve entelektüel mücadele insanı Can Ertan’ı ikinci ölüm yıldönümünde anmak için yapılan etkinliğe gelmiştim. Mekanın ismi Basın Kültür Sarayı, sahnenin ismi de Uğur Mumcu olunca, “ayrılık; ölüm hep bize mi düşer usta?!” demekten alıkoyamıyorum kendimi…

Can Ertan ağabeyle genelde yazıları veya arada sırada yazdığım yazılar üzerinden konuşmuştuk. Ayrıca sosyal medya da paylaştığım kara mizah türü yazılarla ilgili olarak da arar, fikrini belirtir, çağrışım yaptığı konuları anlatır, yeni yazacağı konulardan, okuduğu kitaplardan söz eder, bazı şiirleri ve şairleri önerirdi. Yeni Marmara Gazetesinde yazdığı hiçbir yazısını kaçırmazdım, On Medya’da yaptığı programları da izler, arada sırada yorum yapar, sorular sorardım. Kaderin cilvesi işte, Yeni Marmara Gazetesinde onun bıraktığı yerden bazı yazılar haberler yazma mutluluğuna eriştim. Onun oturduğu koltukta benim de On Medya’da programlar yapma fırsatım oldu. Mesleki kişisel tarihimin, onurlu anılarında kayıt altına alındı bu anlar…

Yılmaz Akkılıç’ın da kişisel gazetecilik, yazarlık tarihimde önemi büyüktür.

1994 yılı Temmuz ayı falandı. Demokratik Sol Parti’nin hem 1989’daki hem de 1994’teki Belediye Başkan Adayı olan, tanıdığım en uçuk kaçık ve entelektüel insanlardan birisi olan Sevgili Yılmaz Şakrak ofise gelmişti. O dönem Gemlik Körfez Gazetesinin yanı sıra, Olay Gazetesi’nin, Cumhuriyet Gazetesinin ve Anadolu Ajansı ile Milliyet Gazetelerinin Gemlik temsilciliğini yapıyordum. Daktiloma eğilmiş, hunharca tuşlarına basarken, sevgili Yılmaz Şakrak, bana her zaman olduğu gibi, “Hasan Cemal ne yazıyorsun yine?” diye sordu. (Hasan Cemal’in gazetecilikte, yazarlıkta, köşe yazılarında fırtına gibi estiği yıllardı ve Yılmaz Şakrak bana Hasan Cemal diye hitap etmeye başlamıştı! Bitince okuturum Başkanım” dedim.

Yazı, 1994 yerel seçimleri sonrasında yaşananlarla ilgili bir dizi yorum yazısının finalini oluşturuyordu. 1989 yerel seçimlerinde SHP rüzgârını arkasına alan Avukat Nezih Dimili Belediye Başkanı olmuş, 1994 seçimlerine birkaç ay kala yeniden aday olmayacağını açıklamıştı. Bunun üzerine değerli ağabeyim Nazım Bayrak SHP adayı olarak seçime katılmıştı. Ancak seçimleri İstanbul’da olduğu gibi Gemlik’te de Refah Partisi adayı Mehmet Turgut kazanmıştı.

Nezih Dimili dönemi Gemlik’te sıkıntılı geçmişti. Örneğin 18 Mart 1990 tarihinde düzenlenen törenlerde Cumhurbaşkanı Turgut Özal geldiği sırada ayağa kalkmayan, bunu yaptığı için ülke gündemine, manşetlere oturan Çanakkale Belediye Başkanı İsmail Özay’ı Gemlik’e davet etmiş. Parke taşı üretim tesisini açtırmıştı. İmar konuları nedeniyle arasının bozuk olduğu bir esnaf tarafından makamında bacağından kurşunlanmıştı. Lodos sonrası çıkan fırtınalarda ilçenin ilkel Venedik’e dönüşümü onun zamanında olmuştu. Mehmet Turgut’ta ilk ve ikinci döneminde bundan nasibini almıştı. Gemlik Körfezi taşıyor, sahilleri,  İstiklal Caddesini, Balıkpazarını, Orhangazi Caddesini ve Dereboyunu sular dolduruyordu. İnsanlar, şimdiki İstiklal Caddesinde, Dereboyunda ve Orhangazi Caddesinde sandallarla geziyor, bunu haber yaptığımız için bizler suçlu oluyorduk.

Ayrıca, o dönem Belediye encümeninin aldığı kararlar ile zamlar da Gemlik halkının canını sıkıyordu. Belediyecilik tarihi açısından çok başarılı bir dönem değildi. Bir de buna, Nezih Dimili’nin çocuklarının ilçedeki bir otele ödemediği para konusu ortaya çıkmıştı. Otelci şikâyet edip, mahkemeye verince, bu haberi de  ben yazınca, yine suçlu ben olmuştum. Gergin günlerdi, rahmetli Nezih Dimili de tahammülsüz bir insandı. Sanırım görev süresince Gazetecileri 17 kez mahkemeye vermişti. En çok da kendisinin de yazarı olduğu Çağrı Gazetesi sahibi Mustafa Eren’i…

Merhum Yılmaz Şakrak, (Bu arada okuyucuya bir not olarak, sanatçı, oyuncu Bülent Şakrak’ın babasıdır kendisi) yazımı okudu. “Hasan Cemal müthiş bir tespit yazısı bu!” dedi. Ve ekledi. “Sonuna şunu eklesen tam süper olur bu yazı…”

Sanki ne yazdığımı biliyormuş gibi ben daktilo ile cebelleşirken, önündeki bir kâğıt parçasına bazı şeyler yazmıştı.

Kâğıtta; “Be Nazım Bayrak ağabeyim, yanında birisini taşıyacağına Zülfü Livaneli posterini taşısaydın, seçimi kazanamasan bile 3-4 tane daha meclis üyesi kazanırdın!” yazıyordu… Zülfü Livaneli’de dönemin SHP İstanbul Belediye Başkan adayıydı…

Mantıklı geldi ve Yılmaz Şakrak’a teşekkür ederek, kâğıtta yazılı notunu yazıya ekledim.

Bir ay sonra falandı. Hem eve, hem de gazeteye mahkemeden evraklar geldi. Nezih Dimili mahkemeye vermişti. En çok kızdığı konu da, Yılmaz Şakrak’ın yazımın sonuna eklettiği bölüm olmuştu.

İlk defa milli oluyordum. (Eyy okuyucu, yanlış anlamayın. Gazetecilikte ilk kez mahkemeye verildiğimi anlatmak istiyorum. Öteki, çok daha öncelerdeydi. Yine Fuzuli’nin dediği gibi; “Derdime vakıf değil canan, Beni Handan bilir, Hakkı vardır şad olanlar, Herkesi Şadan bilir!…” O dönemde Yaşar Kemal’in sanırım Milliyet Gazetesinde bir röportajını okumuştum. Ülke basınının geldiği noktayı anlatırken, hiç mahkemeye verilmemiş olanın gazetecilikten bahsetmemesi gerektiğini söylüyordu: Nezih Dimili’nin bu mahkemeye verişinin yol olacağını bilemezdim. Sonraki süreçlerde, adli olaylarda dâhil toplamda 124 kez falan mahkemeye çıkmışlığım vardır…

Her neyse, ilk mahkeme, ilk heyecan. Edip Akbayram yeni kaset çıkarmıştı. “Ah Hâkim Bey, Vah Hâkim Bey ben masumum gör hâkim bey!”…”  dilime pelesenk olmuştu.

Yazımın çıktığı gazeteyi de yanıma alıp, Olay Gazetesine gittim. Yılmaz Akkılıç’ın yanında aldım soluğu. O benim, bizim Yılmaz amcamızdı. “Getir gazeteyi okuyayım yazını” dedi… Okudu ve “Bu yazıdan bir şey çıkmaz, kovuşturmaya yer yoktur derler, ceza almazsın” dedi. “Yani?” diye sordum. Sıkıntımı anladı Yılmaz amca. “Çok mu sıkıştırdılar evlat, inkâr et, inkâr!” dedi. “Zaten isim falan da geçmiyor” diye ekledi.

İnkâr üzerine savunmalar geliştirdim. Sokrates’in meşhur savunması kitabını bile alıp okudum. Benim için önemli bir meseleydi. Çok ama çok hazırlandım. Ama gerek kalmadı. Daha ilk mahkemede, “Söz konusu kişi siyasi kimliği de olduğu için, yazı hoşgörü sınırları içinde eleştiri kapsamında….” Falan filan diyerek, beraat ettim… Yılmaz amca yine haklı çıkmıştı.

Olay gazetesinde yazdığı yanlış hatırlamıyorsam, dört yıl kadar tüm yazılarını okudum Yılmaz Akkılıç’ın. Onun kurduğu Çağdaş Gazeteciler Derneği Güney Marmara Şubesinin Gürhan Adana ile birlikte 21 ve 22. Üyesi de biz olduk. Divan başkanlığını yaptığı kongrelere katıldım. Söyleşilerini takip ettim. Birkaç kez, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin Kültür Park’taki lokalinde (Keşke Yıkmasalardı orasını) aynı masada rakı eşliğinde kendisini dinleme fırsatım oldu.

Sonra Hasan Cemal’in meşhur olduğu dönemler falandı. 1997’de sanırım, bir kitabı yayımlandı. “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” isimli kitabında, öz yaşam öyküsünü dile getiriyordu Hasan Cemal… Şimdiki gibi değil o zamanlar, alım gücü yüksek. Şimdi bir kitabı, korsana ya da ucuzlayana kadar almak çok zor. O dönemde, hemen alabiliyorduk. Gidip alıp, okumaya başladım kitabı. Doğan Avcıoğlu dönemi. 1971 Mart Muhtırasının öncesi ve sonrası. Sosyalist hareket, sol basın ve fraksiyonlar. 12 Mart 1971 darbesi sonrası Başbakan olan Nihat Erim’in takibinde yer alan isimlerden birisinin de Yılmaz Akkılıç olduğunu yazıyordu Hasan Cemal. 12 Mart 1971 darbesinde en çok doğranan sol oldu. İlhan Selçuk başta olmak üzere, birçok yazar, akademisyen, gazeteci gözaltına alınıp işkence gördü. Ziverbey Köşk’ünün meşhur olduğu yıllar. Ve Nihat Erim’de vatanseverlerin takibinde. Bunların içinde de bizim Yılmaz Amca var…

Nihat Erim, 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul’da evinin önünde öldürüldü.

Aradan bir iki yıl geçti. Çağdaş Gazeteciler Derneği lokalinde, kısa bir an için baş başa kaldığımız Yılmaz Amca’ya Hasan Cemal kitabını, orada yazılanları, o dönemde yaşananları sordum, tebessüm edip, birkaç kitap ismi ile birkaç röportajının yer aldığı gazete ve dergileri söyledi. Onları da okuduktan sonra, bir ara konuşabileceğimizi ekledi.

Ama olmadı. Son sohbetimiz de bu olmuştu…

Ataevler Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu sahnesinde, Yeni Dönem Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Burhan Kaya, gazetenin değerli yazarları Semih Öktem ve İrem Güner ile birlikte oturuyoruz. Yılmaz Akkılıç Bursa Araştırmaları Yarışmasında ödül alan Elif Acar Bilgin, Egemen Deniz ve Ekrem Hayri Peker’i ödül töreninde gıpta ile izliyoruz. Ödül alanlar arasında Bursa surları ile ilgili araştırmalar yapan Egemen Deniz var. İznik Gölü ve çevresindeki yerleşim birimlerini kitaba dönüştüren Elif Acar Bilgin var. Ve değerli ağabeyim, Bursa üzerine onlarca kitap yazmış Ekrem Hayri Peker var. Hem Yılmaz Akkılıç Vakfını, Hem Ödül Komitesini hem de Çağdaş Gazeteciler Derneği Yönetim kurulunu kutlamamak elde değil. Yener Akkılıç ağabeyimi de gözümüzü kırpmadan izliyor ve dinliyoruz. O ne muhteşem birikim. Sömürgeciliğin yani Emperyalizmin tarihini ondan güzel özetleyene henüz denk gelmedim. Türkiye üzerine oynanan emperyalist oyunları da muhteşem anlattı Yener ağabey. Bıraksalar, sabaha kadar da anlatırdı. Gen bilimi böyle bir şey olsa gerek; Yılmaz Akkılıç’ı tanıyorduk, Yener Akkılıç’ın da donanım açısından farkı yok…

Sonra merakla beklediğim, merakla ve heyecanla beklediğimiz belgesel başlıyor. “Yılmaz Akkılıç ve Bir Şehrin Belgelenen Tarihi… Susmak da Bir Eylemdir!” belgeseli bu. Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şube Başkanı Tayfun Çavuşoğlu ağabeyim büyük emek vermiş. Değerli ağabeyim Yener Akkılıç ağabeyi Yılmaz Akkılıç’ı anlatıyor. Belgeselde Mustafa Bozbey, Şadi Özdemir, Mümin Ceylan, Kadri Güler, Necati Kartal, Yüksel Baysal, Asude Şenol, Şahin Gencal, Nuri Kolaylı, Yahya Şimşek, Ali Arabacı ve Mutlu Esendemir gibi isimler de Yılmaz Akkılıç’ı anlatmışlar. 2 Temmuz 1979 tarihinde Bursa Setbaşında faşistlerce katledilen Gemlik Körfez Gazetesi Yazı İşleri Müdürü ve Yazarı Avukat Cengiz Göral’da bu belgeselde unutulmamış. Sadece gazeteci ve yazar olarak en azından bizlerin bildiği Yılmaz Akkılıç yok belgeselde, asker Yılmaz Akkılıç, siyasetçi Yılmaz Akkılıç, entelektüel Yılmaz Akkılıç, sosyal yaşamdaki Yılmaz Akkılıç, kitaplarıyla Yılmaz Akkılıç ve destekledikleriyle Yılmaz Akkılıç var… Bir mücadele insanı, bir durmak nedir bilmeyen, yazı kalemşoru izledik ekranda. Tayfun Çavuşoğlu muhteşem bir belgesele imza atmış diyebilirim. (Not; Belgesel ÇGD Bursa Facebook ve Youtube hesaplarında, Cemal Kırgız Facebook ve Gemlik Son Nokta Gazetesi Facebook hesaplarında da bulunmaktadır)

2010 yılında çok sevdiğim ve Fidel Castro lakabı taktığım (Çok benziyorlardı), Gemlikli kitapçı ağabeyim Şerafettin ağabey vefat ettiğinde arkasından Gemlik Çağrı Gazetesine bir yazı yazmıştım. Değerli ağabeyim Adnan Baştopçu’da Olay Gazetesindeki köşesine benim bu yazımı taşıyarak, sonuna “Allah her ölen iyi insanın arkasından Cemal Kırgız gibi yazan birilerini nasip etsin” diye yazmıştı.

Önce hak etmek gerekir diye düşünüyorum. Yılmaz Akkılıç gibi mesela… O, baskılara karşı, “Susmak da bir eylemdir” demiş, mücadelesini sürdürmüş mesela…

Bizler de susuyoruz bazen… Bazen de söylesek tesiri olmuyor, sustuğumuzda da gönlümüz razı gelmiyor…

Ama bildiğimiz bir şey var ki, asla o şanlı mücadeleden vazgeçilmiyor… Yılmaz Akkılıç gibi örneğin…

Başta Yılmaz Akkılıç olmak üzere, Can Ertan’ı,  Yılmaz Şakrak’ı, Yaşar Kemal’i, Mustafa Eren’i, Nezih Dimili’yi saygı ve minnetle anıyorum…

Anılarda yaşayacağımız, yazılara, kitaplara, şiirlere; belgesellere konu olacak bir yaşam adına susturulmamak, susmamak dileğimle…

Yaz dostum….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.