EROL ERKILINÇ YAZDI; “EĞİTİM VE EĞİTİMCİ NASIL DEĞERSİZLEŞTİRİLDİ?” BÖLÜM 2

15.08.2026
11
A+
A-

Altıncısı: Üniversite sayısı arttı ama eğitimin toplumsal değeri aynı ölçüde artmadı 1990’lardan itibaren üniversiteleşme hızlandı. Sonrasında çok daha büyük bir dönüşüm yaşandı.

Üniversite diploması giderek “iş bulmanın” ön şartı haline geldi.

Böylece eğitim bir ölçüde: Bilgi edinme ve insan yetiştirme süreci olmaktan çıkıp

“iş piyasasına giriş bileti” haline geldi. Bu dönüşüm öğretmenliği de etkiledi.

Öğretmenlik giderek: “çocuk yetiştiren aydın” yerine “müfredatı uygulayan çalışan”

olarak görülmeye başladı.

Yedincisi: Sonra Neoliberal dönem geldi

Sanırım özellikle 1980’lerden itibaren dünyada yükselen Neoliberal anlayışın Türkiye’deki eğitim politikaları üzerinde ciddi etkisi oldu. Eğitimde şu kavramlar giderek daha fazla kullanılmaya başladı:

* performans,

* verimlilik,

* ölçme,

* çıktı,

* rekabet,

* insan kaynağı,

* istihdam edilebilirlik. Bunların hepsi tek başına kötü kavramlar değil.

Sorun şu: Eğitimin tamamını bu kavramlarla açıklamaya başladığımızda eğitim insan yetiştirme işlevini kaybediyor. Çünkü insan bir “çıktı” değildir.

Çocuk bir “performans göstergesi” değildir.

Öğretmen de bir “verimlilik birimi” değildir.

Sekizincisi: Öğretmenin ekonomik olarak değersizleşmesi. Bugünkü problemin en görünür tarafı burası. Öğretmen yetiştirmek uzun yıllar sürüyor.

Üniversite eğitimi gerekiyor.

Pedagojik bilgi gerekiyor.

Çocuk psikolojisini bilmek gerekiyor.

Sınıf yönetimi gerekiyor.

Ders hazırlamak gerekiyor.

Sürekli kendini geliştirmek gerekiyor.

Ama toplumda öğretmene verilen mesaj zaman zaman şu hale geliyor:

“Sen zaten öğretmensin; daha ne istiyorsun?” Aslında bu çok tehlikeli bir anlayış.

Çünkü öğretmenin maaşını yalnızca ekonomik bir mesele olarak görmemek gerekir.

Öğretmenin aldığı ücret, toplumun öğretmene verdiği statünün de göstergesidir.

Dokuzuncusu: Fakat sadece maaş meselesi değil. Daha derin bir problem var.

Öğretmenin karar verme yetkisi azaldı. Merkezden belirlenen müfredat,

merkezi sınavlar, sürekli değişen eğitim politikaları, bürokratik yük, performans baskısı,

velilerin baskısı, sınav odaklılık, sözleşmeli/atama sorunları, ekonomik kaygılar…

Bütün bunlar öğretmenin üzerinde biriken yükü artırıyor.

Ve öğretmenin temel görevi olan: “Çocuğun dünyasını değiştirmek” yerine

“Sistemin gerektirdiği işleri yetiştirmek” öne çıkıyor.

Onuncusu: Bir başka büyük kırılma: özel eğitim piyasasının büyümesi ve Ankara’da dayısı olanın ruhsat alarak adeta mantar gibi özel okul çoğalmış olması.

Burada dikkatli olmak gerekiyor.

Özel okul veya özel eğitim kurumlarının varlığını tek başına kötü olarak görmüyorum.

Sorun, kamusal eğitim ile ekonomik güce dayalı eğitim arasındaki farkın büyümesi.

Geliri yüksek aile:

* özel okul,

* özel ders,

* yabancı dil,

* kurs,

* sınava hazırlık,

* kültürel etkinlik

gibi olanakları satın alabiliyor.

Geliri düşük ailenin çocuğu ise çoğu zaman yalnızca devlet okuluna bağımlı kalıyor.

Böylece eğitim: toplumsal eşitsizliği azaltan araç olmaktan çıkıp, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten araç haline gelebiliyor.

Bence Türkiye’nin en büyük eğitim sorunlarından biri budur.

On birincisi: Öğretmen neden toplumda eski saygınlığını kaybetti?

Bunun birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum.

1- ekonomik statü

Öğretmenin yaşam standardı toplumdaki bazı meslek gruplarının çok gerisinde kaldığında mesleğin cazibesi azalıyor.

2– Bürokratikleşme, Öğretmen giderek daha fazla evrak, rapor, sistem, sınav ve prosedürle uğraşıyor.

3- veli-öğretmen ilişkisinin değişmesi

Eskiden: “Öğretmen çocuğumu eğitiyor.” algısı daha güçlüydü.

Bugün bazı durumlarda: “Ben para veriyorum, öğretmen benim istediğimi yapmalı.” mantığı ortaya çıkabiliyor.

Dördüncüsü: siyasal kutuplaşma, Öğretmen de toplumun geri kalanından bağımsız değil.

Eğitim politikaları sürekli siyasi tartışmaların içine çekildiğinde öğretmenin mesleki kimliği de bundan zarar görüyor. Beşincisi: öğretmenin entelektüel kimliğinin zayıflaması

Bence en önemlilerinden biri bu.

Bir öğretmenin kitap okuması, düşünmesi, tartışması, sanatla ilgilenmesi ve araştırması mesleğinin doğal parçası olmalı.

On ikincisi: Peki bugün neden eğitim istediğimiz noktada değil? Ben bunu tek bir sebebe bağlamıyorum.

Bence yaklaşık şöyle bir zincir oluştu:

Köy Enstitülerinin tasfiyesi

öğretmenin toplumsal dönüştürücü rolünün zayıflaması

merkeziyetçi eğitim

1980 sonrası disiplin ve itaat ağırlıklı anlayış

sınav merkezli sistem

diploma merkezli eğitim

neoliberal/piyasa merkezli yaklaşım

özel eğitim sektörünün büyümesi

eğitimde sınıfsal farklılıkların artması

öğretmenin ekonomik ve sosyal statüsünün gerilemesi

öğretmenin mesleki özerkliğinin azalması

öğrencinin de eğitimden yabancılaşması.

Bana göre bugün gördüğümüz tablo bu uzun zincirin sonucudur.

On üçüncüsü: Ama burada çok önemli bir yanılgıdan kaçınmalıyız

“Eskiden eğitim mükemmeldi, şimdi kötü” demek doğru değil.

Geçmişte de:

* yetersiz okul vardı,

* köy-kent eşitsizliği vardı,

* kız çocuklarının eğitime erişim sorunu vardı,

* yoksulluk vardı,

* öğretmen açığı vardı,

* eğitim olanakları sınırlıydı.

Belki de Köy Enstitülerini de romantikleştirmemek gerekir.

Ama onların çok önemli bir fikri vardı:

Eğitim yalnızca bireyi değil, toplumu dönüştürmelidir.

Bence bugün en çok kaybettiğimiz şeylerden biri bu düşüncedir.

On dördüncüsü:  Benim asıl endişem başka

bana göre Türkiye’nin eğitim sorunu yalnızca “öğretmenlerin maaşı düşük” değildir.

Daha büyük problem:

Toplum öğretmene artık eskisi kadar ihtiyaç duymuyor gibi davranıyor.

Çünkü bilgiye internetten ulaşılabiliyor.

Yapay zekâ var.

YouTube var.

Özel kurslar var.

Dijital eğitim var.

Fakat burada büyük bir yanılgı var.

Bilgiye ulaşmak eğitim değildir.

Çocuğa matematik formülünü internet öğretebilir.

Ama:

* vicdanı,

* sorumluluğu,

* dayanışmayı,

* eleştirel düşünmeyi,

* başkasının hakkına saygıyı,

* birlikte yaşama kültürünü,

* yenilgiyi kabullenmeyi,

* doğru ile yanlışı tartmayı bir arama motoru öğretemez.

İşte öğretmenin gerçek değeri burada ortaya çıkıyor.

On beşincisi: Ve bence Türkiye’nin asıl ihtiyacı yeniden “öğretmeni merkezleştirmek”

Ama Köy Enstitülerini aynen geri getirmek anlamında söylemiyorum.

Onların ruhundan yararlanmak anlamında söylüyorum.

Yeni bir modelde öğretmen:

bilgi aktarıcısı değil, öğrenme rehberi;

memur değil, eğitim profesyoneli;

sınav hazırlayıcısı değil, insan yetiştiricisi;

bürokratik emirlerin uygulayıcısı değil, belirli bir mesleki özerkliğe sahip uzman olmalı.

Ve çocuk:

sınav puanı değil, insan olarak görülmeli.

En önemli sonuç

Ben meseleyi şöyle özetlerdim:

Köy Enstitülerinde devlet “nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?” sorusunu soruyordu.

Zaman içerisinde soru giderek: “Nasıl bir çalışan yetiştirmeliyiz?” haline geldi.

Bugün ise çoğu zaman:

“Bu öğrenciyi nasıl sınavdan geçiririz? noktasına kadar daralmış durumda.

Bence eğitimdeki büyük kayıp tam burada.

Çünkü eğitim sisteminin nihai ürünü sınav kazanan öğrenci değil; düşünebilen, üretebilen, sorgulayabilen, başkasının hakkını gözeten ve kendi ülkesinin sorunlarına çözüm arayabilen insandır. Ve öğretmenin değeri de tam olarak burada başlar.

-Eğitim meselesi özellikle çok önemli olmasına rağmen ülkemizde maalesef gelinen nokta da siyasi iktidarın eğitimin ve eğitimcinin değersizleştirilmesinde çok büyük etken olduğunu görüyoruz. Bu konuyu ayrıca çok geniş olarak ele alınması gereken bir konu olarak görmemin yanı sıra, adeta kul kültürünü yayma, güçlendirme ve toplumu cahilleştirmeye yatırım yapan bir stratejiyi hayata geçiren bir eğitim sistemini oturtmaya çalıştıklarını görüyoruz.

Eğitimin ve öğretmenliğin değersizleşmesi tam da bu iktidar döneminde daha çok önümüze çıkıyor.

Çünkü eğitim yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı’nın problemi değil.

Eğitim; ekonomidir + sanayidir + tarımdır + kültürdür + bilimdir + toplumsal adalettir.

İyi eğitim alamayan toplum: nitelikli üretim yapamaz, bilim üretemez, teknolojide bağımlı kalır, liyakat sorununu büyütür, yoksulluğu kuşaktan kuşağa aktarır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.