EROL ERKILINÇ YAZDI; “EĞİTİM VE EĞİTİMCİ NASIL DEĞERSİZLEŞTİRİLDİ?” (BÖLÜM 1)
BÖLÜM-1
Türkiye’de eğitimin ve öğretmenlik mesleğinin değersizleştirilmesini tek bir hükümetin, tek bir dönemin veya yalnızca ekonomik politikaların sonucu olarak ele almanın çok doğru olacağını düşünmüyorum. Yaklaşık yetmiş beş yıllık bir süreçte, eğitim anlayışının, toplumu dönüştüren kamusal bir güç olmaktan çıkarılıp giderek sınav, diploma, istihdam ve piyasa merkezli bir alana dönüşmesiyle ortaya çıkan bir sonuçtur.
Bence bu süreci anlamanın en doğru yolu,
Köy Enstitülerinden bugüne birkaç kırılma noktası üzerinden bakmaktır.
Birincisi: Köy Enstitüleri neden bu kadar önemliydi?
Köy Enstitülerinin en önemli tarafı yalnızca köy öğretmeni yetiştirmeleri değildi.
Asıl mesele, eğitimi köyün ekonomik, kültürel ve toplumsal dönüşümünün merkezine yerleştirmiş olmalarıydı.
Öğrenci;
* matematik öğreniyor,
* Türkçe ve edebiyat öğreniyor,
* müzikle uğraşıyor,
* kitap okuyor,
* tarım yapıyor,
* marangozluk ve yapı işlerini öğreniyor,
* kooperatifçilik anlayışıyla tanışıyor,
* köyün sorunlarını çözmeye hazırlanıyordu.
Dolayısıyla öğretmen yalnızca:
“Çocuklara ders anlatan memur” değildi.
Öğretmen, köyün aydınlanmasında, üretiminde ve örgütlenmesinde öncü bir insan olarak tasarlanıyordu.
İsmail Hakkı Tonguç’un yaklaşımında öğretmenin görevi köye yalnızca bilgi götürmek değildi; köyün kendi gücünü ortaya çıkarmaktı.
Burada çok önemli bir nokta var:
Köy Enstitülerinin kapatılmasını yalnızca “Siyasal çatışma” şeklinde açıklamak eksik kalır.
Enstitüler özellikle kırsal kesimde alışılmış toplumsal ilişkileri değiştirme potansiyeline sahipti. Okuyan, sorgulayan, üretime katılan, hakkını bilen ve köyün ekonomik ilişkilerini tartışabilen bir köylü kuşağı yetiştiriyordu. Bu durum bazı geleneksel güç ilişkileri açısından rahatsız edici hale geldi. 1946 sonrasında sistem değişmeye başladı ve 1954’te Köy Enstitüleri tamamen kapatıldı. Bence Türkiye eğitim tarihindeki ilk büyük kırılmalardan biri budur.
İkincisi: 1950’lerden sonra öğretmenin rolü değişmeye başladı. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla birlikte öğretmen yetiştirme anlayışı giderek daha geleneksel bir çizgiye çekildi.
Öğretmen: Toplumu dönüştüren aydın, devletin ders veren memuru haline gelmeye başladı.
Bu dönüşümün etkisi hemen ortaya çıkmadı. Çünkü 1950’ler, 1960’lar ve hatta 1970’lerde Türkiye’de hâlâ güçlü bir öğretmenlik kültürü vardı. Öğretmen toplum içerisinde saygın bir konumdaydı.
Köyde öğretmen;
Doktor, hâkim, asker, imam ve muhtar ile birlikte toplumun önde gelen kişilerinden biriydi.
Ama öğretmenliğin toplumsal statüsünü belirleyen şey yalnızca maaş değildi.
Öğretmenin bilgi sahibi olması ve toplumun geleceğini şekillendiren kişi olarak görülmesi önemliydi.
Üçüncüsü: 1960’lar ve 1970’lerde başka bir eğitim anlayışı ortaya çıktı
Bu dönemde Türkiye’de üniversiteler, öğretmen okulları ve aydın çevreler içinde ciddi bir düşünsel hareketlilik vardı. Öğretmen yalnızca ders kitabını aktaran kişi değildi. Toplum, demokrasi, emek, eşitlik, özgürlük, köy-kent farklılığı, kalkınma gibi konular tartışılıyordu.
Bu nedenle öğretmenlik mesleği aynı zamanda entelektüel bir meslek olma özelliğini taşıyordu. Fakat 1970’lerin siyasal farklılıklar eğitim kurumlarını da etkiledi. Ve sonra:
12 Eylül 1980.
Bence burada ikinci büyük kırılma gerçekleşti
Dördüncüsü: 12 Eylül ve “itaatkâr vatandaş” modeli 1980 Faşist askeri darbesinden sonra eğitim sisteminde itaat, disiplin ve devlet merkezli yurttaşlık anlayışı güçlendi.
Burada çok önemli bir değişiklik oldu:
Sorgulayan öğretmen potansiyel olarak sorunlu görülmeye başladı.
Öğretmenin;
“Bunu neden böyle yapıyoruz?”
demesi yerine, “Müfredatta ne yazıyorsa onu anlatması” daha güvenli bir model haline geldi.
1982 Anayasası ile eğitim alanındaki merkeziyetçilik daha da güçlendi.
1983’te Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapısında önemli düzenlemeler yapıldı.
1980 sonrası eğitim anlayışında öğretmenin pedagojik ve entelektüel özerkliği giderek daraldı.
Beşincisi: 1980’lerden sonra eğitim yavaş yavaş “sınav sistemi” ne dönüştü
Bence bugünkü sorunun önemli bir kaynağı da burada.
Eğitim:
Öğrenme> sınav >puan >diploma> iş zincirine sıkışmaya başladı.
Çocuğun;
* merak etmesi,
* kitap okuması,
* sanatla ilgilenmesi,
* düşünmesi,
* soru sorması,
* toplumsal sorumluluk geliştirmesi giderek ikinci plana düştü.
Başarı:
“Kaç puan aldın?” sorusuyla ölçülmeye başladı.
Öğretmenin başarısı da zaman içerisinde: “Öğrencilerinin sınav sonucu ne?” ile değerlendirilmeye başladı. Bu, öğretmenliğin özünü değiştiren çok önemli bir gelişmeydi.
Altıncısı: Üniversite sayısı arttı ama eğitimin toplumsal değeri aynı ölçüde artmadı 1990’lardan itibaren üniversiteleşme hızlandı. Sonrasında çok daha büyük bir dönüşüm yaşandı.
Üniversite diploması giderek “iş bulmanın” ön şartı haline geldi.
Böylece eğitim bir ölçüde: Bilgi edinme ve insan yetiştirme süreci olmaktan çıkıp
“iş piyasasına giriş bileti” haline geldi. Bu dönüşüm öğretmenliği de etkiledi.
Öğretmenlik giderek: “çocuk yetiştiren aydın” yerine “müfredatı uygulayan çalışan”
olarak görülmeye başladı.
(DEVAMI YARIN)