OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HER ŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI (11)

30.03.2026
28
A+
A-

SİSTEMDEKİ KIRILMALAR VE SİSTEMİN KARANLIK YANLARI… (SARI ZARFLAR VE ÇATLI FİLMLERİ ÜZERİNE BİR YAZI..)

Charles Bukowski’nin beğendiğim sözlerinden birisidir: “Aşırı hız yapan hayaller, gerçeklere çarparak durur!”…

Son dönemde nasıl olduysa, paraya kıyarak, bazı yayın evlerinin indirimli kitaplarına daldım. İlhan Berk’in tüm yazı ve röportajlarının yer aldığı Yalçın Armağan tarafından hazırlanan, “Aksak Çizgi Yeni Söyleşiler” kitabına başladım. 1940’ların, 1950’lerin, 1960’ların ve 1970’lerin şiir dünyası, edebiyat dünyası, sanat akımları, İlhan Berk gözünden ve eleştirisinden, titiz bir çalışma ile bu kitaba aktarılmış. Dönemin şairleri, yazarları, sanatçıları, edebiyat akımları ve edebiyat dergileri ile yayın evlerinin politikaları eğlenceli ve net biçimde, İlhan Berk’in tüm yazıları ve yaşamı araştırılarak didik didik edilmiş ve ortaya şiirin yalnızlığını ve varlığını duyurma çabası, yazınsal savunmalar, dönemin politik merkezli yazıya ve şiire yansımaları kalmış. Yeni başlayan şairler ve profesyonel şairler için iyi bir kaynak kitap olmuş. Günümüz şiirinin dalları ve kökleri açısından ilham verici bir eser diyebilirim…

Aydın Boysan’ın “Nereye Gitti İstanbul?” kitabını sıraya koydum. Hep yazasım geliyor. “Nereye Gitti Gemlik?” diye… Belki ilham verici bir eser olacaktır diye düşünüyorum.

Amin Maalouf’un “Labirent Batı ve Hasımları” kitabını da nihayet aldım. Dört yıl oldu. Ben 144 liraya düşünce alabildim. Bizden bir yazar, Cevat Eroğlu’nun “İsrail’in Beka Stratejisi ve Kürtler” kitabından sonra, Ortadoğu’nun bitmeyen çatışmalarını daha iyi anlamak için bulunmaz bir eser bu…

Edebiyatı karşılıksız sevenlerden birisiyim. İyi yazarı, güzel şairleri okurum. Siyaseten Orhan Pamuk ile yan yana gelmem bile mümkün değil ama kitapları edebi açısından beni tatmin eden bir yazardır kendisi. Elif Şafak’ta öyle. Yaklaşık 8 ay önce “Gökyüzünde Nehirler Var” isimli kitabı çıkmıştı. Pahalı gelince alamamıştım. Etiketin yarısına düşünce, kaçırmak istemedim. Kayıp bir şiirin, iki büyük nehrin ve üç olağanüstü hayatın hikâyesini anlatıyor. Dicle ve Mezopotamya’da işin içine girince, güncel edebi tatlar alacağımdan eminim.

Mark Polizotti’nin “Gerçeküstücülük Neden Önemlidir?” ve Mehmet Rifat’ın “Balzac’tan Proust’a Proust’tan Barthes’a” Bir Başka Edebiyat Yolculuğu kitapları da sırada…

Okumazsın, düşünmezsin de neylersin?

Ama gel gör ki, edebiyatseverliğin, hayallerin, tutkuların ve ideallerinle, içinde bulunduğun ekonomik ve sosyal hayat ile siyasi atmosfer birbirini tutmuyor, birbiriyle kavga ediyor… Kavgayı da geçtim, savaşların en büyüğü kendi yaşamında gerçekleşiyor… Her şey günü kurtarmak, bir gün daha ayakta kalabilmek adına…

29 Mart Pazar Sabahı, çayım ve sigaramla oturmuş, en çok yaptığı şeyi, balkonda gazeteleri, dergileri, kitapları karıştırma görevini başarıyla icra ediyorum. Üç yıl önce 29 Mart’ta kar yağmıştı. Bugün yerini yağmura bırakmış, havayı sisli, puslu, kasvetli hale getirmişti. Son dört günün Cumhuriyet ve Karar gazeteleri sehpanın üzerinde duruyordu. Cumhuriyet Kitap Ekini bir kenara ayırarak, Perşembe gününün gazetelerini bitirdim. Cuma gününün Karar Gazetesini okumaya başladığımda, bugün yine mutsuz ve umutsuz günlerimden birini yaşadığıma kesin kanaat getirdim. Havanın suçu yoktu bunda. İçinde bulunduğumuz şartlar zorluyordu beynimi ve ruhumu.

Avukat Figen Çalıkuşu, “Neden Mutsuzuz?” yazısında, 2026 Mutluluk Raporunu açıklıyor, Yolsuzluk ve Adalet Algısı araştırmalarına yer veriyor, Eğitim, adalet, özgürlükler ve ekonomi arasındaki bağlantıları nefis anlatıyordu. Elif Çakır, Alican Uludağ, Mercan Yanardağ ve İsmail Arı gibi meslektaşlarımızın tutuklanmalarına değinerek, özünde halkın mı iktidarın mı panik ve endişe içinde olduğunu vurguluyordu. Şule Demirtaş, dünya ölçeğinde yaralı liderlerin başarılarını masaya yatırarak, Ekrem İmamoğlu davasının yakın gelecekteki siyasi ve toplumsal profilini açıklıyordu.

Bu ülkenin Adalet Bakanının anormal mal varlığı ortaya çıkıyor, o ise ders notlarını nasıl sattığını, hangi film ve dizilerde nasıl figüranlık falan yaptığını anlatıyordu. MESEM ve Kadın Cinayetleri, Akran ve Trafik zorbalığı bitmiyor, Zenginlerin vergileri sıfırlanıp, İngiliz Bankerlere paralar saçılırken, halk inim inim inletiliyordu.

BOP Projesi işlerken de, bir takım yandaşlar ve tarikatlar, iktidarın yanında durmak adına, aslında içimizdeki İsraillileri Atatürk’ün getirdiğini, hainlerin CHP’nin tek adam rejimi döneminde devşirildiği yalanını fısıldıyordu. Adama sorarlar, son 15 yılda ülke sınırları kevgire döndüğünde bize kimler geldi, kimler yerleşti, bu ülkenin demografik yapısını bozmak için kim ne istedi, kim onu yerine getirdi diye?

Çay, sigara, puslu ve endişeli düşünceler.

Karar Gazetesi her Cuma günü, haftanın vizyona giren filmlerini tanıtıyor. Şule Demirtaş’ı okuyup, diğer sayfalara geçmiştim. Yeniden ikinci sayfayı açtım. Güzel filmler girmişti vizyona. Tiyatro Haftasında, yedinci sanat sinema adeta, hem tiyatrolarla hem dijital platformlarla yarışın gibiydi.

O an kararımı verdim. Güler’e seslendim. “Kıyıda köşede ne kadar varsa toparla, bugün sinema günü yapacağız?”

Türkiye’de entelektüel olmak hem zor hem çok pahalı bir iş…. Gazeteler, dergiler, tiyatrolar, sanatsal olaylar, sinemalar, televizyondaki diziler hem takip etmesi yorucu, hem de cebindeki şişkinlikle ilgili faaliyetler…

En son 2025 Ekim ayında “Mevlana” filmini izlediğimiz Zafer Plaza’da son anda yetiştiğimiz ilk film, “Sarı Zarflar” oldu. Bir gecede işsiz kalan sanatçı bir ailenin sessiz çöküşünü anlatan, muhteşem replikleri ve oyunculuklarıyla hafızalara kazınan bir film (o anda bilmesek te) bizi bekliyordu.

  1. Berlin Film Festivalinde en iyi film dalında Altın Ayı ödülünü alan filmin senaryosunu, aynı zamanda yönetmenliğini de yapan İlker Çatak, Ayla Çatak ile birlikte yazmış. İlker Çatak’ın 2024’te de “Öğretmenler Odası” isimli filmiyle Oscar’a aday gösterildiğini öğrendim. Film, Ankara rolünde Berlin ve İstanbul rolünde Hamburg’da geçiyor. (Güzel bir İroni olmuş gerçekten)

Bu filmle, en iyi oyuncu performansı dalında Gümüş Ayı ödülüne aday gösterilen Özgü Namal, yine büyük oynamış. Dijital Platformda izlediğim, “Pera Palasta Gece Yarısı) filmiyle aklımda kalan Tansu Biçer’de, rolünün hakkını fazlasıyla vermiş.

Tansu Biçer (Filmdeki rolüyle Aziz Tufan) Ankara’da (Berlin’de) hem bir üniversitede tiyatro bölümü öğrencilerinin eğitim görevlisi, hem de tiyatro oyunları yazan bir senarist. Eşi Özgü Namal’da, (Filmdeki rolüyle Derya Tufan) en çok eşinin yazdığı oyunlarda oynayan, yetenekli bir tiyatro oyuncusu. Daha önce birkaç dizide küçük roller almasına rağmen, Tiyatro’da başarılı bir sanatçı.

Sinematografik görselde, sahnede fazlasıyla sanatsal ve mesaj içeren bir oyun oynayan Özgü Namal’dan, kameralar oyunu izleyen izleyicilere gelmektedir. İzleyicilerin ilk sırasında cep telefonuna bakan Vali, başka işlerle uğraşan protokol üyeleri de vardır. Sanata iktidarın, protokolün bakış açısı! Buna karşın, oyun biter ama herkes ayağa kalkıp, çılgınca alkışlar. Özgü Namal olanın bitenin farkındadır. Oyun biter, herkes sanatçıları, senaristi tebrik ederken, o odasına gider. Vali ve yanındaki protokol fotoğraf çektirmek ister. Yorgun olan Namal, bu toplu fotoğrafa katılmaz. Büyük hata!

Çift eve gelir, ergenliğe yeni geçmiş kızları Ezgi ile (Leyla Smyrna Cabas) ile oyunculuk, idealler, yazarlık, tiyatro konusunda konuşurlar, belki de kuşak farkıdır bu ama ergen çocuk, onların kutlama halini yadırgar. Babanın senarist, öğretim görevlisi oluşu, annenin oyuncu oluşu, o okuluna gidip, harçlığını aldığı sürece pek önemli değil gibidir. Tipik, orta sınıfın biraz üstü Türk ve sanatçı bir ailedir bu. Birer kadeh şarap ile kutlarlar başarılı geceyi.

Ertesi gün, tüm ülkede ve başkent Ankara’da Savaş karşıtı gösteriler vardır. Aziz Tufan, üniversitedeki sınıfına gelir. Sınıfta dört öğrenci kalmıştır, diğerleri de savaş karşıtı gösteriye gitmiştir. Aziz Tufan, “Devletlerin toplumlara sunduğu bu gösteriyi kaçırmayın, iyi bir tiyatro için, hayatın bu gerçeği kaçırılmaz” der. Çağımızın tehlikesi. Cep telefonları. Bir öğrenci bu konuşmayı cep telefonuna çeker. Öğrencileri derse değil, eyleme kışkırtan profesör durumuna düşer.

Zaten Vali, kendisiyle fotoğraf çektirmeyen başrol oyuncusu Özgü Namal’a kızmıştır, bu görüntüler de sosyal medya ortamında yayılınca, tuzu biberi olmuştur. Aranan kan, pardon bahane bulunmuştur.

İlk sarı zarf Özgü Namal’a verilir. Oyun perdeden kaldırılmış, yerine ‘Leyla ile Mecnun’ oyunu konulmuştur. Bütün ekip itiraz ederler. Ama nafile, oyuncular ya Leyla ile Mecnun’u kabul edecektir, ya da işsiz kalacaktır. Bütün oyuncular kenetlenir ve bu karara karşı çıkarlar. Şimdilik ama…

İkinci Sarı Zarf Tansu Biçer’e verilir. Üniversitedeki görevinden kovulmuştur.

Birey ile otorite arasındaki çatışma burada başlar. Burası Türkiye’dir. Ev kiraları, faturalar, okul taksitleri, banka kredi borçları… Bütün aile sınavdan geçer. İdealleri ile gerçekler arasındaki acımasızlık ortaya çıkar. Sadece kişisel olarak değil, aile olarak da büyük bir sınava tabi tutulurlar. Özgü Namal, bir kez daha oyunun oynanması için ilgili kuruma gider. Girişi yasaklanmıştır. O yine de girer. Bir bakar ki, eski arkadaşları çoktan özür dilemiş ve Leyla ile Mecnun oyunu provasına başlamışlardır bile. Ekonomi ve otoriter rejim farkını,acımasız yüzünü, amansız gücünü göstermiştir.

Davalar sürerken, İstanbul rolündeki Hamburg’a, Tansu Biçer’in annesinin evine taşınırlar. Burada Özgü Namal’ın sistem içinde, sakal bırakmış, muhafazakâr rolündeki ağabeyi devreye gider. Dini bütün bir adamdır ağabey ama muhalif enişte ve kız kardeşine de kızmaktadır. Çanakkale’deki babadan kalma arsaların bölünüp, Özgü Namal’ın kendi payını almasına karşı çıkar. Bunu da, “Karayollarımız harıl harıl çalışıyor! Oradan yol geçecek, arsamız daha da değerlenecek” diye açıklar. Müteahhitleri zengin etme projesine, genelin bakış açısıdır bu. “Yol yapılıyor, harıl harıl çalışan bir kurum var!”

Cuma’ya, camiye gitme sahnesi de Türkiye gerçeklerini verir. Yanındaki adamlarıyla Cuma’ya gelen Emniyet Müdürü, Protokol üyeleri. Mutlaka, Cuma’da gördüm desinler diye, birbirleriyle, abartılı karşılaşma, sarılma, sohbetler. Bir dönem buna benzer olayları bir kurumda çalışırken yaşamıştım ben de. Kurumun abdesthanesine oturup, iki saat boyunca su açık vaziyette, abdest alıyormuş pozlarına giren memurlar, işçiler, müdürler ve kapıda bekleyip, kim cumaya gidiyor, kim gitmiyor diye kayıt tutan, cahil cühela, torpilli sistem çocukları… Cuma ya gitmek mi daha çok sevap yazar, o suyu iki saat boş yere akıtmamak mı? İtibardan tasarruf olmaz!

Tansu Biçer, kayınbiraderinin bulduğu iş ile taksicilik yapar. (Birçok kez gazeteciliği yazarlığı bir kenara bırakıp, sistem içinde para kazanmak adına üstelik kahvehanelerde, yemek firmalarında da çalışmış biriyim ben. Tansu Biçer’i o an çok iyi anlıyordum) Bir akşam, eski tanıdığı, keskin muhalif ve hatta kürtçü olduğunu öğrendiğimiz, eski tiyatrocu arkadaşının butik tiyatro salonuna denk gelir. Özgü Namal ile oraya giderler. Kürtçe oyun oynamış, salona gelen 50 kişi ayakta alkışlamıştır. Karı kocaya iş teklif ederler. (Birçok kez, anlaşamayacağımı bilmeme rağmen, farklı siyasi görüşlerdeki gazetelerde, televizyonlarda da çalışmışlığım var benim. Tansu Biçer’i en iyi o an yine ben anladım. Ayakta kalabilmenin dayanılmaz yıpratıcılığı!) Burada da sanat, sanatçı kimdir, idealler ve muhalif olmak zorunluluğu gibi çatışmalar devreye girer. Oyunculardan birisi Namal ve Biçer’e, “Size sarı zarfları vermeselerdi, buralara tenezzül etmezdiniz. Biz her türlü oyunu burada sergilemeye çalışırken, yargılanırken, bedel öderken, siz suya sabuna dokunmadan işinize bakıyordunuz” minvalinde konuşur.

Bana bu sahne, gazeteciler arasındaki polemikleri hatırlattı. Kim gazeteci, nasıl gazeteci, neden gazeteci, kim yandaş, kim cukkasına bakıyor, kim ne zaman hangi sistemde, nasıl bir gazeteci oldu gibi…

Çocukları devlet okuluna gider. Ergenliğin sorunlarını yaşar. Erkek arkadaş bulur. Anne onu özel okula göndermek ister. Babaanne elinden geleni yapıyordur. Taksicilik asgari ücretin altında maaş getiriyor, tek umutları sığındıkları kürtçü muhalif arkadaşlarının tiyatro salonudur.

Yeni oyun yazmaya koyulur Tansu Biçer. İsmi Sarı Zarflar olacaktır. Daha keskin bir sistem eleştirisi içermektedir. Ama sistem, onlara başka bir şey söylemektedir. Özgü Namal’a, yandaş kanaldan dizi teklifi gelir. O yandaş kanal ki, görevlerinden alınan bu akademisyen, yazar, şair ve sanatçıları çoktan terörist yapmıştır. Namal bunu kabul edince, aile arasındaki hesaplaşma yine başlar. Çünkü onları geçmişte hedef gösteren kanal; bir de Namal’dan, geçmişteki sosyal medya paylaşımlarını silymesini ister. Direniş kısa olur. Yeterince para kazanamayan Namal, ani bir kararla eski paylaşımlarını siler ve kanala gider. Söz uçar yazı kalır! Yazı da kalmaz, çünkü sistem kayıtlı yazıları sevmez! Bu arada mahkeme devam eder. Sosyal medyaya düşen görüntüler, basit bir savaşa hayır konusundaki, tiyatro felsefesini, terör eylemi, devlete başkaldırma, yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçuna, dönüşür. Ne kadar çok var bu suçlamalardan bedel ödeyen?!

Bir yanda hayatın gerçekleri, öteki yanda ideallerin ne kadarından vazgeçebilirsin sorusu?

Sonunu yazmak istemiyorum.

Filmden çıkınca Güler’in dediği aklıma geliyor:

“Sakın ha, filmi şimdi bağıra çağıra yorumlama! Evde konuşuruz!”

Dedim ya, sinema günü yapacağız. Gişedeki kız kardeşimize Çatlı filmini sorduk, “Reklam girdi, iki dakikaya başlayacak” deyince, hemen biletleri alıp, yerimizi bulup, koltuklara oturduk.

Sarı Zarflar ’da çoğunluğu biz yaşlarda veya 40’lı yaşlar civarında izleyici vardı. Bu salonda ise çoğunluğu gençler oluturuyordu, bu durum dikkatimi çekti.

Yönetmenliğini Deniz Eryüksek yapmış, senaristler Onur Tan ve Nevzat Erkul… Başrolde eski Galatasaraylı Milli Futbolcu Vedat İnceefe oynuyor.

Abdullah Çatlı ve ekibi (Oyuncular Erem Vurdem ve Nevzat Erkul ) Fransa’da sürgün yaşamaktadırlar. Filmin başında vatanı için sürgüne giden kahramanlar minvali yazı belirir. Annesinden, babasından, karısı ve iki kızından, yürek yakan diyaloglarla, 12 Eylül 1980 darbesi sırasında yurt dışına sahte kimlikle gitmiştir Abdullah Çatlı. “Annesi, burada kalırsan seni asarlar oğlum?” der…

Suçu nedir, neden asarlar, Türkiye’de ne yapmıştır soruları burada sorulmamış, cevapları da yoktur.

Gençler de bilmezler. Biz bazı anekdotları anlatalım.

Abdullah Çatlı dönemin Ülkü Ocakları Derneği ikinci başkanıdır. 8 Ekim 1978 tarihinde, Ankara Bahçelievler’de 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) öğrencinin öldürüldüğü katliamın planlayıcısı ve baş failidir. Abdullah Çatlı’nın talimatıyla Haluk Kırcı ve diğer ülkücüler tarafından gerçekleştirilen olayda, öğrenciler havluyla telle boğulmuş ve kurşuna dizilmişlerdir. Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmesi olayında da adı geçmiştir. Filmde de sıkça vurgulandığı gibi, eylemlerde ya arabası kullanılmış, ya da eylemi gerçekleştirenler infaz halinde iken o arabanın önünde beklemiştir. Filmde de ya arabası kullanılıyor, ya o planlıyor ve elemanları yaparken o yine arabada bekliyor!

Filmde bunlar yok. Derin Devletin bir kanadının talebiyle, kullanmasıyla, diplomatlarımızı öldüren ASALA Terör Örgütüne karşı, Çatlı ve ekibinin kahramanca! Mücadelesi verilmiş. Yakın tarihi bilmezsen, vatansever gençlerin ne acılar çektiği, ülke için ne bombalar, ne silahlar kullanıp, ne mücadelelerden falan geçtiğini sanabilirsiniz. Peki, 7 tipli öğrencinin, dönemin Adana Emniyet müdürünün bir hayatı, aileleri, hayalleri, idealleri yok muydu?

Mesela, sadece Türkiye derin devleti, kontrgerillası değil, İtalyan ve Latin Amerika Kontrgerillaları ile bağlantıları da bu filmde işlenmemiş. Uyuşturucu ticareti yapması, bu ticareti yaparken, sonradan adı PKK olacak olan terör örgütü ile ilişkileri de hiç irdelenmemiş. Papa suikastı davasına kadar, Abdullah Çatlı’nın masum, vatansever, ülkesi için (Tansu Çiller’in 1996’daki Susurluk Kazası sonrasında dediği gibi, bu ülke için kurşun atan da yiyen de şereflidir) sözü etrafında, tarihin çarpıtıldığı bir zoraki kahraman beyaz perdeye yansıtılmış. Fransa’da tutuklu iken, Mehmet Ali Ağca aleyhinde, olaya adı karışan Oral Çelik lehinde Roma’da mahkemeye çıkması da, Mehmet Ali Ağca’yı Bulgar ajanı olarak suçlaması da bu filmde yer almamış. Buna karşın, derin devletin telkiniyle, bu ifadeyi verip, Türkiye’yi aklayan, nasıl bir kahraman Türk çocuğu olduğu anlatılmaya çalışılmış.

Zaten film de, 16 Eylül 1982’de Roma’da bu mahkemeye çıkma sahnesiyle bitiyor. Sonra fragmanda, bu filmin ikincisinin de vizyona gireceği anlaşılıyor. Fransa’dan İsviçre Hapishanelerine sevki, oradan kaçışı, Türkiye’ye gelip, sahte kimlikle yurtdışına kaçarken yakalanıp, serbest bırakılması falan bu ikinci filmde olacak mı bilmiyorum.

Yine 1996 Temmuz ayında işlenen faili meçhul cinayetlerde parmağının olması, tarihi gerçekler açısından devam filminde yer alacak mı, onu da bilmiyorum. Çünkü Temmuz 1996’da öldürülen Kumarhaneler Kralı Ömer lütfu Topal ile Kıbrıs’a birlikte gittikleri belirlenmişti. Yine Susurluk kazasında birlikte öldükleri, İstanbul eski Emniyet Müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Gonca Us ile arasındaki bağlantı da tam net değil. Kazada Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ta yaralı kurtulmuştu. Ama üzerinde çıkan silah ruhsatını dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın imzaladığı ortaya çıkmıştı.

Filmi izleyecekler, Mehmet Eymür ve Hanifi Avcı’nın da ifadelerini okumalarını tavsiye ediyorum. Bunlar internette bulunuyor çünkü.

İkinci filmin, iki saliselik son fragman sahnesine gelince, Susurluk’ta kamyon ile çarpışan Abdullah Çatlı’nın da içinde olduğu araba takla atıyor. Kanlar içindeki Abdullah Çatlı, öldü sanılırken, aniden gözlerini açıyor… Yani ya Abdullah Çatlı ölmedi demek isteniyor, ya da Abdullah Çatlılar ölmez denmek isteniyor…

Topu topu, ASALA’ya karşı yapılan onlarca şanlı eylemlerimizin, beşinde yer almış, kullanılmış birisinin tüm geçmişinin günahlarından arındırılarak, günümüze devlet ve vatan kahramanı olarak beyaz perdeden sunulmak istenmesi, tarihi çarpıtma dizilerinin, sinema versiyonu olmaktan öte bir çaba değil.

Son not olarak, evine yakın bir yerde 26 Eylül 1990 tarihinde arabasının içinde öldürülen MİT eski Başkanı Hiram Abas ile ilişkileri de mesela, merak ettiğim konudur. (Bu konuda Soner Yalçın’ın Bay Pipo isimli kitabını tavsiye ederim)

Sinema salonundan çıktık, Zafer Plaza balkonunda birer sigara yaktık. Aynı salondan çıkan kızlı erkekli gençler de balkona geldiler. Güler’e baktım, ilk yorumumu yapacağım. Tam ağzımı açtım.

Sözümü kesti. Ve o konuştu yine:

“Sakın ha, filmi şimdi bağıra çağıra yorumlama! Evde konuşuruz!”

10 yılda, birlikte neler yaşadık bu kadınla diye düşündüm içimden. Kaç Sarı Zarf aldık bu hayattan, otoriteden, sistemden, sisteme uyan, sinsi çıkarcı menfaatçi, kalleş insanlardan…

Hakikaten önce hayaller ve idealler mi?

Önce ayakta kalmak ve sistemin parçası olabilmek mi?

Edebi istikrar mı? İstikrarsız edebi yaşam mı?

Sigaralar bitti. Plaza’dan çıktık. Gökyüzüne baktım. Filmde, umudu temsil eden, berrak bir gökyüzü vardı. Bizim gerçeğimizde ise, bulutlar ve yağmur! Şemsiye açtık. Yağmur şiddetini artırmıştı, koluma girdi Güler.

Kişisel tarihimin Sarı Zarfıyla yürüdük otobüs durağına…

Biliyor musun dedim Güler’e, “Sarı Zarflar, aslında bizi ve bizi ama çok anlatmış”…

“Oturup yazarsın şimdi sen bunu bir de!” dedi Güler…

İşte yazdım bile…

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.