CEMAL KIRGIZ YAZDI; “OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HER ŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI” (3)
KADINLAR KONUŞURSA…
Müziksiz olmuyor.
Funda Arar’ın, “Roman” isimli şarkısını çok severim. Sözleri etkileyici, tınıları ilham verici, 2003 yılından bu yana arada sırada bıkmadan dinlediğim çeyrek asırlık şarkılardan birisi… “Çok ağladım diye sevdiğim o filmi/ Yine yeni baştan izlemek gibisin/ Senle ilgisi yok, yok bilmelisin/Ben acıyı seviyorum sebebi bu…”
Hiçbir şey tesadüf değildir… Fonda Funda Arar, devam ediyor; “Çok sevildim/ Öyle sandım/ Çok da sevdim/ Belki yanıldım…”
Cumhuriyet Kadınları Derneği Osmangazi Şube Başkanı Sevim Erol, Büyükşehir Belediyesi ile birlikte organize ettikleri tiyatro oyununun davetiyesini bu sırada gönderiyor… “Kadınlar Konuşursa” isimli oyun. Kadim ve Tarihi Tayyare Kültür Merkezinde sahnelenecek. Bir yıl önce, Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosunun üç oyununu peş peşe seyretmiştik Güler ile… Yaklaşık bir yıldır tiyatroya gitmediğimizi fark ediyorum… İçim; sanat adına, edebiyat adına, entelektüel ruhumu besleyecek bir gösteri adına sevinçle doluyor…

Funda Arar’ın bilgisayardan yükselen nağmeleri adına sesi açıyorum; “Çok yanan en çok bilense/Acılara gülümseyen anılarım/ Arsız duygularım var/ Evet hayat hep en son sözü söyler ama/Benim de cümlelerim var…”
On Medya ekranlarında yayınlanan On’ da Son Nokta Programında o günkü konuğum Tüm Bel Sen Bursa Şube Başkanı ve KESK Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Pınar Koşal oluyor. Koşal, programa yakasına taktığı “Kadın Cinayetleri Politiktir” yazısı ile çıkıyor. Emekçilerin sorunlarını tüm detaylarıyla konuşuyoruz ama sonunda Kadına Yönelik Şiddet programın adeta lokomotifi oluyor. Bir yılda 300’e yakın kadın öldürülmüş. En kötüsü, 400’ün üzerinde kadının da faili meçhule gitmesi. Bir o kadar da kadın yaralı ve sakat kalmış…
Hiçbir şey tesadüf değildir.
Program sonrası Güler ile Heykel’de buluşuyoruz… “Kadınlar Konuşursa” etkileyici bir oyun… Birgül Yeşiloğlu Güler yazmış. Murat Demirbaş yönetmiş… Oyun, Direkler arası farkındalık ödülü almış bir başyapıt. Oyuncular, Eylem Yıldırım, Özge Baykal, Neslihan Baştuğ Koç ve Esra Çalışkan gerçek hayattan uyarlanan oyunda bizleri kahramanlarla yüz yüze getirmeyi başarıyorlar. Oyunun müzik düzenlemesini de Ozan Kara yapmış…
Kalabalıklar içinde yaşıyoruz ama hepimiz yalnız ölüyor ve en çok yalnız gömülüyoruz… Merkezinde kimsesizler mezarlığı var oyunun. Okutulmayan, çocuk yaşta evlendirilen, itilip kakılan bir Gassal Kader Gülmez… Kendi başına okuma yazma öğrenir, kendi başına direnerek iş bulur, yolunu arar durur ama mutlu olduğu yer Kimsesizler Mezarlığı olur. Hem Gassallık yapar, hem de acılı ölülerin ruhlarıyla konuşur…
Kadar Gülmez anlatır, biz izleriz…

Hayatı mutlu sonla bitmeyen ölülerin ilki 1950, 1960 ve 1970’lerin ünlü sinema aktristi Gönül Bayhan’dır. Baba sevgisinden mahrum, aile şefkatinden uzakta büyümüştür Gönül Bayhan. Oynadığı filmler, yaşadığı rengârenk hayat, içindeki baba sevgisine olan özlemi, aile şefkatini kurma çabasını kesmez. Başka erkeklerde arar bu sevgiyi, şefkati. Mutluluğu bulamaz. Down Sendromlu çocuğuyla birlikte yapayalnız ve parasız kalır. Oğlunu bakım evine vermek zorunda kalır. Kendisi de bir huzurevine girer. Oğlunun ölüm haberiyle de artık yaşasa da bir ölüden farksızdır. Bir dönemin ünlü aktristi Gönül Bayhan, Huzurevinde yapayalnız ölür.

Hayatı mutlu sonla bitmeyen ikinci kadın, pavyon ve batakhane âleminde Buse takma adıyla bilinen Çiğdem’dir. İlginçtir Çiğdem’in yaşamı Bursa’da geçmiştir. Çocuk gelinlerden birisidir Çiğdem. Çocuk yaşta kadın, anne, eş… Eşinden şiddet görür. Hem de her gün ve sürekli… Bir gün oğlunu da alıp, kaçar. Bir gecekonduya sığınır, ne iş bulursa yapar. Bir gün oğluna çok istediği çikolatayı almak için bakkala gider. Havada kar vardır. Daha kendisi de çocuk olan Çiğdem, çocukların kartopu sevincine katılır. Kartopu atar, karda yuvarlanır, kardan adam yapan çocukların arasına karışır. Çocukluğunu yaşayamamış Çiğdem’in kısacık süren mutluluk anıdır bu. Yoksa uzun mu sürmüştür? Çocuğu aklına gelir, koşar adım eve gider ama kapıda itfaiye, havada ateş, kül ve duman vardır. Gecekondu yanmış, kül içinde kalmıştır. Küçük oğlu, İtfaiyecilerin anlattığına göre, pencere demirlerine sıkı sıkı yapışmış halde yanarak ölmüştür. Çiğdem’in trajedisi asıl bundan sonra başlar. Kendisini asla affetmez! Parklarda, köprü altlarında yatar kalkar; tecavüze uğrar, sonunda kurtarıcı rolünde bir erkekle tanışır ama o da kendisini Pavyona satar. Çiğdem Buse’dir artık. Uyuşturucu ve alkol pençesine düşer. Oğlunun acısı, oğlunun ölümüyle ilgili duyduğu vicdani sızı ve ıstırap dayanılmaz hal alır. Sonra bir gün Bursa’da oturduğu evin 5. Katındaki balkonundan kendisini aşağıya atar.

Kader Gülmez anlatmaya devam ediyor. Yürüklerimizi dağlayan, üçüncü kadının hikâyesi bize aynı zamanda insan olduğumuzu hatırlatan, insan olmak zorunda olduğumuzu haykıran, günümüzün de özeti. Suriyeli Suat Salah Farah’ın hikâyesi bu. Savaş İnsanlık Suçudur. Kendi ülkelerinde okuyup, kendi işini yapıp, aile kurup, sosyal yaşamda da mutlu mesut bir hayatı sürerken, savaş her şeyi yıkıp geçiyor. Savaş başlayınca, Suat Salah Farah, bir gün evinde, her şeye rağmen umutlarını ve mücadele azmini sağlam tutarken, hem ütü yapıyor hem de ülkesindeki son gelişmeleri televizyondan izliyor. Bir adam ve 12 yaşındaki çocuğu, çatışmanın ortasında kalmış. Duvarın dibine sinmişler, adam çocuğunu gövdesine bastırmış, bir eli havada ateş etmemeleri için bağırıp yalvarırken, öteki eli, kolu ve gövdesiyle, korkmuş, ağlayan çocuğunu korumaya çalışıyor. Suat Salah Farah’ın yüreğinden bir şeyler kopuyor. Ekranda gördüğü, duvarın dibine sinmiş adam ve çocuğu önce uzak çekimde pek tanıyamıyor. Kameralar yaklaşınca acı gerçekle yüzleşiyor… Ve acımıyorlar. Duvar dibine sinmiş baba ve oğlunu orada öldürüyorlar. Baba kurşunu kafasından yiyor, korumaya çalıştığı oğlunun gövdesi delik deşik.
Hamiledir Suat Salah Falah, ülkesindeki karışıklık onu vatansız da bırakmıştır. Karnındaki çocuğu umut oluyor. Ama o umudu da savaşa kurban gidiyor. Türkiye üzerinden Avrupa’ya kaçmak için tekne ile Ege’nin serin sularına açıldıklarında, teknenin batması sonucu o da ölüyor.

Tek perdelik oyun. Ayakta alkışlıyoruz. Aslında alkışladığımız bu trajik ve dramatik yaşam öyküleri değil. Onların yaşamını, hayattayken olmasa da, öldükten sonra bizlere hatırlatan güçlü oyunculara, senariste, yönetmene oluyor bu çılgınca alkışlar. Güler’e bakıyorum gözleri yaşlı. Oğlunu yangında kaybettikten sonra, bir daha iflah olmayan Çiğdem’in hayatının kendisini çok etkilediğini söylüyor. “Üstelik bu olay Bursa’da yaşanmış” diyor Güler. Ben öfkeliyim. Duvar dibinde çocuğuyla birlikte sinen bir babaya, ateş eden o şerefsizlere öfkeliyim. Bütün savaşları destekleyen emperyalist, kapitalist adi düzene tepkiliyim.
Cumhuriyet Kadınları Derneği Osmangazi Şube Başkanı Sevim Erol’a, Gemlik Temsilcisi Hülya Kara’ya ve emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Kapıda, bu muhteşem ve etkileyici oyunun yönetmeni Murat Demirbaş ile sohbet ediyoruz. Büyük bir alçakgönüllülükle tebriklerimizi kabul ediyor. Benzer hayat öyküleri üzerinde de çalıştıklarını söylüyor. “Gerçek Yaşamı” Sanatla taçlandırmak onların ki. Sanatla gerçekleri yüzümüze çarpmak. Bir sigara içimlik sürede, Pınar Koşal ile verdiğimiz istatistiki gerçekleri düşünüyorum. Yılda 4 er öyküden, 400 oyun sahnelenir bu ülkede.
Peki, ne değişir?
Ya da değişir mi?
Umut varsa, yaşamak daha anlamlıdır. Sanat varsa, umutlarımız taze kalır diye geçiriyorum içimden.
Cumhuriyet kadınları Derneği Osmangazi Şube Başkanı Sevim Erol ile bir program daha kararlaştırıyoruz. Onların mücadelesinde üzerimize düşen ne varsa yapmak, boynumuzun borcu.
Funda Arar devam ediyor, bu kez beynimin içinde; “Yok ağladın diye değişir mi sonun/ kendi acılarını kendin çekmelisin/ Aşk bana delidir, ben ona sevdalı/ can bedenden çıkmadıkça durumum bu/… Acılara gülümseyen anılarım/ Arsız duygularım var/ Evet hayat hep son sözü söyler ama/ Benim de cümlelerim var…”
Hava soğuk. Biz eve dönüyoruz.
Düşünceli, ağlamaklı ve öfkeli…
MUHSİNE ARDA EDEBİYATI…
Bursa’nın en iyi yazarlarından Binay Kazan ağabeyim tanıştırdı bizi. Yenişehirli Gazeteci, Şair ve Yazar büyüğüm Sevgili Ali Bilgiç ağabeyim adına düzenlenen edebiyat gününde tanıştık. O güne kadar, ne bir şiirini okumuş ve duymuştum, ne de düzenli olarak tertiplediği Şiir Dinletisi programlarımdan haberim vardı. Binay Kazan ağabeyime ne kadar teşekkür etsem azdır.
Sonra birkaç Şiir Dinletisi programına daha katıldım. Bursa’nın derin edebiyatseverlerini, şairlerini, yazarlarını bu programlarda tanıma fırsatım oldu. On Medya ekranlarında yayınlanan On’ da Son Nokta Programında arada sırada edebiyat programları da düzenliyorum. Şaban Akbaba, Fehmi Enginalp, Ekrem Hayri Peker, Yusuf Ferhat, Güney Özkılınç, Erol Erkılınç, Şafak Baba Pala, Tuba Aktaş Deli, Filyet Burcu Çilingir gibi değerli şair ve yazarlarla programlar yaptım. Güzel edebiyat sohbetleri gerçekleştirdim.
Sonra bir gün yine Binay Kazan ağabeyimin önerisiyle, Muhsine Arda ile edebiyat söyleşisi gerçekleştirme onuruna eriştim. Evet, edebiyatı seviyorum, okumayı seviyorum, yazarları, şairleri, şiiri seviyorum ama eksiğim çok. Gemlik’te otururken, yazar ağabeyim Erol Erkılınç, bana yine ilk kez duyduğum Remzi Aydın kitaplarını getirmişti. Peş peşe beş kitabını birden okumuş, böylesi bir yazarı neden şimdi tanıdığım için kendime kızdığım bir yazı kaleme almıştım. Aslında popüler kültüre uyan bir okur değilimdir. Yazılı ve görsel basının yedirmeye çalıştığı yazarların çok azını benimsemiş bir edebiyatseverim. Muhsine Arda’da da Remzi Aydın etkisi ile karşı karşıya kaldığımı itiraf ediyorum. Yukarıda, bir önceki yazımda, “Kadınlar Konuşursa” isimli harikulade oyundan bahsettim. Oysa kadınları 30 yıldır konuşturan muhteşem bir edebiyatçımız zaten varmış.

“ Beşi Bir Yerde” isimli kitabında Anaları anlatıyor Muhsine Arda. Kendilerini çocuklarına adayan anaları. O çocuklar ki, ne mutlu sevilenlerine. Ya sevilmeyen çocuklar? Ya sevilmeyen çocukların, çocukları? Ya özel gereksinim isteyen, otistik veya başka özellikleri olan çocuklar. Farklı coğrafyalardan beş kadının hikâyelerini tek bir romanda buluşturmuş Muhsine Arda… Ayhan, Christa, Nuray, Dudu ve Sema… Okurken asla sıkılmıyorsunuz, su gibi yazıyor Sayın Muhsine Arda, bırakırsanız kendinizi su gibi tüm hücrelerinize ve beyninize sızıyor kelimeleri. Özenle yazıyor, ağdalı değil, edebi ve derin anlatım.
“Erkek Gibi Kadın”
Hem şiir, hem öykü, hem roman okumak isteyenler için bir başyapıt diyebilirim. “Yaşamım boyunca bırakmak istemediler beni; bana./ Sevenlerim; “Erkek gibi kadınsın” dediler/ Çekemeyenlerim; “ne idüğü belirsiz, biraz, ne bileyim, şey” diye nitelendirdiler./Ama ben, /ne erkek gibiyim, ne şey gibi/ Ben, düpedüz dişi bir insanım/ insanlığımın bilincinde-sevincinde/ kadınlığımın bilincinde-sevincinde/ yaşıyorum yaşamı, doğru bildiğimce” diyor Muhsine Arda…
“Bakire Sevinci” nde başka yaralı kadınlar, başka dişi insanlar, İntihar Gözyaşlarında başka kadınlar. “… Tiyatral bir görüntü. Dünyanın en güzel manzaralarından biri. Bayırda bir mezarlık. Mezarlıkta bir ağaç. Ağaçta bir dal. Dalda ben.”
“Dalda ben?”
Hayır.
Kocaman bir hata! Dalda “ben” yok.
“ Kendine Mahkûm Mırıldanmalar” şiir okuma hevesinizi yeniden kamçılıyor. “Dicem Tebüle” de denemeler. Muhsine Arda yaşamından kesitler. Defalarca okunası kelimeler, defalarca üzerinde düşüneceğiniz hayatlar, dizelerde dile gelmiş harikulade şiirler…
Hep bir kitabına ayrı ayrı yorum yazmak isterdim ama acelem vardı. Kadınlar konuşursa oyunu sonrası Muhsine Arda’sız olmazdı.
Başlığa Muhsine Arda edebiyatı dedim.
Yoksa da olmalı, Muhsine Arda edebiyatı…
ON MEDYA DA ÖNMÜZDEKİ HAFTA…
Yeni yıla zamlarla başladık. Vergiler can sıkıcı hale geldi. Bizi yönetenlerin yanlış politikalarını, emekçiler, emekliler çekiyor. Ve gazetelerde bir haber okudum, Bu yıl saniyede 466 bin lira vergi toplanacakmış.
Vergiler tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Araştırma yapılsa, en sevilmeyen bürokrat grubu muhtemelen vergiciler çıkar. Geçtiğimiz günlerde vergi dairesinde çalışan bir yetkili ile görüştüm. Halkın öfkesinden, ön yargısından sıkılmış durumdalar. Günah Keçisi ilan edilmiş haldeler. Oysa Vergi Dairesinde çalışanların halini hatırını soran yokmuş. Vergi Dairesi Müdürünün maaşı 73 bin 500 lira, müdür yardımcısının 70 bin lira, en kıdemli memurun 60 bin seviyesinde maaş aldığını söylediler. En acı gerçekte şu; KPSS den üst düzey puan almışlar, torpilliler ve üniversite mezunları bile artık vergi dairelerinde çalışmak istemiyormuş. Türkiye’nin günümüz ekonomik sorunları içinde sorumluluğu çok, hata payı en az olması gereken, en stresli ama vatandaşın en çok tepki gösterdiği vergi dairelerinin durumu bu…

Ben de araştırdım, Kariyer Büro Sendikası Bursa Şube Başkanı Adem Altıkaynak’a ulaştım. Program günü Kariyer Büro Sen Genel Başkanı Tolga Akgül’ün Bursa’da olacağını söyledi. 7 Ocak Çarşamba günü saat 16.00’da program için anlaştık.
Türkiye’de bütün kurum ve kuruluşlar dert içinde, Vergi Dairelerini de içine alan bu sorunları 7 Ocak Çarşamba günü masaya yatıracağız. Umarız sadra şifa oluruz…
Bu haftanın ikinci programını da biz gazetecilere ayırdık.
Anadolu Gazeteciler Birliği Genel Başkanı, Yeni Marmara Gazetesi ve On medya İmtiyaz Sahibi Orhan Efe’nin sıkça vurguladığı bir tespiti var, “Eskiden Medyanın gücü vardı, şimdi gücün Medyası var” diyor Orhan Efe…
İmzamı atarım bu tespite…
10 Ocak Cumartesi günü ‘Çalışan Gazeteciler” günü. Oysa çalışmayan gazeteciler daha çok! Çalışamayan, çalıştırılmayanlar da öyle. En çok da, toplumsal linçe uğratılmak istenen, itibarsızlaştırılan, mahkemeye verilen, cezaevine tıkılan, susturulan, susturulmak istenen gazeteciler çok. Ve maalesef Murat Ağırel gibi, çocuğuyla bile tehdit edilen gazeteciler var… Gazetecilere yönelik şiddeti, bazen de karşılıklı olarak yaşamış bir Gazeteciyim. Dayaklar, kurşunlanma, cezaevi süreci, mahkemeler. Binlerce kitap okuyup, yüzlerce öykü, roman yazabileceğin, binlerce haberi vatandaşa ulaştırabileceğin yerde, yüzlerce bela ile uğraşıp, enerjini tüketmek…

Bir de İktidarın alışkanlık haline getirdiği bir durum söz konusu… Toplumu ikna etme, etkileme konusunda bir argüman geliştiriyorlar ve o algı siyasetine herkesin uymasını istiyorlar. Uymayan gazeteciler kötü çocuk, uyanlar ise vatansever oluyor. Absürt bir durum söz konusu yani. O kadar absürt ki, artık yandaş gazeteciler bile iktidarı ekranlarda artık bizler değil, bakanlar, milletvekilleri, partililer savunsun falan diyebiliyor. Deniz bitti yani, dün dediği ile bugünkü yaptığı hiçbir zaman tutmayan iktidar, gazeteciliği de bu hale getirdi diyebiliriz. Yani konuşacak, dile getirecek, sohbete dökecek konumuz çok.
Türkiye’de gazeteciliğin geldiği bu durumu, İkinci Babıali denilen Bursa’da gazeteciliği, Bursa’nın yetiştirdiği iki büyük ve değerli gazeteci ile değerlendireceğiz. Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şube Başkanı Tayfun Çavuşoğlu ve Duayen Gazeteci Necati Kartal, 9 Ocak Cuma günü On Medya ekranlarında yayınlanan On’ da Son Nokta programında konuğum olacaklar.
Gazetecilik üzerine derin ve detaylı sohbet 9 Ocak Cuma günü saat 16.00’da. Bekliyoruz…
TÜRKİYE’Yİ SARSACAK SENARYO!
Türkiye Emekliler Derneği Bursa Uludağ Şube Başkanı Kenan Pars ile yaptığımız her programda ve sohbette dile getirdiği tek konu, en düşük emekli maaşının asgari ücret seviyesine çekilmesi oluyor. Aynı zamanda emeklilerin bağlanma oranlarının yeniden yüzde 75 ve yüzde 80’lere çıkartılmasını isteyen Kenan Pars, intibak ve refah payı uygulamasının da eklenmesini istiyor.
Emeklinin kuru soğana bile muhtaç olduğunu ifade eden Kenan Pars, şu denklemi de kurarak acı gerçeği ortaya serdi. Pars, “Ocak ayı başında Aralık ayı enflasyon farkı da açıklanacak. Açlık sınırı ile 28 bin liraya yükseltilen asgari ücret arasındaki fark daha da açılacak. En düşük emekli maaşı ile asgari ücret arasındaki fark da 10 bin lirayı aşarken, açlık sınırı ile arasındaki fark da 15 bin liralara dayanacak. Emekçi bu duruma nasıl dayansın, emekli nasıl hayatta kalsın. Kiraların durumu ortada, faturaların durumu ortada. Marketçiler şimdiden etiketleri değiştirmeye başladılar. Elektriğe Doğalgaza yine zam gelecek. Sayın Cumhurbaşkanımıza bir kez daha sesleniyoruz, insaf diyoruz. Hiç olmazsa en düşük emekli maaşı asgari ücret seviyesine yükseltilsin. Emekli gözden çıkarılmasın, emekli açlığa sefalete mahkûm edilmesin. Sabrımız kalmadı” diye konuştu.

Pazartesi günü emeklinin durumu belli olacak. Eğer yüzde 12 bilmem ne oranında zam verilirse en düşük emekli maaşı 19 bin lirayı biraz aşacak. Ama bir ihtimal daha var, o da emekliyi öldürmek ya da, emekliye can suyu hürmetine en düşük emekli maaşını da 28 bin 75 lira yapmak…
Varsayım, bir ihtimal, beklenti, özlem, hayal, umut, ümit, ekonomik gerçekler ve her şey…
En çok da erken seçim beklentisi.
Demem o ki, en düşük emekli maaşı 28 bin 75 liraya, yani asgari ücret seviyesine çıkartılırsa, Mayıs’ta erken ve baskın seçim bekleme ihtimalidir…
Böyle olursa, bakalım 17 milyona yakın emekliden kaçı yine Saraya oy verecek?!
Bu senaryonun kafaları karıştıracağı kesin.
NOT; Bu konuda Kenan Pars ve değerli meslektaşım Erdal Çatalkaya ile Çarşamba akşamı kısa süreli ayaküstü bir sohbet yaptık. Bu yazıyı da, bu yazıma ek olarak, Perşembe günü yazdım. Hayali bile güzel diye, 3 Ocak Cumartesi günü baktım, güzel duruyor, çıkarmadım.
AHMET HAMDİ TANPINAR ROMAN ÖDÜLÜ YARIŞMASI BAŞLADI
Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Müdürlüğü, 2024 yılını Nazım Hikmet yılı ilan etmişti. 2025 yılı da Ahmet Hamdi Tanpınar yılı oldu.
Ahmet Hamdi Tanpınar ile ilgili ne buluyorsam okuduğumu söyleyebilirim. Geniş ve detaylı bir Ahmet Hamdi Tanpınar analizi de yapmak isterim. Bu açıdan bakınca, Ahmet Hamdi Tanpınar etkinliklerine de dikkat kesiliyorum.
Büyükşehir Belediyesi, Ahmet Hamdi Tanpınar, roman yarışması başlattı. İlgilenen tüm yazarların dikkatini çekmek için, şartname ve duyuruyu ben de köşemde yayınlamak istedim.

- Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü, Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür ve
Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı tarafından Türk romanına katkı sunmak
amacıyla verilir.
- Ödül Türkçe roman türünde yazılmış kitaplara verilir.
- Ödül bir takvim yılı içinde (1 Ocak 2025- 31 Aralık 2025) yayımlanmış, Seçici
Kurulun seçtiği bir kitaba verilir.
- Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü bir plaket ve 50.000 TL olarak tespit
edilmiştir.
- Ödüle aday olacak kitaplarla ilgili başvurular yazarları ya da yayınevleri
tarafından 1 Ocak 2026’dan başlayarak 1 Mart 2026 akşamına kadar
yapılmalıdır.
- Ödüle başvuru yapanlar kısa özgeçmiş ve iletişim bilgileri (adres, telefon, e
posta adresi) içeren başvuru dilekçesiyle birlikte 9 kopya kitabı elden, posta ya
da kargoyla “Tayyare Kültür Merkezi, Orhanbey Mahallesi Atatürk Caddesi 1.
Uçak Sokak Numara 1 Osmangazi/ Bursa” adresine teslim edilmelidir.
- Ödül Ön Jürisi Abdullah Ezik, Yağmur Yıldırımay Bayrakçı ve Ahmet Necip; ödül
Seçici Kurulu Sibel Irzık, Hakan Akdoğan, Murat Cankara, Nuri Sağlam ve Seval
Şahin olmak üzere sekiz kişiden oluşur. Yazman olarak Bursa Büyükşehir
Belediyesi Kültür Şube Müdürlüğü’nden bir temsilci de kurulda yer alır.
Yazmanın oy hakkı yoktur. İstifa ya da vefatla boşalan üyeliklere Seçici Kurul
Önerisiyle Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı
Yeni üyeleri belirler.
- Seçici Kurul üyeleri, aday olan eserler ya da ön jürinin seçtiği eserler dışında,
Aynı takvim yılında yayımlanmış başka eserleri de ödüle aday gösterebilir. Aday
Olması uygun bulunan eserler, eser sahibinin onay yazısı alınarak yarışmaya
Dâhil edilir. Aday eserler kazansın ya da kazanmasın geri verilmez.
- Seçici Kurul her yıl nisan ayında toplanır. Seçici Kurul başkanının yönetiminde
Toplanan Seçici Kurul gizli oylamayla ödülü kazanan eserleri seçer. Oy eşitliği
Durumunda Seçici Kurul başkanının ikinci oyu belirleyici olur. Seçici Kurul
Toplantısına katılamayan üyeler, oylarını kapalı zarfta bir yazıyla önceden Seçici
Kurul yazmanına gönderirler. Bu oylar, oylamaların tekrarı sırasında değişmez.
Ödül paylaştırılabilir. Seçici Kurul ödül verilmemesi yolunda karar alabilir.
10.Ödülü kazanan yapıt sahibine aynı yıl içinde Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür
Ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nca düzenlenecek bir törenle ödülü ve plaketi
Verilir.
Katılımcılara şimdiden başarılar diliyorum…
HAFTAYA DA YENİDEN GÖRÜŞEBİLMEK DİLEĞİMLE, SAĞLIKLI VE MUTLU KALIN…