OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HER ŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI (7)

01.02.2026
29
A+
A-

BİR GÜNCEL SANAT MANİFESTOSU ÜZERİNE DÜŞÜNDÜKLERİM…

Tayyare Kültür Merkezindeki bir resim sergisinde, şimdi ismini hatırlayamadığım, oldukça yetenekli kadın bir sanatçı, doğayı, hayatı, doğa içindeki ilginç mekânları ve değişimleri izleyerek, sanırım pastel ve sulu boya tekniğiyle onlarca resim ortaya çıkarmıştı.

Büyük tablolarla izlenime sunduğu onlarca eseri arasında bir eser dikkatimi çekmişti. Yeşilin her tonunun olduğu bir doğa harikası mekânda, iki katlı, dere kenarında bir ahşap ev vardı. Gözümü alamıyordum. Dikkatimi en çok çeken, sanatçının resimdeki her bir ayrıntıyı, tüm detaylarıyla renklendirmesiyle birlikte, o iki katlı, insana huzur duyumsatan, ahşap evin gölgesinin dereye vurmasıydı. Mona Lisa Tablosu gibi, nereden bakarsan, oradan o kadar net görünen,  senin gözlerinden, ruhuna inip, bambaşka çağrışımlar hissettiren, gölge ile gerçeğinin ayırt edilmesi zor harikulade eserdi.

Sağa eğilip, öne eğilip, sola eğilip, eserin yanında, sanki çok anlıyormuşum gibi bakakalmam, sanatçının da dikkatini çekmiş olmalıydı. Sanatçı, kendi eserlerinin olduğu sanat galerisinde, tartışmaya katkı sunan biri olarak, sanatla uğraşan kişidir.

“Resimden anlıyorsunuz sanırım genç arkadaşım” dedi.

Sanatçı bir adaletsizliği tasvir edebilir. Bir sorunu dile getirebilir. Veya kamuoyunun bakışlarını, toplumu ilgilendiren fakat gözden kaçmış bir köşeye çekebilir. Sanatçıyı sanatçı yapan, birçok özelliği vardır. Ben ise sadece görsellikten haz duyan, renklerin kullanımı ötesinde bir şey bilmeyen, iyi ve kötü resim, iyi ve kötü sanat konusunda deneyimsiz, hatta cahil sayılabilecek birisiydim.

Abiye giysiler içinde, en az eserleri kadar dikkat çeken, kadın sanatçıya, sadece doğa tasviri üzerindeki, renk detayları hakkında bir şeyler eveleyip geveledim. İmdadıma, değerli meslektaşım Gürhan Adana yetişti. Az önce, basın ilan kurumundan birbirimizin kefili olarak kredi çekmiş, Sönmez İş merkezindeki kitapçılara, sahaflara uğramış, bir dolu kitabı yanımıza almıştık. Ben, Charles Bukowski’nin yanı sıra, Frederik Forsyth, Mario Simmel gibi yazarların kitaplarını toplamıştım. Gürhan Adana’da, Pierr e Loti’nin “İstanbul Anıları” ve Pierre Loti ile ilgili biyografik kitapları almıştı. Daha sonra, “Ruhunu Okurum”, “Yenişehir Notları” ve “Yağmur Meleği” gibi romanları çıkaracak olan Gürhan Adana, bu kitaplara lojistik sağlayacak, araştırma kitaplarını tercih etmişti.

Gürhan Adana, bu değerli kadın sanatçıya, resim teknikleri konusunda sorular sormuş, başka sergiler açıp açmadığıyla ilgili detaylara girmişti. Sonra, fotoğraf çekip, galeriden çıktık. Sanattan bir halt anlamıyordum. Bildiğim tek şey estetik bilincimin gelişmesiydi. Güzel olanı, çirkin ve kötüden ayırt edebiliyordum. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin 2022 yılında yıkılan Kültür Parktaki lokaline gidene kadar ve orada kafaları çektiğimiz saatler boyunca da, resim sergisini ve aldığımız kitapları konuştuk Gürhan Adana ile…

1990’lı yılların başıydı. Daha sonraki meslek yaşamımda onlarca sanatçı, edebiyatçı, şair tanıdım. Estetik zevkim daha da gelişti. Örneğin Devlet Sanatçısı Tankut Öktem ile defalarca radyo programı yaptım. Defalarca röportaja gittim. Kumla’daki atölyesini onlarca kez gezdim. Heykel sanatı ile ilgili yeteneğim olmasa da bu sanat dalı konusunda ne varsa öğrenmeye çalıştım. Başka fotoğraf sergilerini de kaçırmadım.

Neticede Edebiyatı karşılıksız, sanatı da çok sevdim…

Vid Simoniti’nin “Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar. Bir Güncel Sanat Manifestosu” isimli kitabını okuyorum. Müthiş bir sanat eleştirmeni ve yazarı olan Vid Simoniti, 20’li yaşlarının başında, bir arkadaşının da zorlamasıyla, Berlin’de terk edilmiş, yıkık bir eski bira fabrikasında açılan sergiye gider. Kan Kırmızı boyaya batırılan bir gelinlik, bu serginin ana konusudur. Ayrıca, serginin ana temasıyla çelişkili gözüken, içi doldurulmuş hayvanlarda sergide sahnelenmektedir. Bu hayvanlar, insan kıyafetleriyle giydirilmiş ve süslenmiştir.

Sanatın başka bir yaşamın, başka bir varoluşun mümkün olduğunu gösteren keskin bir farkındalık sunduğunu, sanat yoluyla geçici de olsa, bildiğimiz dünyanın baştan yaratıldığını anlatan yazar, bu dönüştürücü gücün, topluma bakmanın, alternatif yollarını da hayal etmeye yaradığını kaydediyor.

Kitap boyunca, “Sanat politik mi?” sorusunu arayan yazar Vid Simoniti, politik ve devrimci sanat örneklerini de detaylarıyla anlatıyor.

2006 yılında Neo Naziler tarafından öldürülen, Türk Kökenli Alman Halil Yozgat’ın cinayet soruşturmasının, dijital materyallerin de kullanıldığı bir sergi ile aydınlatıldığını anımsatan Yazar ve Eleştirmen Simoniti, Bilgisayar Animasyonu ile Halil Yozgat’ın öldürüldüğü yerde, cinayete şahit olan bir istihbaratçının varlığının ortaya çıktığını anımsatıyor.

Ortaçağdan günümüze, sanat eserlerini inceleyen, güncel sanatla ilgili tartışmaları, her önemli ve büyük eserin, kendi dönemlerinin de ünlü eserleri olduğunu hatırlatan Yazar Simoniti, Göçmen Krizleri, Depremler, Etnik Katliamlar, Sömürgecilik, kapitalizm karşıtlığı ve savaşlarla ilgili toplumu sarsan eserlere de göz atmamızı sağlıyor.

Afrika’da, Güney Amerika’da, Rusya’da sanatçı olmanın ne anlama geldiğini de güzel sanatsal ve edebi metinlerle bizlere sunan Vid Simoniti, her sanatın ve sanatçının bağımsız olup olamayacağıyla ilgili soru işaretlerine de Putin örneği vererek, Rusya’da yaşayan bir sanatçının sanat yoluyla protesto eylemine kalkışamayacağı gerçeğini yüzümüze vuruyor.

Mayıs 2011’de New York Wall Street’te, kapitalist sisteme, şirketlerin kâr hırslarına yönelik, meşhur boğa heykeli üzerine kondurulan, sisler içindeki balerin ve arkasındaki kitleler heykelinin, sanatçıların çabasıyla, kitlesel eyleme dönüştüğümü vurgulayan Vid Simoniti, bana bizim Gezi Direnişini de hatırlatmadı değil.

Sisler içindeki Balerin heykeli, biz de göz yaşartıcı gaza maruz kalan kırmızılı Kız’ı hatırlatmıyor mu? Gezi Direnişinin sembollerinden birisi olmuştu. Bir de Woody Allen’den birebir kopya, Şener Şen filmi var. Kırmızılı Kadın… Biri 7. Sanat Sinema ikonu, öteki, sanatın politik olduğuna yönelik başka anlamlar…

Kadın Cinayetleri politiktir.

Bu bizim sloganımızdı. Ancak ABD’de Trump Karşıtı, kadın hareketinde de sanatçıların, yaratıcı ve aktif biçimde rol almaları da anlatılıyor. Toplumla ilişkili sanat, şiirsel estetik sanat, dijital sanat, Gösteri ve Gözetleme, İroni ve Kuralları Çiğneme, Aykırılık, Karmaşıklık ve düşüncenin yıkıntıları, tükenme riski karşısında yaratıcılık, iklim adaletinin temsili, vahşi kapitalizm karşıtlığı, savaş karşıtlığına yönelik sanatsal faaliyetler, sanatsal özerklik, sonuçlara varmayan düşünceler, faydacılık, sanat nedir, ne değildir bölümleri de kitabı bir çırpıda okutan, önemli bölümler…

Bursa Büyükşehir Belediyesi, iki yıldır uluslararası fotoğraf festivali düzenliyor. İki yıl önceki sergi açılışında, Rusya Ukrayna Savaşı temsil edilmişti. Yıkık dökük bombalanmış evler, yırtık, parçalanmış, yanmış bayraklar, tren garlarında birbirini ezerek kaçmaya çalışan insanlar, parçalanmış cesetler, gözünden bir damla yaş akan, üstü başı yırtık, korkmuş, ürkek, aç bir çocuk fotoğrafı…

Hayır, Sanat Politik değildir diyen çıkabilir mi?

Koza Tasarım Sanatçısı Belgin Ersavaş’ın, Yeşilçam Ünlülerinin fotoğraflarına işlediği koza tasarım çalışmaları da, hem politik, hem de sanat akımı değil mi? Bir dönemin kültür akımının ikonlarını, koza tasarım işlemelerle günümüze aktarmak, görsel ve güncel sanat akımı değil mi?

Hem yurt dışında, hem yurt içinde ve Bursa’da da onlarca kez karma resim sergileri açan Mükerrem Turhan’ın eserleri de hem estetik, hem görsel, hem de politik sayılmaz mı?

Hind Rajab’ın Sesi filmine, kim sadece macera, gerilim, filmi, eğlencelik sinema yapıtı diyebilir ki?

Müzeleri Havaya Uçurmaya, Atatürk Heykellerine saldırmaya gerek yok. Heykellere, resim sanatına, “Böyle Sanatın içine tükürürüm” demek yok. Anlamak gerek… Hepsi bu…

Neticede, sanat politiktir…

Okumak politiktir. Yazmak da öyle.

Ben edebiyatı karşılıksız sevdim, sanatı da öyle…

Vid Simoniti’nin “Dünyayı Baştan yaratan Sanatçılar. Bir Güncel Sanat Manifestosu” kitabını, sanat aşığı herkese öneriyorum…

 

ABDİ İPEKÇİ, CAN ERTAN, TÜRKAN GENÇ, CEVAT TÜRE, ORHAN EFE, GAZETECİLİK VE DİĞER ŞEYLER…

“Önce İnsanız, Sonra Gazeteci…

Emin Çölaşan üstadın bu kitabını okuduğumda, meslekte yeni sayılırdım. “Turgut Nereden Koşuyor” kitabının ardından satın almış, bir çırpıda bitirmiştim.

Ama kişisel tarihimde, en çok okuduğum kitap, Abdi İpekçi’nin yaşamının anlatıldığı “Gazeteci” kitabı oldu. 1988 yılı Eylül ayında İstanbul Beşiktaş’ta Entel Pazarında bir seyyar kitap satıcısından almıştım bu kitabı. Tufan Türenç ve Erhan Akyıldız’ın kaleme aldığı, bu muhteşem biyografik eseri 6 kez okuduğumu itiraf ediyorum. Kitap uzun süre, Olay Gazetesi Gemlik Temsilciliği bürosunda da masa üstünde kaldı…

1 Şubat tarihi, Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü tarihtir. 1 Şubat 1979’da, henüz çocuk aklımla, gazeteci olmayı hayal ettiğim dönemde, şimdilerde yeni yetme gazetecilerin, sözde röportaj için sıraya girdiği Mehmet Ali Ağaca isimli tetikçi tarafından suikasta kurban gitti Abdi İpekçi.

Türk basınında, spor sayfalarına konulan fotoğraflara, top detayını ekleten, gazetecilere yanlarında jeton bulundurmasını tembih eden, çağdaş yeni yazı teknikleriyle Milliyet Gazetesini en çok okunan, saygın bir gazete haline getiren, çalışkan, dürüst, cesur bir gazeteciydi Abdi İpekçi…

Abdi İpekçi 31 Ocak 1979 tarihinde Ankara‘ya gitti. 1 Şubat günü saat 10.00’da Başbakan Bülent Ecevit ile görüştü. Aynı gün saat 16.40’ta İstanbul‘a dönüş uçağına bindi. Aynı uçakta iş adamı Sakıp Sabancı ile yan yana oturdu. İkili, uçak İstanbul’a inene kadar sohbet edip ülke gündemini konuştu. İpekçi, Yeşilköy Havalimanı‘nda Ana Muhalefet Lideri Süleyman Demirel’i aradı. İpekçi’nin Ecevit’e yakınlığını eleştiren Demirel, İpekçi’ye, “Bülent Ecevit’e gösterdiğin yakınlığın onda birini bana gösterseydin Türkiye’nin taşı toprağı altın olurdu.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu durum, Ecevit ile Demirel’i bir araya getirmeye çalışan İpekçi’yi siyasi krizin son bulması açısından ümitsizliğe soktu.

Havaalanından çıkan Abdi İpekçi, Cağaloğlu‘nda bulunan Milliyet gazetesi binasına gitti. O sırada Ruhullah Humeyni Paris‘ten İran‘a dönmüş ve devrim hareketlerini başlatmıştı. İran kargaşa içerisindeydi. İpekçi, gazetenin yazarlarından Sami Kohen‘i çağırıp İran gündemi ile ilgili görüş alışverişinde bulundu. Kohen, “İran’da Beklenenler” adlı yazısının son hâlini tamamlayıp İpekçi’ye gösterdi ve aldığı onayın ardından yazısını baskıya gönderdi.

Aynı günün akşamı Abdi İpekçi, gazetenin sahibi Ercüment Karacan ile akşam yemeğinde buluşup hem Sakıp Sabancı görüşmesini hem de Ankara izlenimlerini anlatacaktı. İşten çıkmadan kısa bir süre önce İpekçi, gazetenin Yazı İşleri Müdürü Hasan Pulur ile görüştü, “O mavi dosya ne oldu?” şeklinde bir soru iletti. Mavi dosya bir kaçakçılık dosyasıydı ve gündemi meşgul eden konular arasındaydı. Pulur’dan çalışmaların devam ettiği bilgisini aldıktan sonra eşini arayıp hazır olup olmadığını sordu. Hazır olduğunun cevabını aldıktan sonra eşyalarını hazırlayıp ofisini terk etti.

Saat 19.30 sularında gazete binasından çıkan Abdi İpekçi, arabasına bindi. Teşvikiye semtinde bulunan evinden eşi Sibel İpekçi’yi alıp gazetenin sahibi Ercüment Karacan’ın Arnavutköy‘deki evinde akşam yemeği yiyeceklerdi. İpekçi, 34 SL 001 plakalı açık mavi BMW marka aracıyla önce KaraköyKabataş yönünden Dolmabahçe‘ye ulaştı. Buradan Taksim‘e, oradan da Nişantaşı‘nda bulunan Emlak Caddesi‘ne (şimdiki adı Abdi İpekçi Caddesi) geldi. Hafif bir yağmur yağıyordu. Trafik az da olsa sıkışık durumdaydı. İpekçi’nin evi Teşvikiye Karakolu’nun bulunduğu Bostan Sokağı’ndaydı. İpekçi, Emlak Caddesi’nin karakol dönüşünden içeri sapıp evine ulaşacaktı.

Evine yaklaşık yetmiş metre kala trafik durma noktasına gelmişti. Saat 20.15 civarıydı. Abdi İpekçi’nin arabasına ön taraftan yaklaşan saldırgan önce otomobilinin camında delik açtı, ardından otomatik silahla açılan delikten İpekçi’ye beş el ateş etti. İlk iki kurşun İpekçi’nin sağ koluna isabet etti. İpekçi sol eliyle silahın namlusuna hamle yapmak istedi ancak başaramadan saldırgan üçüncü kez ateş etti. Üçüncü kurşun İpekçi’nin cebindeki kalemi parçalayıp kalbine saplandı. Bu öldürücü darbenin ardından saldırgan iki el daha ateş edip kendisini bekleyen arabaya doğru kaçmaya başladı. Kontrolden çıkan İpekçi’nin aracı ise kaymaya başladı ve cadde dönüşünde bulunan aydınlatma direğine çarparak durdu. Otomatik silah seslerini o sırada İpekçi’nin evinde bekleyen eşi Sibel İpekçi ve gazeteci Leyla Umar da duydu. Eşi İpekçi, “Abdi’yi vurdular!” şeklinde bir ifade kullanarak kendini panikle dışarı attı. İkili birlikte olay yerine geldiklerinde kalabalık bir topluluk arabanın etrafını kuşatmıştı, polis ise incelemelerde bulunuyordu. Polis, ilk yapılan kontrollerde İpekçi’nin henüz hayatını kaybetmediğini belirleyip İpekçi’yi Şişli Etfal Hastanesi‘ne kaldırdı. Ancak İpekçi burada yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.[1]

Nur içinde yatsın…

2 Şubat tarihi de Bursa basın camiası için kara bir gün sayılır. Tanıdığım en güzel insanlardan birisiydi Can Ertan ağabey. Edebiyat ve sanat aşığı, entelektüel bir gazeteciydi. Yeni Marmara Gazetesinde yazdığı yazılarını kaçırmamaya çalışıyordum. Aynı zamanda On Medya ekranlarında yaptığı programları da büyük ölçüde izler, sosyal medya hesabımdan da paylaşırdım. Naif, beyefendi, okumayı, yazmayı, konuşmayı seven, çalışkan bir gazeteciydi.

2 Şubat 2022’de hasta olarak gittiği sağlık ocağında, başı dönüp gözü kararınca yere düşmüş, beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılmıştı. O dönem Gemlik’te oturuyordum. Ağustos 2022’de Bursa’ya taşındım…

Anadolu Gazeteciler Birliği Genel Başkanı ve Yeni Marmara Gazetesi ile On Medya’nın İmtiyaz Sahibi Orhan Efe ile tanışıklığımız da mesleğe yeni başladığım yıllara uzanır. Samimiyetimiz ise Gürhan Adana sayesinde, 1992 tarihine denk gelir. Gazeteci Ercan Akyıldız ağabeyin kurduğu İstanbul Güvenlik ve Adliye Muhabirleri Derneğinin Bursa Şubesine üye olmuştuk. 28 Aralık 1992’de dönemin İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen’in verdiği davete katıldık. Boğaz kıyısında, güzel bir restoranda gerçekleşti yemek. Bursalı gazeteciler bir otobüse doluşup gittik.

Ben, Gürhan Adana ve Orhan Efe, aynı masada oturduk. Heyecanlı, coşkulu, tutkulu, idealist üç genç gazeteci. Gürhan Adana’dan sonra Yenişehir’de bir başka kafa dengi arkadaşımı bulmuştum. Gazetecilik, yazarlık idealleri, Gemlik ve Yenişehir ütopyaları, mesleki espriler, fıkralar, o gecenin unutulmazları arasına yerleşti.

Gemlik’in Cemal Kırgız’ı, Yenişehir’de de vardı. O isim Orhan Efe’ydi.

Dostluğumuz, ağabey, kardeşliğimiz zaman zaman ara verse de hiç bitmedi. Yeni Marmara Gazetesi ve On Medya’yı satın aldığından bu yana da, sosyal medya hesabıma ertesi günün gazetesini göndermeyi, yaptığı canlı yayınları iletmeyi de hiç kesmedi.

Bursa’ya taşındıktan sonra, iş için başvurduğum ilk ve son isim de Orhan Efe oldu. Oğlu Mustafa Efe gazeteyi yönetiyordu. Gittim, görüştük ve ertesi gün çalışmaya başladım.

Yeni Marmara Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sevgili ağabeyim Cevat Türe’ydi. 1988’de mesleğe yeni başladığı aylar ve yıllarda, Doğru Hâkimiyet Gazetesinin Heykel’deki ana binasına Gemlik’ten fotoğraf ve haber taşırken tanıdım kendisini. İsmail Kemankaş, Levent Gencelli, Muharrem Karabulut, Ali Aydoğdu, Ercan Akyıldız ve daha birçok isimle de o tarihlerde tanıştım. Bilgisayar yoktu. Daktilo dönemiydi. Doğru Hâkimiyet Gazetesinde, yan yana birleştirilmiş masalarda, daktilolardan sarkıtılmış, üçüncü hamur kâğıtlara yazılan haberler… Daktilo sesleri yankılanıyor, çaylar içiliyor, sohbetler ediliyor ve siyaset ile gazetecilik konuşuluyordu. Spor haberlerini teslim ederken, yazımı düzeltirken tanıdım Cevat Türe ağabeyi…

Mustafa Efe… Değerli kardeşim. 15 ay çalıştım Yeni Marmara Gazetesinde ve On Medya’da. Sonra, ekonomik kriz ya da ne bileyim, bazen olmaz, programlar açısından da olabilir, anlaşamayınca ayrıldım oradan. Ayrıldıktan bir iki ay sonra ekonomik sıkıntıya düştüm, para istedim. İkiletmedi bile… O da benden, şimdilerde As TV’de başarılı çalışmalar yapan değerli kardeşim Batuhan Ersek ‘in yaptığı programları habere dökmemi rica etti. Seçim dönemiydi, Batuhan Ersek güzel programlar yapıyordu. Ben de onları izleyip, habere döküyordum.

Önce İnsanız sonra Gazeteci…

Samimiyet, dostluk böyle bir şeydi.

Bir de vefa denilen başka bir insani duygu var. Can Ertan ağabeyi okuyup, onun programlarını izliyordum. Şimdi, onun oturduğu stüdyoda ben ekran karşısına geçmiştim. Birçok programlarda, Can Ertan gibi bir değerin ardından, onun bıraktığı yerden devam edebiliyor olmanın, onurunu ve gururunu yaşadığımı söyledim. Kaldı ki, yeni Marmara Gazetesi Bursa’nın onuru, gururu bir gazeteydi. Türkiye’nin bu ortamında gazete çıkarmak, ekranları RTÜK Lisanslı kullanmak önemli bir meseleydi. Ve Olay Gazetesinden tanıdığım değerli arkadaşım Türkan Genç’te uzun yıllar bu gazetede yazmıştı. Kansere kurban verdiğimiz Türkan Genç kardeşimi de burada saygıyla anıyorum. Yine bu gazetede, çok sevdiğim Mehmet Ali Yılmaz gibi bir ağabeyim de kalem oynatmış, haber yapmış, ekranlara çıkmıştı.

Cevat Türe ağabeyim gibi, Cengiz Kızılkaya, Ruhi Berber gibi ağabeylerim de burada çalışıyordu. Sonra Orhan Efe yeniden aradı. 25 Kasım 2024’te, on ay ara verdikten sonra yine başladım Yeni Marmara Gazetesi ve On Medya’ya…

29 ayda güzel programlar yaptım. Çalıştığım hiçbir kurum ve kuruluşta olduğu gibi, buraya da asla ihanet etmedim. Geçmişe dayalı, sağlam dostluğu bozacak her hangi bir eyleme, söze, dedikoduya girmedim…

2024 Aralık ayı, Erdal Çatalkaya diye bir arkadaşı tanıdım. Eşi de Filiz Çatalkaya’mış. Gerçi Filiz Çatalkaya, nedense Kahraman soyadını kullanıyordu ama konumuz bu değil. Bu mutluluklarının daim olmasını dilediğim çift, öyle böyle değil, benim programlarımı, duruşumu, gazeteciliğimi, geçmişimi, soru tarzımı, bilgi ve birikimimi nasıl övgülere boğuyor inanamazsınız. Sonra Türkiye Emekliler Derneği Uludağ Şube Başkanı Sayın Kenan Pars sayesinde, ailelerimiz de tanıştı bu Çatalkaya çifti ile. Haddinden fazla abartılı, samimiyetsiz, çıkarcılık sezdiren övgüler, eşimin de yanında gelince, “Bu işte bir kıllık var ama ne?” diye söyleniyordum. Eşim de, “Paranoya yapma, belki seni gerçekten sevip, sayıyorlardır” falan diyordu.

24 Aralık 2025 gecesi hep birlikte, yedik, içtik, eğlendik. 27 Aralık akşama bir baktım, karı koca Yeni Marmara Gazetesinde Orhan Efe’nin yanındalar. Üç gün öncesinde hiçbir şey söylememişlerdi. O gün Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Suat Kılıç, Orhan Efe’nin Türkiye gündemi programı için stüdyoya gelecekti. Coşkulu, tutkulu, heyecanlı bir adam Orhan Efe, direk başlattı bu kızımızı işe.

Hayırlı uğurlu olsun dedim. Dedim de, Önce İnsanız Sonra Gazeteci kitabını geçtim, Emin Çölaşan’ın ismini bile duyduğundan şüpheli olduğum bu kızımızın niyeti farklıymış. İlk icraatı, benim on gün öncesinden belirlediğim konuklara salça olmak oldu. Sonraki icraatı da, benim defalarca konuk aldığım isimleri, benim daha önce anlaştığım isimleri programa almak oldu.

Saygısızlığa asla gelemem. Vefa duygusunu suiistimal edeni affedemem. Program yaptığım koltuğun bir anlamı vardı. Orası Can Ertan’ın program yaptığı, derin anlamları olan bir koltuktu. Doldurabilmek, onun ismini yaşatabilmek, onun gazeteciliğini devam ettirebilmek her şeyden önemliydi.  Direk istifa ettim. Alt yapın sağlamsa, okuyorsan, araştırıyorsan, bu meslekte bedel ödemişsen, hain değilsen, başarılı işler yaptıysan ego ve hırs iyidir. Bunlar yoksa Sit Com karakterinden öteye gitmezsin. Öyle, konuğunun karşısında, dirseklerini masaya koyup, çeneni avuçlarının içine alıp, büyümüşte küçülmüş çocuksu pozlarla, kafa sallayarak program yaptığını sanınca,  ne gazeteci olunur, ne de program yapımcısı.

Cevat Türe ağabeyim aradı, “Ben kurtuldum ağabey dedim, ama sen dikkat et. Sıradaki hedef sensin. Tek dertleri kocasını da oraya aldırıp, birilerinin yerine konmak bunların. Yoksa gazetecilik, program, kurumun itibarı falan değil” dedim…

Ne yazık ki, haklı çıktım. 38 yıllık meslek hayatımın kazancı bu olsa gerek, bedel ödeye ödeye, insan sarrafı olmak…

54 yıllık gazeteci Cevat Türe’yi 20 günde bıktırdılar. 15 yıldır yaptığı Bursa’nın en istikrarlı programı olan, spor programına karıştılar. Cevat Ağabey dik adam, bu yaşta çoluk çocuk ile gazetecilik oynayacak birisi değil. Gazeteci, gazetecilik oynamaz, gazetecilik yapar. Bunu iyi bilir. O istifa etti, sonrasında da Filiz Kahraman denilen sözde gazeteci.

Aşağılık kompleksini kaldırmaz gazetecilik. Benim, 29 ayda yaptığım üç yüzün üzerindeki programı You Tube’den sildirmekle de olmaz gazetecilik. Beni değil, kurumun hafızasını sildirmek anlamına gelebileceğini bilmek demektir gazetecilik. Bu meslek, Abdi İpekçi’lerin, Uğur Mumcu’ların mesleğidir. Emin Çölaşan’ların, Can Ertan’ların, Türkan Genç’lerin mesleğidir.

Bir de sosyal medyadan saldırmışlar herkese. Yaşlı insanların sağlık sorunlarıyla dalga geçip, tecrübeli insanlar yüzünden iş bulamadıklarını falan yazmışlar. Ağlayıp durmuşlar yani. Yani, 50 yaş üstü bütün gazetecilere, yazarlara, muhabirlere ayar veriyorlar. Çekin gidin diye. Tamam, çekip gidelim de, sizin neler yapamadığınızı, kalitesizliğinizi, hainliğinizi de gördük. Bir şey başaramadınız ki? Ne yani, bizim yaşımıza geldiğinizde, çoluğunuza çocuğunuza Cemal Kırgız’ı harcadım, Cevat Türe’yi harcadım diyerek mi başarılarınızı anlatacaktınız.

O yüzden biz bir yere gitmiyoruz, gazeteciliğe, programlara, yazarlığa devam edeceğiz. Bence siz sektör değiştirin, bu meslek sizin gibi hainlerden temizlensin.

Son Söz Bursa’nın tüm medya kuruluşlarına, bu çift gibileri meslekte barındırmayın, yanınıza bile sokmayın, birlikte yola çıktıklarınızı, bunlar gibilere değişip; kurumlarınızı yıpratmayın.

Orhan Efe yine yoluna gider. Yeni Marmara Gazetesi yine çıkar. On Medya’da da program yapan yetenekler yine olur. Önemli olan, çürük yumurtalardan kurtulmak.

Geçmiş olsun Yeni Marmara Gazetesi ve On Medya ailesine…

Özet, “Ben size gazeteci olamazsınız demedim, insan olamazsınız dedim”…

NOT: Yeni Marmara Gazetesi ve On Medya Genel yayın Yönetmenliğine değerli kardeşim Âdem Ak getirilmiş. Başarılı olacağına, orayı çekip, çevirip, toparlayacağına eminim. Yeni Emin Çölaşan’ın kitabı gibi, “Biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz”

Haftaya da görüşmek ümidiyle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.