OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HER ŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI (6)

25.01.2026
27
A+
A-

EDEBİYAT, PSİKANALİZ VE BAŞKA MESELELER ÜZERİNE BİR YAZI…

Her gün gittiğim Set başındaki tekel bayiinden sigara alıyorum. Bayide çalışan genç kardeşim soruyor; “Nasılsın ağabey?”… Sözü uzatmadan yanıt veriyorum. “Türkiye gibiyim bugünlerde!”

“Öyleyse durumun çok kötü ağabey, Allah yardımcın olsun” diyor.

“Beni bu havalar mahvetti” diyorum Orhan Veli Kanık’tan aşırma dizelerle…

Balkonda çay içip, sigaramı tüttürürken, bir yandan da beslediğim sokak kedilerini izliyorum. Yine çöp konteynerinin yanında birikmişler. Muhtemelen beni bekliyorlar. Üç yıldan fazla oldu, önce sarı siyahlı, benekli bir kedi ile başladı her şey. O bizi seçti. Eve gidip gelirken, ayaklarımıza sürtündü. Kendisini bize sevdirdi. Yumuşacık tüylerini, kafasını, gıdığını okşattı. Türlü oyunlar yaparak, bize kendini hayran bıraktı.  Onu beslemeye başladık. Kuru mama, salam, sosis derken, iş tavuk ciğeri, çorbalık tavuk, normal tavuk, balık ve benzeri gıda ürünlerine kadar yürüdü gitti. Sonra onun yavruları oldu defalarca. Başka kediler derken, yaklaşık on beş kadar sokak kedisinin hamisi durumuna geldim.

Mahallede ‘Kedilerin Efendisi’ unvanını böylece elde ettim. Bir de kafası siyah, geri kalanı pamuk beyaz başka bir anne kedi daha var. O da, sokak arasında doğum yaptı. Altı kedisi vardı, nasıl olduysa ikiye düştü. İki tane kendine benzeyen beyaz kedi yavrusu. Günde üç kez mutfak camının altına gelip bekliyorlar. Güler’de onları miyavlatmıyor bile. “Evde onların seveceği ne varsa, üşenmeden pişirip ya önlerine atıyor, ya da mama taslarıyla önlerine koyuyor”

İlginç olanı şu, mahallede on beş kadar kedi besliyoruz ve hepsi de dişi Kedi. Ve çoğu yine hamile… “Çok kazanmam gerekiyor, çok!”… Kazanmak da yetmez, zengin olmak şart!… Bu kadar toruna Kedi ’den de olsa bakmak kolay değil.

Güler, tavuk ciğerlerini pişirirken, naylon brandalı, elle çektiği arabasıyla bir genç geliyor çöpün önüne. Daha önce tanıştım bu gençle. Suriyeli. Pet şişe, naylon, gazete, şişe ve işe yarayacak ne varsa, çöp içinden ayıklıyor. Dikkatimi çeken, ağzı bağlı naylon torbaya konulmuş, çöpleri de bir bir açan bu genç, torbaları karıştırdıktan sonra, yeniden ağızlarını bağlayarak çöpe atıyor. Çöpten bu kez fazla bir şey çıkmıyor. Genç, kendisini merakla izleyen kedilere bir şeyler söyleyip, yokuştan aşağıya, diğer çöp konteynerlerine doğru ilerliyor.

Çöpün kenarına lüks bir otomobil yanaşıyor. Kediler kaçışıyor. Lüks otomobil, şoförü park ettikten sonra ailesiyle birlikte arabasından inip, ellerindeki poşetlerle evlerine gidiyor. Anne, baba, iki ufak çocuk. Çekirdek aile. Çocuk, elinde yediği çikolatalı gofretin kâğıdını yere atıyor. Hafif bir rüzgâr esip, çikolata bulamaçlı kâğıdı iki üç metre ileriye savuruyor…

Sokaklar böyle kirleniyor.

Türkler, inşaat çalışılmalarını, hafriyat çalışmalarını izlemek ile meşhur bir millettir. Buna bir de benim gibi, çöp tenekesi ve etrafında olan biteni gözlemleyenleri eklemek gerekir. Bir çöp konteyneri, bir kasaba gibi çok şey anlatır size. İkinci sigaramı yakıp, üçüncü fincan çayımı içerken, Yıldırım Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğüne ait çöp kamyonu geliyor ve konteyneri boşaltıyor. Kediler çöp arabasının ve konteynerin kasaya yüklenmesi sırasında ortaya çıkan sesin şiddetinden kaçışıyor. Çöp kamyonu gidiyor. Mahalleden bir ablamız, elinde iki çöp torbası ile yaklaşıyor az önce boşaltılmış çöp konteynerine. İki torbayı, konteynerin içine değil, yanına fırlatıp atıyor. İlginç milletiz vesselam. Bir teyzemiz de, elinde mavi poşet ile gelip, çöpün kenarına koyuyor. Mercimek çorbasının geri kalanı. “Ah be ablam, kediler mercimek çorbası içmez ki!”

Gönlünü soğutuyor ablam, hem evde yemek artığı kalmadı, hem de belki sevaba da girdi diye düşünüyor. Bu gün kedilerin şanslı günü sanırım. Bir genç kız daha yaklaşıyor elinde küçük bir torba ile. Evet, o da artık makarnayı bırakıyor mercimek çorbasının yanına. Kediler birer ikişer gelip, kokluyorlar. Mercimek çorbasının yüzüne bakan yok. Makarnadan da sadece bir tanesi küçük bir parça aldı ağzına…

Yaşlı bir amca yaklaşıyor çöpün kenarına, torbasında dört beş tane ekmek görünüyor. Konteynerin yanına bağlıyor bayatlamış, küflü ekmekleri amca. Dördüncü sigara, beşinci çay. Aklımda okurken yarım bıraktığım kitap olsa da, pencere önünden ayrılamıyorum. Mahallemizden bir abla daha yaklaşıyor çöp konteynerine. Elinde üç dolu poşet var. Birisini konteyner içine atıyor, birini nedense çöpün yayına bırakıyor. Ötekini de mercimek çorbası ve makarnanın olduğu çöp konteyneri arkasına. Gözlerimi kısarak bakıyorum, patlıcanlı, taze fasulyeli, kabaklı yemek bulamacı. “Canım ablam, kediler patlıcan, kabak, taze fasulye de yemez ki!”

Hafiften yağmur başlıyor, hava kararmak üzere. Bir demlik çay, yarım paket sigara bitmek üzere. Ve üstü başı kir pas içinde, başka bir amca daha geliyor konteynerin yanına. Konteynere eğilip, çöp torbalarını karıştırıyor. İçimden nedense, umarım bir şeyler bulur diyorum. Yarım çürük elma ile ısırılmış bir armut buluyor. Kirli ceketinin üstünde omzuna asılı yine kirli, koyu kahverengi çantasına atıyor. Bir ara gözü, kediler için bırakılmış yemek bulamacı, mercimek çorbası ve makarna atığına takılsa da, onları bırakıp yokuş aşağıya yalpalaya yalpalaya ilerliyor. Muhtemelen 60 yaş üstü Türk emeklisi bir amca diye düşünüyorum. Yeni iş bulma şansı yok ve atıkları da kedilerle paylaşmak zorunda.

Türkiye gibiyim bu günlerde…

Güler tavuk ciğerlerini pişirmiş. İki tabağı, konteyner yanına götürüyorum. Hepsi toplandılar yine. Kırçıllı, siyahlı, grili, beyazlı muhteşem gözleriyle beni çok etkileyen yavru sürtünüyor ayaklarıma önce. Onu seviyorum. Sonra bizim ilk göz ağrımız Sarı geliyor. Onu da seviyorum. Kapkara bir dişi kedi var. Ona bakan yaşlı kadın ölünce sokağa atmışlar. O ayaklarıma atlıyor. Ciğerler arasından iri olanları onun önüne koyuyorum. İki tane grili, bizim güzel gözlü, bizim sarının kalan tek yavrusu, tilki suratlı beyaz ve mahalleye yeni alışan, sarı beyazlı bir kedi ile siyahlı beyazlı başka bir kedi daha geliyor. Birkaç tanesini daha sevip, okşayıp, tüylerinin muhteşem tasarımlarını hissettikten, iki tabak dolusu tavuk ciğerini de eşit paylaştırdığıma inandıktan sonra eve dönüyorum.

Güler ile pencereden bir kez daha bakıyoruz. Karnını doyuran, yukarıdaki ağaçlıklı arsaya kaçıyor. O sırada bir kadın daha elinde iki tabakla geliyor. Gözlerimizi kısıp, bir kez daha bakıyoruz. Birinde balık kafaları var. Diğerinde pişmiş balıklar ve kılçıklar… Balık kafalarını yemeyecekleri kesin ama balıklara ve pişmiş kılçıklarına saldırıyor bizimkiler.

Kedileri seven, iyi insanlar da var bu hayatta. Umut doluyorum, umut doluyoruz. Kediler bu gün de aç yatmayacak. Bunun huzurunu duyumsuyoruz.

Balkona dönüyorum, yeni bir fincan çay alıp, bir sigara daha yakıp, yarıda kalan muhteşem kitabıma gömülüyorum. Yazar Bülent Somay’ın, “Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler” isimli kitabı bu.

2025 yazında çıktı kitap. Almak 1 Kasım’da gerçekleşen Osmangazi Belediyesi Kitap Fuarına nasip oldu. Güler ile gittik bu fuara da… Edebiyatsever birçok tanıdık gazeteci ve Bursalı bu fuarda buluşmuştu adeta. Bir yanda Serhan Asker ve Saygı Öztürk imza günü düzenliyordu. Bir yandan da protokol konuşmalarıyla birlikte Sinan Meydan gibi Tuna Kiremitçi gibi yazarlarda sırasını bekliyordu.

Sinan Meydan ile Gemlik’te düzenlenen kitap fuarında tanışmıştık. Şimdi Belediye Meclis üyesi olan arkadaşım Tolga Sarışen’in yazar oğlu Cem Sarışen ile birlikte yanına gitmiştik. O gün Yazar ve Şair Ahmet Selçuk İlkan’da Gemlik’teydi. Sinan Meydan’a Cem Sarışen kendi kitabını imzalayıp verirken ben de tek romanım olan ‘Zeytin’e Sor’ kitabımı imzalamıştım. Sinan Meydan’a teşekkür etmiştim. Çünkü kitapları her türlü safsata, yobazlık, çarptırılmış tarihe ve Atatürk düşmanlarına en iyi belgeli yanıtları veriyordu. Yine el sıkıştık. Hoş geldiniz konuşması yaptık.

Tuna Kiremitçi ile yan yana denk geldik. Onunla da el sıkıştık. Güler, “Ben bu yazarı tanıyorum, kimdi?” diye sordu. Tuna Kiremitçi dedim. Güler, İclal Aydın kitaplarını ve diziye çevrilmiş tüm eserlerini sever.

“Peki, Tuna Kiremitçi, kiminle evliydi biliyor musun?” diye bu kez ben sordum.

“Bilmiyorum” dedi.

“İclal Aydın” deyince şaşırdı. Edebiyatta magazin de iyidir arada sırada…

“Peki, neden boşanmışlar” diye sordu Güler.

“Bir yazar için en kötü şey, bir başka yazarı tanımaktır” dedim ona. Sanırım Charles Bukowski yazmıştı bunu…

Kitap fuarında bir tur attık. Tuna Kiremitçi sadece yazar değil, sanatçı kimliğini de konuşturdu. Gitarıyla, güzel bir resital verdi. “Birden geldin aklıma”, “Bana sebepsin”, “Bana bir düş borçlusun”, “Aşkınla her şey oldum” başta olmak üzere, “Balkan kızı” gibi birçok şarkısını seslendirdi. O gün hava çok güzel ve edebiyata aç gibiydim.

Güler’e dönüp; “Kitap fuarlarına geliyorsan, cebinde on bin lira olacak” dedim.

“On bininci defa  de ja vu yaşatıyorsun bu konuşmanla” dedi.

Sonuncusu 2013 yılı olmak üzere, yaklaşık sekiz kez sigara bırakma girişimim oldu. En uzunu 37 gün, en kısası (uyku hariç) 9 saat sürmek üzere başaramasam da defalarca denedim. İşte o sigara bırakma günlerimde, diyelim ki bir markete girdim, reyondaki tüm sigaralar yüksek sesle, hatta çığlık atarak, “Al beni, al beni” diye bağırıyor gibi geliyordu. Kitap fuarlarında da hep böyle oluyordu. Yüzlerce, binlerce kitap yüksek sesle, hatta çığlık atarak, “Al beni, al beni” diye sesleniyordu. Güler’de bunu hatırlatmış oldu, her kitap fuarında değişmeyen gerçeğim,  aynı sözler. Aynı duygular…

Güler, Tülin Bakkalbaşıoğlu’nun “Damağımdaki Anılar” kitabını aldı. Yemek tarifleri kitabı gibi gelebilir bu isim ama çok fonksiyonlu güzel bir kitap diyebilirim. İstanbul’un tarihini, saraylarını, konaklarını, sıradan evlerden çıkan damak tatlarını, yemeğin öyküsü ile birlikte kitabına aktarmış Bakkalbaşıoğlu. Hem yemek tarifi, hem tarih, hem edebiyat iç içe. Özel baskılı, al beni oku, diyen bir ciltle okuyucuya sunulmuş bir kitap.

Ben de, “Öteki Eleştiri” Dergisinin iki sayısını aldım. Yayınevi sahibine gazeteci olduğumu söyleyince, fiyatlarında indirim yaptı. Hem edebiyat, hem felsefe, hem de tarih dergisi diyebilirim. Gerçekten de okunmak için alınan bir dergi “Öteki Eleştiri” dergisi…

Ciğerci dükkânına bakan Kedi gibi dolaşıyoruz kitap fuarında. Ve Bülent Somay’ın “Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler” kitabına denk geldim. Fuar olunca ve Güler’de biraz pazarlık edince uygun fiyata kaptım kitabı…

Carl Gustav Jung, Sherlock Holmes ilişkisi, Freud, David Eaglaman, Eski Ahit, Yeni Ahit, İncil, Kuran-ı Kerim, Lacan, Dostoyevski, Ladey Macbeth, Oidipus Kompleksi, Telemakhos Kompleksi, HZ İbrahim ve İshak (İsmail) olayı, Sophokles, eski Yunan ve İngiliz Tragedyaları, Yunan Filazofları, Shekespeare, Homeros, polisiye kitaplar, korku türü kitaplar, polisiye filmler, bilim kurgu filmleri, korku filmleri hem psikanaliz hem de sosyal bilimler açısından ele alınırken, edebiyata yansımaları da nefis detaylandırılmış.

Yazar Bülent Somay kitabına; “Freud’un söylediği rivayet edilen şöyle özlü sözü var; “Nereye gitsem oraya benden önce gitmiş bir şair bulurum” Rivayetten ibaret tabii; Freud külliyatını karıştırdığımızda böyle bir söze rastlamıyorsunuz. Ancak bu anlama çekilebilecek başka bir sözü söylediğinden emin gibiyiz: “Şairler ve Filozoflar bilinç dışını benden önce keşfetmişlerdi. Benim keşfettiğim, bilinçdışını araştırmanın bilimsel yöntemiydi”… “Şairler ve filozoflar bilinçdışını keşfettiklerinde orada neler gördüler? Gördüklerini nasıl anlamlandırdılar? Ve son olarak Psikanaliz onların gördüklerinden neler öğrendi, neler öğrenecek? Diye başlıyor…

Kitapta ‘Masallar Ölümler”, ‘Tekinsiz” ve ‘Ölümsüzlük” bölümleri de kafa açıyor. Ancak beni en çok etkileyeni, “Çöpler, Dışkılar, Cesetler” bölümü oldu. Bir de bunun devamındaki “Yapay Zekâ Çöplüğü-Mezarlığı-Lağımı” bölümü…

Uygarlığın var oluş biçimi olarak, çöp, dışkı ve cesetlerden kurtulma eşliğinde geliştiğini iddia eden yazar, bunu da felsefik, bilimsel, edebi unsurlarla destekliyor. Hayvanların, cesedi, dışkıyı, çöpü yok etme gibi sorunu olmadığını vurgulayan Yazar Bülent Somay, “Bazı Kedigiller hariç” insanın bu üç unsura tahammülsüz olduğunu açıklıyor. İnsanın ölümlülüğü bilen bir canlı olduğunu buna karşın, örneğin Kediler ‘in ölen yavrusunun başında bir süre beklediğini, uyanmayınca, bırakarak ayrıldığını anlatan yazar, ceset, ruh, dinler arasında ten ve tin algısını da masaya yatırıyor. Buradan tekinsiz olan korku romanları ve filmlerine, inanışlara yönelen yazar, ölülerden kurtulma gibi dışkıdan kurtulma tarihçesini de yazarak, Hindistan’da kasta bağlı olarak dışkının ve ölülerin nehre atılması, yakılması gibi durumları da aktarıyor.

Sifonu çekip, gitti sandığımız dışkıya göre, ceset ve çöp olayının farklılıklarını ortaya koyan yazar, çöp evler konusunu da irdeliyor. Bu konuda bir anımı da anlatmak isterim. Ergenlik ve gençliğimin geçtiği Gemlik Halit paşa Mahallesinde, komşumuz Vefa Teyze vardı. Kafadan kırık, yaşlı bir teyzeydi. Evinde çöp biriktirir, çişini, bokunu, torbalarla gün boyu evinin önündeki küçük bahçeye atardı. Sonra atla gelen yaşlı bir sevgilisi oldu Vefa Teyze’nin. Atı kapının önüne bağlar, eve girer, perdeler kapanır, iki saat sonra perdeler yeniden açılır, sokağa atılan torba sayısı artardı. İkili Delilik dedikleri sanırım buydu!

Yine eşinden ayrıldıktan sonra kafayı yiyen bir ağabeyimi hatırlıyorum. Matematik dehasıydı ama sonradan sıyırdı. Hatta bir gün kombinasyon, obligasyon hesabı ile sayısal lotoda garanti tutturma kuponları yapmış. Bunu haber yapmadığım için, çalıştığım Olay Gazetesine uzun uzun bur mektup yazıp, fakslamıştı.  Evinde çöpleri biriktirmiş. İflah olmadı. Delirdi, bitti, sonra bir yerlerde vefat ettiğini öğrendim. Çöp kamyonlarını, çöpleri karıştıranları, çöp yerine sokağa torbalar bırakanları, atıkları toplayarak ayakta kalmaya çalışanları bir de bu açıdan düşünmek gerekiyor. Çöp, ölüler ve dışkı yerine daha bir kabul görüp, bir tür ön bilinç işlevi görebiliyor. Matematik dehası ağabeyim örneğin, o çişini, bokunu biriktirmez, çöp biriktirirdi, Vefa Teyze ise çöp biriktirir, bokunu, çişini torbalarla sokağa atardı.

Bu kitap, güzel fikirler verebiliyor. Kitapta, çocukluk, ilk gençlik yılları, “Baba Öfkesi Oidipus Kompleksi” ya da babayı umut, pasif direnişle bekleme “Telemakhos Kompleksi, anne ve babaya düşmanlık gibi, cinselliği yöneten, yönlendiren psikolojik etmenler ve ilk çağlardaki eşcinsel ilişkilerin farklılığına yönelik, psikanalitik tespitlerde mevcut ama yapay zekâ ile olanı da etkileyici. Bülent Somay, “Bir kültürün çöpü, cesetleri ve dışkısı, o kültürün kendisi hakkındaki ‘kasıntı ve çalımlı’ böbürlenmelerinin aynasıdır aslında. Asıl fermantasyonu ruh, et kesmeyi tarih, çürümenin ertelenmesini uygarlık sanan o kültürün kendisi hakkındaki dev aynasına yansıtılmış hayallerinin ardında, binlerce yıla yayılan çöpler, mezarlıklar ve dışkılar yatar“ diyor.

Kendisi binin üzerinde kadınla birlikte olmuş, Charles Bukowski’nin “Bir insan hiç seks yapmadan yaşayabilir ama bir hafta dışkısını yapmazsa, çatlayarak ölür” sözü geliyor aklıma. Bilinç dışı, bilinç üstü, çocukluğa, gençliğe dair çeşitli komplekslerle açıklanan insan yaşamı, cinselliği ve ölümü, çöp, dışkı ilişkisiyle de bizleri düşündüren felsefeye dönüşüyor.

Bülent Somay, bu bölümle ilgili son söz olarak; yapay zekâ, bilimsel atık, robotların çöplüğü meselelerini de kurcaladıktan sonra, “Bu yaşam kültürünün nasıl kurulacağını düşünüyorsak eğer, tabii ki alt sınıflara, çöplük kıyısındaki gecekondularda yaşayanlara, çöp toplayıcılara, ölüsünü Ganga’ya atan Hint Fakirlerine (Yoksul değil) bakmalıyız. Biz ölü, dışkı ve çöp yokmuş gibi yaparak, gözlerimizi kapatıp, burunlarımızı tıkayarak yaşamaya çalışırken, onlar o kültürü çoktan inşa etmeye başlamışlardı” diye bitiriyor…

Yeni demlikten bir çay daha koyuyorum fincana, bir sigara daha yakıp, yazı molası veriyorum. Pencereyi aralayıp, kedilerimize, çöp konteynerine yine göz atıyorum. Daha iki saat önce Çöp kamyonunun boşalttığı konteyner, dolup taşmış bile. Eskiden kediler, köpekler bu çöp yığınlarının üzerine çıkıp, yemek ararlardı. Şimdi bunu yapmıyorlar. Belki de insanlığı bekliyorlar. Bunun yerine bazı insanlar yapıyorlar çöpleri eşeleme görevini.. İşte bir kadın ve yanındaki küçük kız çocuğu, kadın çöpü karıştırırken, küçük kız çocuğu, sağ elinin başparmağı ağzında, sümükleri de akar vaziyette, geçen insanlara, geçen arabalara, çöp konteynerinin az ilerisinde kendilerini izleyen kedilere bakıyor. Ürkek, utangaç, masum bakışlar bunlar. Bize geldiğimiz noktayı, yaşamayı, insan haklarını, hayvan haklarını, çöpleri, dışkıyı, ölümü, yapay zekâ çağını, savaşları ve sonumuzu hatırlatan bakışlar…

Hadi gidin be kadın, hadi gidin be çocuk diye hayıflanıyorum içimden. Çaresizliğin, üzüntünün, bir şey yapamayacak olmanın, geldiğimiz şu anın, vicdanın hayıflanışı bunlar…

Ahmed Arif Dizelerine sarılıp avunuyorum.

Yangınlar,

Kahpe fakları,

Korku çığları

Ve irin selleri, aç yırtıcılar,

Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.

Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!

Pusatsız, duldasız, üryan

Bir cana bir de başa

Seher vakti leylim – leylim

Cellat nişangahlar aynasındasın.

Oy sevmişem ben seni…

 

Üsküdardan bu yan lo kimin yurdu!

He canım…

Çiçekdağı kıtlık, kıran,

Gül açmaz, çağla dökmez.

Vurur alnım şakına

Vurur çakmaktaşı kayalarıyla

Küfrünü, Medetsiz, Munzur.

Şahmurat Suyu kan akar

Ve ben şairim.

 

Namus işçisiyim yani

Yürek işçisi.

Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,

Ne salkım bir bakış

Resmin çekeyim,

Ne kınsız bir rüzgar

Mısra dökeyim.

Oy sevmişem ben seni…

 

Ve sen daha demincek,

Yıllar da geçse demincek,

Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm,

Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,

Yaran derine gitmiş,

Fitil tutmaz, bilirim.

Ama hesap dağlarladır,

Umut, dağlarla.

 

Düşün, uzay çağında bir ayağımız,

Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri

Düşün, olasılık, atom fiziği

Ve bizi biz eden amansız sevda,

Atıp bir kıyıya iki zamanı

Yarının çocukları, gülleri için,

Koymuş postasını,

Görmüş restini.

He canım,

Sen getir üstünü.

 

Uy havar!

Muhammed, İsa aşkına,

Yattığın ranza aşkına,

Deeey, dağları un eder Ferhadın gürzü!

Benim de boş yanım hançer yalımı

Ve zulamda kan – ter içinde asi,

He desem, koparacak dizginlerini

Yediveren gül kardeşi bir arzu

Oy sevmişem ben seni…

Hava karardı, kediler de kaçmış bir yerlere. Bir tek bizim Sarı’nın tek kalan yavrusu, tilki suratlı, pamuk beyaz kedi dolaşıyor ortada. Güler’de onu gösteriyor bana. Charles Bukowski’den bir cümle ile kapatıyorum perdeyi, ““Kedinin içinde ruhlar ya da tanrılar yoktur, boşuna aramayın. Ebedi çarkın bir resmidir kedi, deniz gibi. Güzel olduğu için denizi okşamazsın ama kediyi okşarsın –neden? Sadece sana izin verdiği için”

Yeniden balkona çıkıyorum, kumrular gelmiş cama. Güler alıştırdı onları da. Gemlik’ten kalmak alışkanlık. Orada da balkonlarda besliyordu onlarca serçe, güvercin ve kumruyu. Burada da değişen bir şey yok. Biraz buğday, biraz ıslak ekmek, biraz da bulgur koyuyor pencerenin önüne.

Güvercinler gelip kumruları kovuyor. Ama onlar elektrik telinde güvercinlerin gitmesini bekliyor. İnsanlar gibi değiller kuşlar. Sabırlılar, sırasının geleceğini biliyorlar. Bizi tanıyorlar.

“Şüphesiz ki, hayvanların bir dini olsaydı, insanı şeytan suretinde görürlerdi” cümlesine inat, insan kalabilmenin, halen yazabilmenin mutluluğunu duyumsuyorum.

Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler kitabı da bitiyor bu arada.

Bülent Somay’ın bütün kitaplarını alma sözünü veriyorum kendime…

Bir çay daha doldurup fincana, bir sigara daha yakıyorum sonra…

Yazı bu.

Ve bitti…

Şarkısız olmaz tabii ki… Erkin Koray’dan açıyorum bu kez.

Hadi hep birlikte dinleyelim…

Aşktan yana şansım yok

Ağlıyorum derdim çok

Aşkımı kaybetmişim

Sordum, sordum, bulan yok

Aşkımı kaybetmişim

Sordum, sordum, bulan yok

Dün gece çok ağladım

Aradım bulamadım

Kör olası çöpçüler

Aşkımı süpürmüşler…

Çöp, dışkı, ölülerimiz çok önemli…

Aşk’ta öyle.

Aşkla kalın…

Önümüzdeki hafta da görüşmek ümidiyle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.