OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HER ŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI (4)
AÇLIK OYUNLARI (3 KİTAP, 3 FİLM UYARLAMASI TEK YAZIDA!)
Gazeteci ve Yazar Clark Kent, çevresinden yükselen uğultuyu bastırmak ya da anlamsız mırıldanmaları duymamak için, her zaman yaptığı gibi kulaklığını takmış, müzik dinliyordu. Çok sevdiği halk ezgisinde, “Dağların yücesinde ateş yanar, oturmuş başına sevdalılar, gün gelir kahpe savrulur, Clark ovaya indiğinde…” diyordu… Aslında adına yazılmış çok şarkı vardı. “Clark’ım Clark’ım Aslan Clark’ım, Al Kanlar içinde kaldın Clark’ım” da onlardan birisiydi. Ama bir uğursuzluğu, bir kötülüğü çağrışım yaptığı hatta batıl inanç olsa da uğursuzluğu ve kötülüğü çağırdığına inandığı için bu şarkıyı pek tutmazdı.
Hava kurşuni gri bulutlar ile kaplı ve çok soğuktu. Üç gündür yağan kar, etkisini azaltsa da hiç dinmemişti. Üşümesini bastırmak için karla kaplı zeminde zıplamayı denedi. Halk ezgisi, “Oyyy Clark… Clark Can…” diye ağıtını sürdürürken, bütün başların kendisine çevrildiğini gördü. Kulaklığını çıkarıp baktı. Kura çekmişler, bu kez ona çıkmıştı. Üçüncü bölgeden, Açlık Oyunlarına katılacak olan bu ayki gazeteci yazar ismi Clark Kent ve yine üçüncü bölgeden yanına kadın olarak katılacak isim Blood and Rose” diye bağırıyordu, platformun üzerindeki kürsüden birisi… Büyük keyif aldığı belliydi ve yüzlerce silahlı koruma altında olunca, kendisini güvende hissetmesi doğaldı. İnsanları, savaşa ve ölüme gönderiyormuş gibi değil de, piyangodan büyük ikramiyeyi dağıtıyormuş gibi gülümsüyordu.
Ütopik, Siyasal Hristiyan Demokratların Krallık ile yönettiği ülkenin yazarıydı Clark Kent… Bir adım öne çıktı. Blood Rose isimli kadın da öyle. El sıkıştılar. “Ben Blood and Rose” dedi fısıldayarak kadın. Kadın ürküyordu. Korkuyordu ve korkmakta, ürkmekte de çok haklıydı… Ben de, “Clark Kent” dedi yazar. Blood an Rose ismi aklına çok sevdiği başka bir şarkıyı getirdi. Blood and Rose (Kan ve Gül) Rose and Thorn (Gül ve Diken) … Çocukluğunun en sevdiği şarkısıydı. Aleksandr Dackman söylüyordu. Ölüm kalım savaşında ortak kaderi paylaşacağı kadına bakarak, içinden şarkının diğer anlamlı sözlerini geçirdi; “… Birbirine dönük sırt; sen ve ben… Bilmem anlatabiliyor muyum?”… Şarkının devamını bu şartlar altında düşünmeyi gereksiz buldu.
Dünya genelinde savaşlar, salgın hastalıklar, yolsuzluklar derken, Siyasal Hristiyan Demokratlar bunları bahane edip ülkede demokrasiyi askıya almışlardı. Artık seçim yapılmıyordu. Egemen güçler, Uluslararası şirketler, tröstler, karteller, holdingler, uluslararası banker ve silah tüccarları, uluslararası dünyayı yöneten ajanlar ve derin devletleri temsil eden ak saçlılar ülkeyi ele geçirmişler ve yedi bölgeye ayırmışlardı. Yedinci bölge bu egemen güçlerindi. Altıncı bölgede ise Kral ve evanesinin yanı sıra, krala sadık zenginler, yine krala sadık üst düzey bürokratlar, askerler, güvenlik elamanları, yedinci bölge ile arabuluculuk yapıp, sözde denetleme yetkisini üstlenen ajanlar, kimi tüccarlar, sanayiciler ve aileleri bulunmaktaydı. Yedinci Bölge meşruiyet tanıdığı için altıncı bölge mutlu mesut yaşıyor, demokrasi falan aramıyordu. Ülkenin bitmez tükenmez kaynaklarından yedinci bölge ile birlikte yararlandıkları sürece, işgali, meşruiyetin nereden, kimlerden geldiğini ve bu tür yönetimi sorunlu bulmuyorlardı.
Beşinci Bölge, “aman ayranım dökülmesin, g.tüm üşümesin” grubuydu. Burada altıncı ve yedinci bölgeye çok sadık, dört, üç, iki ve birinci bölgeyi dizayn eden elitler vardı. Yedinci ve altıncı bölgenin beslemesi durumundaydılar. Kendilerini özel sanan bir gruptu. Yedi ve altıncı bölgeler, onları seçtikleri için en havalı, en kibirli grup buradaydı. Burada torpilli memurlar, bürokratlar, ortanın üstü sermaye sahipleri, medya patronları, bazı sanayi, gıda ve sağlık endüstrisi patronları ve aileleri yer alıyordu. Görevleri, daha alt grupların ayaklanmasını önlemek adına, algı operasyonu yapmaktı. Çok da başarılı oluyorlardı. Medya patronları dedim ya; bir gazeteci büyüğünün dediği gibi, sahibinin sesi, yandaş, fikir geyi, iktidar borazanı, sözde gazeteci, yazar ve sanatçılar burada kalmak için birbiriyle yarışır hale gelmişti. İktidarla, yedi ve altıncı bölgeler ile arayı bozmaktan ödleri kopan bu bölge, makyevelist güdülerle, dört ve üçle de iyi geçinmeye çalışıyor, iki ve birin hamisi gibi de davranabiliyordu. Yani bu bölgedekilerin, Ayranları dökülmüyor, g.ötleri hiç üşümüyordu.
Dördüncü bölgede, teşvik primleriyle ayakta kalabilmiş, bazı vergileri silinmiş, krediye ulaşmada lütüflu olan, halen batmamış esnaf grupları, orta düzey memur ve bürokratlar, yine kibirle donatılmış, algı yapmakla mükellef sözde üst düzey gazeteci ve yazarlar ve köşe yazarları, sosyetik tipler, magazin figürleri, sözde sanatçılar, internet fenomenleri, yetmediğinde üst bölgelerden fonlanan kral yanlıları bulunuyordu… Bu bölgedekilerin hayali, beş, altı ve yedinci bölgelere layık olabilmek, belki ileri de o seviyelere, o bölgelere yükselebilmekti.
Üçüncü Bölgeyi, yedinci ve altıncı bölgenin çok korktuğu, beş ve dördüncü bölgenin çok dile getirmeseler de nefret ettiği orta sınıf oluşturuyordu. Burada emekçiler vardı, burada emekliler vardı, burada vatanseverler, demokrasi yanlıları, isyancılar bulunmaktaydı. Burada idealist aydınlar, idealist yazarlar, gazeteciler, sanatçılar da yer almaktaydı. Demokrasinin rafa kaldırılması sonrası en büyük sıkıntı hep bu üçüncü bölgeden çıkıyordu. Gazeteci ve Yazar Clark Kent’te bu bölgeye sürülenlerdendi. En büyük bedeli de üçüncü bölge halkı ödüyordu. Gerçi üçüncü bölgede de tuhaf insanlar oluyordu. Mesela, hiçbir mücadeleye katılmayıp, sosyal medyadan, gazetecilere, yazarlara ayar ve gaz vermeye kalkışanlarda bu gruba itilmişti. Gazeteci ve Yazarlara; “Sonu ilmek bile olsa korkmadan yazan….” , “Sonu ölüm bile olsa gerçekleri dile getiren…”, “Sonu hapis bile olsa tırsmadan kafa tutan…” diye gaz verip, hiçbir mücadelede, hak aramada yer almayan gruplar da buranın rengi gibiydi. Clark Kent, bunları okuyunca, sadece gülüyordu. O kolay gaza gelmezdi. O zaten bu güruha değil, daha üst ruhlara yazardı. O da olmadı, o sadece kendisine yazardı. Yine de en çok bedel ödeyenlerle bir arada olmak, onu yaşama azimle bağlayan bir gerçekti.
İkinci Bölge, yedi ve altıncı bölgeye körü körüne bağlı, beşinci ve dördüncü bölgeye de sabırla sadık kalmaları halinde yükselebileceklerine inandırılmış kitlelerin bölgesiydi. Ne zaman homurdanmaya başlasalar, yedinci, altıncı ve beşinci bölgeden yardımlar geliyor, dördüncü bölgenin övgülerine mazhar oluyor, sesleri çabucak kesiliyordu. Bu bölge, “yaparsa yine Kral’ımız yapar” diyen yedinci ve altıncı bölgenin en sevdiği insanların bölgesiydi. Üçüncü bölgenin ikna etmek için uğraştığı, örgütleme adına hamleler yaptığı ama her defasında geri püskürtüldüğü bölge burasıydı.
Birinci Bölge; baktığınızda en mutlu bölgeydi. Biri haber, biri dizi ve film kanalı olmak üzere iki kanal izletilen bu bölgeye, bol miktarda çekirdek yardımı yapılıyor, düzenli olarak kral tarafından makarna, ucuz peynir, günü az geçmiş tavuk kırıntısı, bozulmaktan son anda kurtulmuş balık, margarin, çay, kahve, pirinç, bulgur ve kömür dağıtılıyordu. Üçüncü bölge için en umutsuz, yedinci ve altıncı bölge için bulunmaz nimet bu bölgedeki insanlardı. Ve en kalabalık bölge burasıydı. Yedinci bölge ve altıncı bölgeye karşı gelen kim olursa olsun, bu bölge insanı için kesinlikle bölücü, terörist; dış güçlerin ajanı, hain ve huzur bozucuydu. “Kralımız Çok Yaşa” uğultuları en çok bu bölgeden yükseliyordu.
Kötü yönetilen ülkede, bölgelere bölünme de işe yaramayınca, demokrasi ve özgürlük ve adil paylaşım naraları arttıkça, egemen güçler ve krallık, çareyi açlık oyunlarında bulmuştu. En çok üçüncü bölgeden yükselen itirazlara merhem olmak adına, ölümcül açlık oyunları festivali ile ülkenin gündemini değiştirmeyi başarmışlardı. En başlarda, yedi ve altıncı bölge hariç diğer beş bölgeden beşer çift kura ile belirlenip, tüm bölge sınırları içinde kalan ormanlık alanlarda, dağlarda, ovalarda, cadde ve sokaklarda birbirine kırdırılırken, ölenlerin, tutuklananların, yok olanların ve kaybolanların hep üçüncü bölgeden olması ortaya çıkmış. Konu dış basına da yansıyınca, göstermelik tutuklamalar başlamıştı. Beşinci bölgede şımarıp, pudra şekeri çeken tipler, seks âlemlerine katılanlar, küvette Viski yudumlayıp, bunu sosyal medyada paylaşanlar gözaltına alınmış, kimi tutuklanıp, kimi serbest bırakılmıştı. Dördüncü bölgeden de birçok kişi, bu şımarıkların, itirafları ile kurban olmuştu. İtirafçılar üçüncü bölgedekilere de çamur atsa da, asıl niyet o bölgeyi sakinleştirmek olunca, onlara çok az dokunmuşlardı. Öfke yatışınca ki, üçüncü bölgenin asla öfkesi bitmemişti, egemen güçler açlık oyunlarının formatını değiştirmişti. Yarışların ne kadar kanlı olursa olsun adil olduğuna yönelik birkaç medyatik propaganda sonrasında sıra gazetecilere ve yazarlara gelmişti.
En iyi gazeteci ve en iyi yazar artık yazdıklarıyla değil, bu yarışmalara katılıp, yedinci bölgeye gelebilen isimlere deniliyordu. Düzenli olarak, beşinci, dördüncü, üçüncü ve ikinci bölgeden gazeteci ve yazarlar belirleniyordu. (Birinci Bölgede yazar yoktu ama yazarlara, gazetecilere ahkâm kesen troller bulunuyordu) onlar da egemen güçler ve iktidarın işine geldiği için yarışmalara alınmıyorlardı. Yedi, altı ve beşinci bölgeden sonra en imtiyazlı bölge aslında en alttakilerdi. Egemen güçlere göre, en iyi gazeteci, yazar ve şairler de bu en alttakilerden çıkıyordu.
Yarışma iki kategoride belirleniyordu. En çok üçüncü bölgeden olmak üzere, gazeteci ve yazarlar arasında, birer de vatandaş seçilerek, ilk kurada gözaltı ve hapis cezası veriliyordu. İkinci kategoride ise yarışmaya giriyorlardı. Diyelim ki yazar, şair, gazeteci kadın, vatandaşlar arasından erkek belirleniyor, erkek ise kadın partner kurban seçiliyordu. Bir yılda birinci kategoriden kura çekilmesi sonrası 100 gazeteci ve yazar hapse tıkılmış, 200 gazeteci yazar da gözaltına alınmıştı. Ölen, yaralanan, kaybolan gazetecilerin akıbeti konusunda ise henüz bilgi verilmiyordu.
Kürsüdeki egemen güçlerin ve Kral’ın sözcüsü yarışma kurallarını hatırlattı. Ölmek, öldürmek serbestti ama onlar hümanizmi seçmiş güçlerdi. Öldürmek yerine en çok Medya Kuşu yakalayarak, yedinci bölgeye ulaşabileni özgür bırakacaklardı. Ancak, her bölgenin sınırları tehlikeliydi. Her bölge, alt bölgeden gelip kendilerini bozma ihtimali olanlara karşı güvenlik önlemi alacaktı.
Medya Kuşu ise iktidarın, yazara, gazeteciye, aydına, şaire yönelik beslediği mutant bir kuştu. Kafası akbabaya, gövdesi hindiye, iki bacağı ve ayakları penguene benzeyen bu yaratığı egemen güçler ve krallık üretmişti. İki çeşit üretmişlerdi, biri kanatlı ama uçamayan cins Medya Kuşu, diğeri ise ender yetiştirilmiş, azınlıktaki uçabilen Medya Kuş’uydu. Uçamayan Medya Kuşunu, bir ve ikinci bölge ile arada sırada üç ve dördüncü bölgeye de gönderen egemen güçler ve krallık, onların gaklamasıyla, onların çığırtkanlığıyla, onların eti ve sütüyle halkı oyalamayı tercih etmiş ve başarılı olmuştu. Uçan cinsi hırçındı, arada sırada beş, altı ve yedinci bölgeye de saldırıyordu. Sayıları artmaya başlayınca, ödül olarak uçan cins Medya Kuşu, nüfusunu kontrol etme adına çare olarak düşünülmüştü.
Yazarlar, şairler, gazeteciler yarışma sırasında birbirlerini öldürebilirler, birbirlerine kazık atabilirler, birbirlerinin kuyusunu kazıp, yaralayabilirler, sınırda rüşvet verebilirler, rüşvet alabilirler, ya da dövüşerek, kan dökerek, sınırları geçip yedinci bölgeye ulaşabilirlerdi. Burada sınır yoktu. Gökteki kara bulutlar gibi kötülük her yere yayılmıştı. Yerdeki karlar gibi bembeyaz parlaklık gözleri kamaştırmış, kamaşan gözleri karanlık yine boğmuştu. Siyasal Hristiyan Demokratların yönetemediği ülkede, her şey kötü ve yozlaşmıştı.
Savaş, kavga, mücadele, yarış, rekabet, bakış açısına göre kim ne diyorsa o, işte başlamıştı:
Clark Kent, Blood and Rose’ya” Benim yanımdan hiç ayrılma” dedi.
Yarışma, birinci bölgeden başlamıştı. Bu bölgeyi geçmek kolay olmuştu. “Yaşasın Kral! Yaşasın Egemen Güçler” diye bağıra çağıra, kendisine yandaşlar bulan ve iktidarın yaptığı algı operasyonlarının hepsini deneyen Clark Kent, burada kendisine verilen oklardan birisiyle büyük bir uçan Medya Kuşu yakalamıştı. Karınlarını uçamayan Medya Kuşu ile doyuran Clark Kent ve Blood and Rose; ikinci bölgeye sızmayı başarmışlardı.
Bütün Bölgelerin canlı yayında izlediği bu ölüm kalım savaşında, birinci bölgeden sıyrılmada manipülasyon yapılması egemen güçleri ve iktidarı kızdırsa da ses çıkaramamışlardı. Kuralları belirlerken her türlü hile ve rüşvet geçerli dememiş olmayı tercih ettiler ama bozuntuya vermediler. Clark Kent onları kendi silahıyla, takiyye ile vurmuştu. İkinci Bölgeye geçiş, üçüncü Bölgede büyük sevinçle karşılandı. Gazeteci Yazar Clark Kent’in ve Blood and Rose’un başarısı, üçüncü bölgenin gururu olacaktı. Üçüncü bölgedeki emekçilerin, emeklilerin, aydınların, sanatçıların, çiftçilerin, üretenlerin, zanaatkârların umudu Clark Kent olmuştu. Çünkü yedinci bölgeye ulaşabilen, ayakta kalabilen orada bir konuşma yapma hakkına da sahip olacaktı. Üçüncü Bölge, Clark Kent ve Blood and Rose’un başarılı olması için çılgınca dua ediyordu.
İkinci bölge sınırında silahlı milisler vardı. Tüm dünya izlerken, Clark Kent ve Blood an Rose’u üçüncü bölgeye geçirmek olmazdı. Egemen güçlerin ve Kral’ın öfkesini çekmek istemiyorlardı. Ormanlık alanda, Blood and Rose’a ağacın altına çökmesini ve orada beklemesini söyledi Clark Kent. Önce oklarla, beş nöbetçiyi tek tek bacaklarından vurup, yaraladı. Bazen birisinin gerçekten canı yanmazsa, kimse kötülüğün ne menem bir şey olduğunu asla anlamazdı. Son kalan üçü ile pazarlık yapıp, bir önceki bölgede yakaladığı uçan Medya Kuş’unu rüşvet verdi. Zor oyunu bozuyordu ve yozlaşma her yerdeydi. Blood and Rose’u yanına alarak, ikinci bölgeyi geçti. Sınırda çevreyi kontrol ederken, uçamayan Medya Kuşu yiyip karınlarını doyurdular. Buradakiler çok açtı. Uçan bir tane Medya Kuşu bulamadılar. Sınır boş olunca üçüncü bölgeye geçtiler. Burada alkışlarla, sloganlarla karşılandılar. Onların bölgesiydi. Havada bir sürü Medya Kuşu dolanıyordu. İki tanesi gelip, önlerinde durdu. Medya Kuşları gönüllü olarak onlara katılmak istiyordu. Teşekkür edip, sepetlerine attılar. Clark Kent ve Blood and Rose burada kendilerini güvende hissediyordu. Üçüncü Bölge halkı onları dördüncü bölge sınırına kadar uğurladılar. Sınırda, ellerinde iki tane uçamayan Medya Kuşu olan bir çift yanlarına geldi. Meslektaşı olduklarını söylediler. Meslektaşı olarak Clark Kent’in de onların idolü olduğunu eklediler. Clark Kent’ten kutsal bir ruhmuş gibi bahsetmeye doyamadılar. Onun gazeteciliğini, yazarlığını, avcılığını övgüye boğdular. Blood and Rose’ da bu övgülerden nasibini bol bol aldı. Clark Kent’in soğukkanlılığı, duruşu, boyu, posu, her şeyi detaylı biçimde övgüye mazhar oluyordu. Kısa bir an bir şüphe geçse de içinden, bu kadar övgüye karşı utanmayı yeğleyen Clark Kent, bu karı kocaya sadece teşekkür etti.
Dördüncü Bölge sınırında yakayı ele verdiler. Tüm ülke naklen izlese de, bu karı koca, Clark Kent ve Blood and Rose’un hile yaptığını söylemişler, bütün üst bölgelerdeki tanıdıklarını devreye sokup, şikâyet etmişlerdi. Clark Kent ve Blood and Rose onlarca silahlı adam tarafından gözaltına alınmış, dünyanın gözü önünde mahkemeye götürülüyorlardı.
Kadın şuh bir kahkaha attı. “Artık bütün Medya Kuşları elimizde. Bak, üçüncü bölgeden hakkıyla aldığı uçan iki Medya Kuşu da bize kaldı. Bir tane de biz yakaladık mı, ver elini dördüncü bölge” dedi.
Erkek, “Kolay oldu. İyi ki üst bölgelerden tanıdıkların var hayatım” dedi.
Kadın, “Yine de temkinli olalım. Bir, iki ve üçüncü bölgede kimse bizi yanına istemedi. Dördüncü Bölgeye önce ben gireyim. Orada Uçan Medya Kuşlarının yönetmeninin ayağını kaydırmak kolay. Önce patronu tavlarım, sonra ben yerimi sağlamlaştırdım mı, seni de yanıma alırım”
“Şu yaşlı adamı mı diyorsun? Hani neydi adı; hah buldum, Calvin Toure!”dedi erkek.
“Aferin sana. Tam üstüne bastın, işte o. Calvin Toure! Onun yerine de sen geçersin. Adım adım zirveye çıkacağız aşkım! Önce üçüncü bölgeden sağlam çıkalım, sonra dört, beş, altı ver elini zirveye” dedi kadın.
“Çok kötüsün” dedi erkek.
“Şerefsizsin “ dedi kadın.
“Adisin” dedi erkek.
“Pisliksin” dedi kadın.
“Çok o.rospusun” dedi erkek.
“Evet” dedi kadın.
Birlikte kahkaha attılar…
Çok okuyordu yazar. Kolay etkilenen bir tip değildi. Ve bu ilk gözaltına alınması da değildi. Her zaman yaptığını yaptı, ne zaman zor duruma düşse, ya kitaplara, dergilere sarılır, ya yazı yazar, ya da yüksek sesle müzik dinlerdi. Şimdi okuması ve yazması imkânsızdı. Kafasına, içinde bulunduğu duruma uyan şarkının notasını yükledi.
Robert Ludlum isimli yazarı çok severdi Clark Kent. Robert Ludlum’u 1960’ların, 1970’lerin ve 1980’lerin en ünlü yazarları Lavrence Sanders (Benciller ve Nina B Olayı), Thomas Harris (Kuzuların Sessizliği) Frederich Forsayt (Çakal ve İt Dalaşı) gibi ünlü yazarlarla eş değer tutardı. 1990 ve 2000’lerde bunların yerlerini Stephen King, Harlan Coben, Tess Gerritsen, Jean Christophe Grange, James Peterson, Tami Hoag, Dan Brown, Dean Kontz gibi yazarlar almıştı. Ama Robert Ludlum bir efsaneydi.
Robert Ludlum’un yarattığı Jason Bourne karakterinin hayranıydı. Kitaplardan uyarlanan Bourne serisini üçer kez seyretmişti. Düşmanlarının bilmediği de buydu, ne zaman Bourne serisi film müziği olan “Ekstreme Ways” (Tehlikeli Yollar) dinlese, diğer tüm anlarından daha tehlikeli oluyordu.
Kafasında Ekstreme Ways müziği çınlarken, mahkemede etkili ifade verdi. Buna rağmen dördüncü bölge hâkimleri onu dinlemedi bile. Mahkeme nedense naklen izlenmiyordu. İktidar bunu, kendilerine muhalif olanların yargılandığı davalarda koz olarak kullanılmasını istemiyordu. Yargı bağımsız yalanı etrafında, her şeyin kapalı kapılar ardında olup bitmesini istiyordu. Canlı yayın yasağı vardı. Bunu fırsat bilen, savcı ve hâkimler, Clark Kent ve Blood and Rose’un cezasını beşinci bölgenin vermesini istediler.
Beşinci Bölgeye girişleri böyle oldu. Refah içindeki beşinci bölge ayranım dökülmesin g.ötüm üşümesin bölgesiydi. Yazar ve yanındaki kadının gelmesinden pek hoşlanmadılar. Eski günlerden bazı tanıdıkları (sisteme uyup sınıf yani bölge atlamışlardı) mahkemeye geldi. Mahkeme canlı yayınlanmayınca, onların lehinde güzel ifadeler verdiler. Bazen tek tük de olsa, iyi ve mert insanlar bulunabiliyordu.
Savcı ve hâkimler, belki bir isyancı gazeteci ve yazarı yanlarına çekeriz umuduyla, sistemin faziletlerini anlatıp, onlara nasihat vererek, yedinci bölgeye giriş yasağı ile cezalandırdılar. Yarışmada olduğunu hatırlayınca, belalarını nasıl olsa bulurlar diye, suçun cezasını erteleyerek serbest bıraktılar.
Mahkemeden çıkar çıkmaz, uçan Medya Kuşları etrafını sardılar. Onlara olan biteni anlattı. Yine iki tanesi gönüllü olarak, onlara teslim oldu. Bu arada uçamayan medya kuşlarından birer tanesini avlayıp, yediler. Çok çirkin hayvanlardı uçamayan Medya Kuşları, sesleri cırtlak, çıkardıkları homurdanmalar iğrençti. Onları umursamadan bir güzel tükettiler. Uçan Medya Kuşlarının gücü ile yola koyuldular.
Altıncı Bölge sınırını geçerken, yedinci bölgenin dininin imanının para olduğunu öğrendiler. Bunu öğreten, uçan Medya Kuşları oldu. Onlara gelip, sistemin nasıl çalıştığını bir kez daha anlattılar. Uçan Medya Kuşları her şeyi bilen canlılardı. Sadece, yeri ve zamanını bekleyerek konuşma hassasiyetleri vardı. Clark Kent ve Blood and Rose’u sevmişlerdi ve onlara bütün bilgileri vermişlerdi. İdealist ve başarılı bir gazeteci ve yazarın başarılı olmasını istediklerini söylediler. 50 kadar uçan Medya Kuşu onlara katıldı. Sınırda silahlı milislere ikişer üçer uçan Medya Kuş’unu rüşvet olarak dağıttılar. Milisler, hem az ve pahalı bulunan, avlanması zor uçan Medya Kuşlarına sahip oluyorlardı, hem de içten içe yaptıkları savunmada, hazır yakalanmış bu uçan Medya Kuşlarını alarak, soylarının tükenmesine yardımcı oldukları gerçeğini söyleyerek avunuyorlardı. Sistem kötüydü ama yozlaşmış olması işlerine gelmişti.
Yedinci Bölgenin meydanına geldiklerinde, onları kalabalık bir grup karşıladı. Alkış ve slogan yoktu. Kibirli bakışlar, tiksiniyormuş gibi tavırlarla karşılaşıp, motive oldular. Perde arkasında kendilerini göstermeyen yedinci bölge yöneticileri kuru bir hoş geldin konuşması yaptılar. Kral ve evanesi perde önündeydi. Onlara son bir umut, sistemin yüceliğinden bahsettiler. Clark Kent ve Blood and Rose’un etkilenmediğini görünce konuşmayı kısa kestiler.
Şampiyon ilan edilip, ziyafete davet edildiler. Clark Kent’in yanında Blood and Rose olduğu halde yaptığı konuşma, üçüncü bölgede zafer havasında kutlandı. Dördüncü ve beşinci bölgeden bile alkışlayanları, sevinenleri oldu. Altıncı bölge de bile, sisteme kuşku ile yaklaşanların sayısını artıran bir konuşma oldu. İkinci bölgede seviniyordu. Bir tek birinci bölge ne olduğunu anlamadı, onlar kendilerine verilen iki haber kanalından birini tercih ederek yaşamaya devam ettiler. Clark Kent ve Blood and Rose’a ziyafet öncesinde lüks bir otelde banyo yapıp, dinlenme imkânı tanındılar. Ziyafette Kral’ın sözcüsü gelip, “Siz burada istenmiyorsunuz. Asla burasının insanı da olamazsınız zaten. O nedenle, sizi kuzeye 8. Bölgeye göndereceğiz” dediler. Clark Kent bunu büyük bir memnuniyet ile karşıladı. Üçüncü Bölgenin yönetmediği, yönetemediği hiçbir bölge zaten ona uygun değildi. Zaten üçüncü bölge hariç, hiçbir bölge ile de anlaşamıyordu. Onlar istese de ne yedi, ne altı, ne de beşinci bölgede barınabilirdi. Kuzey’de bol meyveli, sebzeli ağaçlarla çevrili ormanlar, barınmak için kulübeler ve mağaralar olduğunu ifade ettiler. Burada yalnız olacaklarını, izleneceklerini ama asla bir daha üçüncü bölgeye de dönemeyeceğini söylediler. Bu biraz kendini kötü hissettirse de, bir gün üçüncü bölgenin bu sistemi yıkıp, bütün dostlarının gelip kendisiyle orada kucaklaşacağına olan inancı onu rahatlattı.
Sekizinci Bölge dedikleri ormanlık arazi, yedinci bölgenin kuzeyinde, epey uzakta bir yerdi. Cennet gibi bir yerdi, akarsular, göller, göletler, binlerce çeşit meyve ağacı, yeşilin her tonu burada bulunmaktaydı. Yozlaşmış sistemin, işler kötüye giderse diye bu bölgeyi, gelecekteki kendilerine bıraktığını anladı Clark Kent.
Clark Kent ve Blood and Rose;’a göl kıyısına yakın, zeytin ağaçlarıyla çevrili küçük bir kulübeyi gösterdiler. Helikopter onları oraya bıraktı. Yanlarına dört sandık dolusu kıyafet, mutfak gereçleri ve olta takımı da bıraktılar.
Clark Kent bu durumdan çok memnundu. Derin bir nefes çekip, huzuru duyumsadı. Blood and Rose ile kulübeyi temizleyip, eşyaları yerleştirip, odaları paylaştılar.
Kendi odası göle bakıyordu. Buna sevindi. Kıyafetleri koyduğu dolabın yanındaki etajerde çekmeceleri çekince daha çok sevindi. En üste Luka İncili vardı. Onun hemen altında Jean Christophe Grange’nin “Siyah Kan ve “Şeytan Yemini” kitapları ile Türk Şair Nazım Hikmet’in birkaç kitabı bulunuyordu. Bir dürbün buldu yazar. Bu çok işine yarayabilirdi.
Diğer çekmeceleri de açtı Clark Kent, bir sürü Rus, İngiliz, ABD’li, Fransız ve Türk yazarın kitapları doluydu. Demek ki buraya daha önce de birileri gelmiş, burada yaşamış, bu kitapları da yeni gelecek olana bırakmıştı. Belki de buraya daha önce gelen yaşıyordu, başka bir yerdeydi ya da ne bileyim kaybolmuştu. Bunu daha sonra düşünecekti.
Luka İncilini ve Jean Christophe Grange’nin “Şeytan Yemini” isimli kitabını alıp karıştırdı, onlar kucağına düşerken oturduğu yerde uyuyakaldı.
Önce rüya görüyorum sandı ama sonra rüya olmadığını anlayıp uyuyakaldığı yerden ayağa fırladı. Büyük bir kalabalık, uğultuyla, sloganlarla, yukarıya, göle doğru ilerliyordu. Meşaleler, sloganlar atıyordu. Kalabalığın önünde koşanlar vardı. Dürbünü alıp bakmaya çalıştı. Karanlıkta olan biteni iyi görüp, anlayabilmek için gözlerini kısarak dürbünden baktı.
En önde güzel giyimli tipler koşuyor, arkasında kral ve avanesi geliyordu. En arkadan gelenler üçüncü bölgenin idealist aydınları, şair, yazar ve gazetecilerdi. Emekliler ve emekçilerdi. Sanatçılar, zanaatkârlardı. Çiftçiler ve gençlerdi. Sistemi nihayet çökertmiş, beklenen devrimi yapmışlardı.
Heyecanlandı Clark Kent. Sevinç çığlıkları attı.
Blood and Rose’un dürtmesi ve sesiyle uyandı.
Gözlerini kırpıştırdı, sayıkladığını söyledi Rose…
Saçmaladı Clark Kent; şarkı sözleri gelmişti ilk olarak uyku sersemi aklına:
“Seviyorum seviyor musun? Ağlıyorum gülüyor musun? Özlüyorum gidiyor musun? Sevdikçe itiyor musun? Peki, öyle olsun…”
Blood and Rose anlamamış gibiydi. Üstünde durmadı.
Dürbünü alıp, dışarıya baktı. Kulak kabarttı. Dışarıda hiçbir hareket, dalların tatlı hışırtısı dışında bir ses yoktu.
Kendini kandırdığını o zaman anladı yazar. Herkes hayatından ve sistemden bir şekilde memnundu. En azından kısa vadede değişmesi mümkün değildi. Hayal kırıklığı, çaresizlik ve umutlarıyla baş başa kaldı.
Sabah ilk iş olarak, yeni uçan Medya Kuşu arayacağını kendine söyleyerek, bu kez yatağa uzandı. Blood and Rose’u düşündü ilk kez. Güzel kadındı. Aşk varsa, umut da vardı. Bir zamanlar aşkın ve devrimin partisi de vardı, sonra aşkı da devrimi de sattı. Neyse, o zaman aşk vardı ve devrim de olacaktı. En azından kendi aşkını kendi devrimini yaratacaktı. Kararını verdi, kesinlikle Blood and Rose’a yarın daha dikkatli bakacaktı.
Gözlerini kapadı Clark Kent
Tatlı uykusuna dalarken, Luka İncili ve Şeytan Yemini yere düşmüştü…
NOT: Sanırım 2012 yılıydı. Kızım Ceyna, odama gelip, “Baba, mutlaka okumalısın” diyerek üç kitabı tutuşturdu elime. Suzanne Collins’in Açlık Oyunları üçlemesiydi bu kitaplar. “Açlık Oyunları”, “Ateşi Yakalamak” ve “Alaycı Kuş” serisinden oluşuyordu. Hemen okumaya başladım. Yukarıda saydığım yazarların verdiği tadı vermemişti ama yine de ütopik ve distopik bir dünyada geçen heyecanlı bir macera romanıydı. Sonraki yıllarda filmleri yapılsa da ben kitabını okuduğum için olsa gerek, belki de ön yargıdan hiç birini izlemedim.
Kitapları bitirdiğimde, kızımla konuşmaya başladık.
“Bu kitapta ne varsa yakın bir gelecekte olacak kızım” dediğimi hatırlıyorum.
Egemen güçler, onların destekçileri, onları destekleyenlerin destekleyenleri, yağdanlıklar ve onların karşısında ezilenler, yoksullar… Düzen yozlaşacak, sistem insanlığı geri götürecek…
Öyle de oluyor… Ayak sesleri günümüze kadar geldi. Yaşanan ve hâkim kılınan kötülük dünyayı ve ülkemizi esir aldı. Artık ne insanların, ne ailelerin, ne kadınların, ne çocukların ne de hayvanların bir güvencesi var…
Ve bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü. Benim açımdan dayanışma ve farkındalık günü…
Bu yazıyı bir 10 Ocak yazısı olarak da okuyabilirsiniz…
Umarım beğenmişsinizdir…
ALİ BİLGİÇ’İ DE KAYBETTİK…
Ocak aylarını hiç sevmedim, sevemedim….
Soğuk, karanlık, kasvetli, bunalımlı ve ölümcül…
Çocukluk arkadaşım ve meslektaşım Sevgili Murat Uçtu’yu 6 Ocak 202 tarihinde kaybetmiştik. İşsiz kaldığı için özel ve sosyal hayatında da dikiş tutturamayan Murat Uçtu, 6 Ocak 2002 gecesi bir ütü kablosuyla asmıştı kendini, oturduğu evin apartman boşluğuna…
Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe’yi de 8 Ocak 1996 tarihinde bir polis sorgusunda yitirdik. İşkenceye, şiddete, hakarete dayanamayan Göktepe, basın şehidi olmuştu ve onu öldüren polisler, “Sandalyeden düştü, başını çarptı” yalanına başvurmuştu. Metin Göktepe’nin Afyon’da yapılan mahkemesine iki kez gitmiştik Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi ve Olay Gazetesi muhabirleriyle birlikte. Geniş güvenlik önlemleri ve ön yargılar altında, haberini yapmaya çalışmıştık.
Uğur Mumcu’da Ocak ayında; 24 Ocak tarihinde arabasına konulan bomba ile havaya uçurulmuştu. “Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz” diyen kalpaksız kuvayı milliyeci Uğur Mumcu’nun yeri halen dolmuş değil. 60 yıl, 50 yıl, 40 yıl öncesinden yazdıkları bir bir çıkıyor Uğur Mumcu’nun…
Halide Edip Adıvar ve Cemal Süreya’da 9 Ocak tarihinde ölen şair ve yazarlarımız… Özdemir Asaf 28 Ocak, Recaizade Mahmut Ekrem 31 Ocak’ta vefat ettiler.
Tanıdığım en iyi polis, babam Sadettin Kırgız’ı da 15 Ocak 2004’te yitirdim ben…
Daha ne olsun, Ocak ayı neden sevilsin bilemedim ki? Soğuk, karanlık, kasvetli, bunalımlı ve ölümcül Ocak ayları…
Şimdi de Bursa Basınının önemli bir değeri Ali Bilgiç ağabeyi kaybettik.
Mesleğe 22 Mayıs 1988’de Çağrı Gazetesinde başladım. Yenişehir Gazetesi sahibi Ali Bilgiç ağabey ilk patronum ve ilk öğretmenim Mustafa Eren’in yanına gelirdi. Kendisini ilk olarak o zaman tanıdım. O bize haftalık Yenişehir Gazetesini gönderir, biz de ona Çağrı Gazetesini postalardık. “Genç Meslektaşım Sayın Kırgız; anlat bakalım nasıl gidiyor?” sorusu ile epey sohbet ettiğimizi hatırlıyorum.
Sonra uzun süre göremedim Ali Bilgiç ağabeyi…
İki yıl önce Bursa Basınının en önemli edebiyatçılarından Muhsine Arda’nın düzenlediği “Ali Bilgiç’e Vefa” günü etkinliğinde yeniden bir araya geldik. Değerli duayen gazetecilerden, saygın kalem Binay Kazan ağabeyim çağırmıştı beni anma gününe.
İyi ki çağırmış. Kendimi tanıttım, beni hatırladığını söyledi. Yanına oturdum; eskilerden, yenilerden bir süre sohbet ettik. Kendi matbaasında bastığı kitaplar konuşuldu, yazdığı öyküler, gazeteciliği, şiirleri, hayatından önemli kesitler… Çok mutlu olmuştu Ali Bilgiç ağabey… Gözlerinden okunuyor, sözlerine yansıyordu mutluluğu…
Muhsine Arda üstada ve Binay Kazan ağabeyime ne kadar teşekkür etsem azdır. Uzun yıllar sonra, en azından yerel medyanın öncüsü ve efsanesi, Bursa basınının en değerlilerinden Ali Bilgiç ağabeyle uzun yıllar sonra sohbet etme fırsatı verdiler bana…
Son dönemde de Sosyal Medya hesabımdan, program haberlerimi ve bazı köşe yazılarımı beğeniyordu Ali Ağabey… Mekânı Cennet olsun…
Anılarda yaşaması ve yaşatmak ümidiyle, ailesine, sevenlerine, meslektaşlarıma, Binay Kazan ağabeye, Muhsine Arda üstadıma ve Bursa basınına baş sağlığı diliyorum.
10 OCAK ÜZERİNE USTA İSİMLERDEN ANLAMLI YAZILAR…
10 Ocak Çalışan Gazeteciler günüydü…
Basın dayanışmasında her zaman yanımızda olan Marmara Belediyeler Birliği ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’e bir kez daha teşekkür ediyorum. Bursa Basınını bu anlamlı günlerinde unutmadı, kahvaltıda ağırladı ve çevreci bir destekle de ödüllendirdi. Bursa Basın mensupları adına hatıra ormanı sözü verdi Mustafa Bozbey. Daha önce birçok dikili ağacım olmuştu benim Gemlik’te. Ancak Bursa’da ilk kez adıma bir ağaç dikilecek…
Gerçekten çok sevindim. Güler’de yanımdaydı. O da sevindi ve hatta; “söylesek başkana da, senin fidanın yanına benim için de bir fidan dikebilsek” dedi. Söylemeye gerek yok, buradan yazıyorum işte. Bizim de fidanımız ailecek olsun…
Bir teşekkür de Gemlik belediye Başkanı Sayın Şükrü Deviren’e… Gemlik basınındaki meslektaşlarımla bizleri akşam yemeğinde ağırladı. Samimi, dostane, sohbet havasında güzel bir dayanışma toplantısı oldu. Deviren ve ekibine başarılar diliyorum.
Neyse, bu anlamlı günde Bursa Basınının birçok ismi Gazetecileri, Gazeteciliği yazdı. Birçoğunu okumaya çalıştım. Dikkatimi çeken bazılarını köşeme alıyorum.
Duayen isim Necati Kartal ağabeyim, tarihçeyi hatırlatıp, çalışmayan, çalıştırılmayan, işsiz gazetecilere de dikkat çektiği yazısında, medyanın günümüzdeki sorunlarını özetlemiş. Finansman yani maliyetleri karşılayabilme sorunu, medya sahipleri sorunu, siyasi tercihler, siyasi baskılar, hizipleşmeler, kendine uygun medyalar yaratma sorunu, Teknolojinin gelişmesi, haberlerin ajanslardan temine edilmesi, sosyal medyadan haber aktarılması, arama motorlarının algoritma değiştirmesi sorun ve haklarla ve kuşaklardaki kopuş olarak nitelendirdiği sorunları bursaport.com
Haber sitesinde değerlendiren Necati Kartal; statü koruma adına, adalet duygusunu kaybetmiş medya patronlarını da unutmamış. Kartal, “10 Ocak geçmiş anıları anlatan gazetecilerin günü olarak kaldı” diye eklemiş…
Binay Kazan ağabeyim de, bursadabugün.com’daki yazısında, bu mesleğin çalışanı çalışmayanı olmayacağını savunarak, mesleğin olumlu bir yanı olan bulaşıcı yönüne dikkat çekmiş.
Medya’nın en güvenilir üçüncü meslek durumundan, en güvenilmeyen meslekler grubuna nasıl geldiğini özetleyen Binay Kazan, ısmarlama haberler, kişisel tercihli köşe yazıları, birilerine yaranma amaçlı yorumlar, çıkar ve menfaat ilişkilerinin günün birinde gazetecilik yüksekokullarında ders diye okutulacağını vurguladı.
Değerli ağabeyim Gürhan Çetinkaya’da, yine bursaport haber sitesinde, basın meslek ilkelerini sıralarken, meslek ahlakını içselleştirip, kalemini satmayan gazetecilere vurgu yapmış. Çetinkeye, “ 10 Ocak Çalışan Çalışmayan Gazeteciler Gününü Kutluyorum” diye yazmış.
Bu üç yazıyı peş peşe okursanız, dürüst, ahlaklı ve ilkeli, okuyan, araştıran, mesleğine adanmış önüm süren gerçek gazetecileri daha iyi anlamış olduğunuz gibi, trollerle gerçek gazetecileri de daha iyi ayırt etmiş olabilirsiniz diyorum.
Necati Kartal, Binay Kazan, Gürhan Çetinkaya ağabeylerim başta olmak üzere, 10 Ocak üzerine güzel ve bilgi dolu yazılar kaleme almış tüm meslektaşlarımı kutluyorum…
CEMAL SÜREYA ‘NIN ÖLÜMÜ ÜZERİNE
9 Ocak tarihi, ünlü şair Cemal Süreya’nın 36. Ölüm yıldönümüydü.
Gemlik’te otururken, arada sırada buluşup, kafaları çektiğim değerli kardeşim İlhan İnce, daha önce okuduğum ama unuttuğum bir yazıyı gönderdi bana. Cemal Süreya’yı severim, İlhan İnce’de sever, Cüneyt ve Selçuk Yelkenci’de…
Yazar ve Sanatçı Sunay Akın’ın 2015 yılında Kafa Dergisinde kaleme aldığı bu yazı, Cemal Süreya ve edebiyatseverler tarafından da beğenilerek okunacak diye düşünüyorum.
Cemal Süreya’nın ölüm nedeni; şeker koması, akciğer ödemi, kalp yetmezliği olarak resmi kayıtlara geçmişti. Şair Cemal Süreya’nın öldüğünde hiç kimse cenazesini almaya gitmemişti. Yani düşünün bir şair ölüyor ve yalnız bırakılıyor. Şair Sunay Akın, Cemal Süreya’nın neden hemen gömülmediği ve cenazede yaşanan ilginç bir olay üzerine yazmıştı:
Cemal Süreya’nın naşını aldık, Şişli Camii’nin önünden cenaze arabasına koyduk. Hani o arabalarda cenaze kime aitse, ismi yazılı olan bir tabela vardır. Bir baktım, orada ‘Cemal Süreyya’ yazıyor, iki Y’yle… Tashih var!!! Ya hoca gidiyor ve son tabelada tashih var!
Cemal Süreya’nın naşının Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin morgunda olduğunu duyunca hemen soluğu orada aldım. Hatay Lokantası’nın sahibi Mehmet Ali Işık, Cemal Süreya’nın amcasının iki çocuğu ve oğlu Memo’dan başka kimse yoktu. Oysa bir gün önce gece evinde telefonlara hep ben bakmıştım. Herkes Hoca’nın nerde olduğunu, paraya ihtiyacımız olup olmadığını sorup, mutlaka geleceğini söylemişti. Ben Numune Hastanesi’nin morguna gittiğimde bir kalabalıkla karşılaşacağımı umut ediyordum. En azından bir 25-30 kişi oluruz diyordum ama saydığım insanlar dışında kimse yoktu. Hatay Lokantası’nın sahibi Mehmet Ali Işık, maddi olarak gereken her şeyi üstlendi.
Cenaze arabası geldi. Cenaze arabasına Cemal Süreya’yı koyacağız. Çünkü cenaze bir gün sonra Şişli Camii’nden kaldırılacak. Cenaze arabasına bindik. Ben önde, Cemal Süreya’nın oğlu Memo ve Mehmet Ali Işık arkada oturuyordu. Şoförün Numune Hastanesi’nden çıktıktan sonra güzergâhı belli: Birinci köprüden, Ankara asfaltından karşıya geçecek, bizi Şişli’ye bırakacak. Yol güzergâhına girmeden önce, bir anda aklıma Cemal Süreya’nın bir dizesi geldi. O da şu; Gömmeden önce biraz gezdirin beni… Şoföre dedim ki:
– Köprüye asfalttan gitmeyeceğiz,
– Nerden gidelim abi, başka hangi yol var?
– Harem’e gideceksin ama sahil yolundan gideceğiz!
– Abi, işimiz var. Daha başka cenazeler var, onları taşıyacağım.
Adamı zar zor razı ettik. Ve Harem’e doğru yola çıktık. Kız Kulesi’nin önünden geçtik. Cemal Süreya demişti ya hani bir şiirinde;
“Kız kulesinin düş getiren pay senetleri,
kısa günde kapış kapış gitti…”
Cemal Süreya’ya tarihi yarımadayı gösteriyorum. Martıları, vapurları, Kız Kulesi’ni… Üsküdar’a geldik. Ve Kuzguncuk’a doğru giderken dedim ki içimden; Kuzguncuk’tan geçerken hemen orada bir kahve var. Ve Can Yücel hep orada oturur. İster misin Can Yücel orada olsun… Eğer Can Yücel oradaysa arabayı durdurtacağım ve diyeceğim ki:
Hocam bak Cemal Süreya’yı gezdiriyoruz.
Kuzguncuk’a geldik, kahveye baktım. Can Yücel yok! Hemen içeriye doğru giren sokağa baktım, 70-80 metre ilerde Can Yücel elleri arkada yürüyordu. “Hocaam! Hocaam!” diye bağırdım. Şoföre “Dur!” dedim. “Duramam abi, cenazelere yetişeceğim” dedi. Durmadı… içimde uktedir. Demek ki biz birkaç saniye önce gelsek, Cemal Süreya’yı taşıyan cenaze arabasının önünden Can Yücel geçecekti. Hiç unutamam o anı…
Sonrası ertesi gün, namaz için Şişli Camii’ne gittik. Hocayı son yolculuğuna uğurlayacağız. Çok enteresan bir şey oldu: Hiç kimse bilmez bunu… Bir kadın geldi; siyah şapkalı, siyah paltolu… Çok şık ve çok güzel bir kadın… Filmlerden çıkmış gelmiş gibi… Cemal Süreya’nın kız kardeşi Perihan Hanım gidip onunla bir şeyler konuştu. Tanıyordu, dedim demek ki… Acaba akrabası mıydı? Gittim, sordum Perihan hanıma… Perihan hanım cevap verdi:
“Suna o…” dedi.
Suna, Cemal Süreya’nın ilk aşkı! Ve hatta belki de ‘Üvercinka’…
Cemal Süreya Üvercinka’nın kim olduğunu hiç söylemedi ya da bana söylemedi. Ama onun Suna’yı nasıl sevdiğini, Suna’nın hayatındaki yerini çok iyi biliyorum. Yıllardır hiç görüşmemişlerdi. Ama Suna kalktı, Cemal Süreya’nın son yolculuğunda onu yalnız bırakmadı, geldi… Cemal Süreya’nın naaşını aldık, Şişli Camii’nin önünden cenaze arabasına koyduk. Hani o arabalarda cenaze kime aitse, ismi yazılı olan bir tabela vardır. Bir baktım orada ‘Cemal Süreyya’ yazıyor, iki Y’yle… Tashih var!!! Ya hoca gidiyor ve son tabelada tashih var! Araba trafiğe çıktı, trafik sıkışık… Ben gerideyim ama görüyorum bir kadın koşuyor tabelaya doğru… Anladım durumu.. Yetiş, yetiş, dedim… Koştu, koştu… Ve son anda bir kadın parmak uçlarıyla ikinci Y’yi sildi… Ve araba trafiğe öyle çıktı, Cemal Süreya uzaklaştı… Cemal Süreya, “Öyle çirkin isim mi olur?” dediği, hiç sevmediği Kulaksız’daki, Kulaksız Mezarlığı’na gömüldü. Hocam derdim ona önceden, sohbetlerimizde; “Van Gogh’u da oraya gömmek lazım.”
Gülerdik…
Cemal Süreya’nın bugüne kadar hiç kimseye anlatmadığım son yolculuğu Kulaksız’da işte böyle bitti…
Sunay Akın
Kaynak: Kafa Dergisi / Ocak 2015
CEMAL SÜREYA’DAN ÜVERCİNKA ŞİİRİ
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dâhil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dâhil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Büyün kara parçalarından
Afrika dâhil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dâhil
Burada senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırken ki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil
NOT: ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA DA GÖRÜŞMEK ÜMİDİYLE…