CEMAL KIRGIZ YAZDI; “OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HERŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI” (8)

08.02.2026
128
A+
A-

MUSTAFA EREN’İN ARDINDAN…

“Açık ve sade olsun ve sonuna kadar düz bir çizgide tutun.”

Gazeteciliğe başladığım Çağrı Gazetesinin sahibi Mustafa Eren için bu sözler Kuran-ı Kerim’deki Ayetler kadar önemliydi. Gençliğinde devrimci bir solcu, sonrasında da iflah olmaz bir muhafazakâr olan Mustafa Eren benim iyi bir gazeteci ve dolayısıyla iyi bir yazar olabilmem için daha pek çok şey söylemişti. Ama onun anlattığı-söylediği birçok şey bir kulağımdan girip, öbür kulağımdan çıkmıştı. Ancak bu sözleri öyle olmadı. Çünkü Mustafa Eren bu sözleri sanki kafama mıhlamıştı. Ona göre insanlar anlama sürecine başlamak için açık ifadelere ve özetlemelere gerek duyuyorlardı.

Gazeteci olarak senin görevin, derdi bana, insanlara, karar verip ilerlemelerini sağlayacak gerçekleri sunmaktır. O halde süslemeye kalkma. Şatafatlı kelimeler kullanma. En başından başla, orta kısmını düzgün bir biçimde aç ki, her olay okuru akla yatkın bir şekilde bir sonrakine yönlendirsin ve sonda da bitir. Habercilikte son, daima sondur, diye vurgulamıştı. Ve sakın ola, bazı insanların görüşüne göre veya bu konudaki genel bakış gibi tembel işi saçmalıklara bulaşma. Her olay için bir kaynak vardır ve kural budur işte. Sonra da bunu sade bir Türkçe ile bir takım karmaşık İngilizce kelimelerle süslemeden, cilalamadan yaz. Abartılı ifadeler yeni yetme yazarlara veya serbest kürsü sayfalarına aittir…

1 Şubat 2026 Pazar günü, benim meslekteki ilk öğretmenim, değerli gazeteci ağabeyim, üstat Mustafa Eren’i kaybettik. Tam bir haftadır, benim için en değerli insanlardan birisi olan Mustafa Eren için ne yazabilirim diye düşünüp duruyorum. Pandemi döneminde, can sıkıntısından yazdığım ve geçtiğimiz hafta karşıma çıkınca, sosyal medya hesabımda yeniden paylaştığım yazı ile ilgili giriş yapmamın sebebi de bu oldu. Usta bana; “Açık ve sade olsun ve sonuna kadar düz bir çizgide tutun” demişti…

Daha önceki birçok yazımda ve öykümde de anlatmaya çalıştığım gibi, Gazetecilik benim için çocukluk aşkıydı. 9 Yaşından 18 yaşına kadar hem okumaya çalıştım, hem de anne ve babamın da yönlendirmesiyle belki zanaatkâr bir insan da olabilirim umuduyla, oto tamircisinde, berberde, kaynakçıda ve nihayetinde de babamın işletmeciliğini yaptığı Gemlik Balıkçılar Derneğinde garsonluk ve ocakçılık yaptım. Bir ara, ilkokul 5. Sınıftan, ortaokul üçüncü sınıfa kadar, 4 yıl boyunca, yılsonları sahnelenen bütün tiyatro oyunlarında başrol alıp, sahne sanatlarında da (öğretmenlerimin dediğine göre) başarılı olunca tiyatrocu olmayı da düşündüm ama gazetecilik aşkı başkaydı bende. Zaten, güzel sanatlar akademisi, üniversitesi, tiyatro eğitimi, öğretimi gibi uzak şehirlerdeki güzelliklere kim ulaşacaktı, kim benim için çaba gösterecekti ki…

19 Mayıs 1988 gecesi… Eren Matbaasında kalfa olan arkadaşım Mustafa Deliçay ile Balıkçılar Derneği bahçesinde oturmuş, çay içip sohbet ederken, “Sen hep gazeteci olacağım diyordun değil mi?” diye sordu aniden. Hastalık dolayısıyla Ticaret Lisesine ara vermiştim. Babamın yanında takılıyordum. “Hem de nasıl istiyorum bilemezsin Mustafa” dedim.

Mustafa Eren’in muhabir yetiştirmek amacıyla yanına aldığı birkaç genci kovduğunu söyledi Mustafa Deliçay. Zor ve titiz bir adam olduğunu, anlaşabilirsem, elime fırsat geçebileceğini, benim adıma da konuşabileceğini anlattı.

20 Mayıs 1988 gecesi gelmek bilmedi bana. Bir yandan Ocakta çay demliyor, bir yandan çayları servis ediyor, yerleri süpürüyor, kül tablalarını boşaltıyor, bardakları yıkıyor, bir yandan kahve falan yetiştirmeye çalışıyordum. Ama gözüm yollarda, Mustafa Deliçay’ı da bekliyordum. Mustafa geldi. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Mustafa Eren o gün sabahtan matbaaya gelip, Bursa’ya işlerini bitirmeye gitmiş. Konuşamamış. “Yarın kesin konuşacağım ama” dedi Mustafa…

21 Mayıs 1988 gecesi, rutin kahvehane işletmeciliği sanatlarını icra ederken ve ocakta arkam dönük, yeni çayları bardaklara doldururken, Mustafa geldi. “Müjdemi isterim, patron seni yarın öğleden sonra yanına bekliyor. Ama çok da umutlanma. Zor odamdır, ters adamdır, kolay mutlu olmaz, memnun kalmaz” dedi.

Kendime güveniyordum. Mustafa Deliçay’a, kusturacak kadar çay ve kahve ısmarladıktan sonra, gece yarısı kahvehaneyi toplayıp, eve gittim. Balıkçılar Derneğine, 8 tane gazete alıyorduk. Hepsini yanıma aldım. Odama girip, bütün manşetleri, köşe yazılarını okumaya başladım. Çıplak kadın resimleri ile meşhur, erotik öykülerle ünlü Tan Gazetesini bile tamamen okudum o gece. Sabaha karşı yine uykum gelmedi. Yarıda kalan birkaç yakın tarih ve siyaset kitaplarını da okumaya başladım. Bir saattik uykuyla, balıkçılar derneğini açmaya gittim. Öğlen babam da gelince, “ben gidiyorum” dedi. “Nereye ?” diye sordu doğal olarak.

“Gazeteci olmaya” dedim…

Eren Matbaası Çağrı Gazetesinin karşısında bir bilardo salonu vardı. (Bu bilardo salonu daha sonra uzun yıllar mobilya mağazası olarak hizmet verdi. Yaklaşık 7 yıldır da bir zincir markete ait alışveriş merkezi olarak hizmet görüyor) Matbaayı gören bir yerde oturdum. İçeriye girene çıkana bakıyorum. Gözlerim Mustafa’yı arıyor. O ise matbaa tarafından bir şeylerle meşgul. Bir türlü kapıya çıkmıyor. Belki inanmayacaksınız ama gönüllü olarak 4 yıl boyunca da yaz ayları Kuran Kursuna gitmiş bir çocuk olarak, pek çok dua ezberlemiştim. Bilardo Salonunun bulaşık suyunu andıran, çaylarından 5. Sini de içtikten, bildiğim tüm duaları da 50. Kez falan okuduktan sonra ki (yaklaşık 2 saat bilardo salonunda oturmuş, cesaretimi toplayıp, ne konuşacağımı da defalarca tekrarlamıştım” çay paralarının hesabını ödeyip, matbaadan içeriye adımımı attım.

Mustafa Eren içeride iki kişiyle oturuyordu. Bunlar Çağrı Gazetesinin köşe yazarları Nezih Dimili ile Emin Bora’ydı. Nezih Dimili, çok değil 10 ay sonra Gemlik Belediye başkanı olacaktı. Mustafa yanıma geldi. Turan Tekkeş ağabeyim, hem gazetenin hem de matbaanın müdürüydü. Zehra Eren abla da oradaydı. O da, hem muhasebe işlerine, hem de telefonlara bakıyor. Matbaanın ve gazetenin ticari işlerini yürütüyordu. Seyfettin Şekersöz ve Ömer Altın ağabeylerim de diğer matbaa ustalarıydı. Bana sıcak bir karşılama töreni yaptılar. Nezih Dimili ve Emin Bora gidince, beni içeriye aldılar.

Mustafa Eren bir süre beni süzdükten sonra, masasının önündeki koltuğa buyur etti. Neden gazeteci olmak istediğimi, nerede okuduğumu, kimlerin çocuğu olduğumu, bir iki hafta sonra, sıkılıp, bunalıp, korkup kaçacaksam, bu işe hiç başlamamam gerektiğini falan söyledi. Bu arada Mustafa Deliçay, Zehra abla ve Turan Tekkeş ağabeyimi de çağırdı yanımıza.

Sonra aniden bir soru sordu Mustafa Eren:

“Diyelim ki, dereboyu taraflarında bir ahır yandı ve içinde 4 büyükbaş, üç küçükbaş hayvan ve tavuklar da yandı, bu haberi nasıl yazarsın?” dedi.

Daha önce hiç haber yazmamıştım ama manşeti aklıma geldi. “Ahır yandı ve çok sayıda hayvan telef oldu” dedim.

Mustafa Eren ilk defa güldü. “Bu olur” dedi. Sonra Zehra abla, Turan ağabey, Mustafa’da gülmeye başladı. Konuyu ertesi gün öğrendim. Benden önceki muhabiri göndermişler habere, hayvanlara ‘vefat ettiler’ diye yazmış.

“Telef” sözcüğünün beni orada tutacağını hiç bilemezdim.

Bir poşet fotoğraf makinesi tutuşturdu elime. İçine siyah beyaz 36’lık bir film taktı. Bunu nasıl yapacağımı gösterdi. Filmi taktıktan sonra, ışık almış diye, iki kare boşa çekmemi tembihledi. Sonra bir tükenmez kalem ve not defteri elime tutuşturarak, “hadi fırla sokaklara, haberler yap, onları gel buradaki daktiloda yaz ve masama bırak” dedi.

Neler yapmadım ki!

Kanser Vakfı için toplanan atık kutularını, balıkçılarla röportajı, deniz kirliliğini, mahallemizde patlayan ve sokaklara taşan kanalizasyonu, Fenerbahçe genç takımına transfer olması gündemde olan Gemliksporlu bir arkadaşımızı, balık fiyatlarını, zeytin fiyatlarını, pazara çıkıp, meyve sebze fiyatlarını. Heyecanla geldim, Ticaret Lisesinden F klavye tecrübem yüksekti. Oturdum, tek tek yazdım. Filmi de çıkarıp ilk öğretmenimin masasına koydum. Haberler çok da profesyonel değildi ama bana göre başlangıç için muhteşemdi. Hiç birini beğenmedi Mustafa Eren, “Bunlar haber mi?” dedi. Yazdıklarımı çöpe attı.

Sonra mahalleden bir komşumuz, Borusan ve Gemlik Gübre’nin greve çıkacağını söyledi. İşçi servisi ile ben de gittim. İşçilerin sloganları, yürüyüşleri, sendika açıklamaları. Büyük bir heyecanla haberi yapıp, yine işçi servisiyle ilçeye döndüm. Nasıl olduysa, bu grevlerden kimsenin haberi yokmuş. “İlk aferini” o zaman aldım.

Milliyet ve Cumhuriyet Gazeteleri okumaya başlamıştım. “Aferin aldım ya” artık gazeteci sayılabilirdim. Devlet dairesine gittim, bütün müdürlerle tanıştım. Kaymakama gittim, zaten ilk haberlerimden birisi de dönemin Belediye Başkanı Hakkı Çakır ile yaptığım haberler oldu. Baroya gittim, avukatlarla, hâkimlerle, savcılarla tanıştım. Polis çocuğuydum, karakola gitmesem olmazdı, komiserler, Emniyet Amiri, Emniyet Müdürü, Baş komiser ve Komiserlerle tanıştım. Milli Eğitim Müdürüyle görüştüm. Eğitim ve öğretim sorunlarıyla ilgili bilgiler aldım.

Ama olmadı, üçüncü ayım dolarken, yine haberlerimi beğenmeyip, çöpe atınca, umudum kırıldı. Poşet fotoğraf makinesini, not defterini, kalemi bırakıp çıktım. Balıkçılar Derneğinde ocakçılık, garsonluk, babama yardım etmek neyime yetmiyordu. Benden gazeteci falan olmazdı. 3 ayda 100’den fazla haber yaz, on tanesi gazeteye çıksın, diğerleri çöpe gitsin ve bir tanesine bile sadre şifa olsun diye imzam atılmasın.

Bir akşamüstü; sanırım Cumartesi akşamüstü falandı. Mustafa Deliçay, Ömer Altun ağabey derneğe geldiler. Çayları getirip, yanlarına oturdum. “Niye gelmiyorsun” dediler, ille de ‘S.ktir git!” denilmesini beklemeyeceğimi, haberlerimin kullanılmadığını, bu yüzden umudum kırılıp bıraktığımı söyledim. Güldüler ve Mustafa Eren demiş ki; “Bu çocuk gazeteci olur, dönerse olur”…

Cesaretim yoktu dönmedim.

Bir hafta sonu akşamı da Mustafa Eren geldi Balıkçılar derneğine. Benim suratım asık. Ama saygıda asla kusur etmiyorum. İçimde yanan ateşi harlatan konuşmasının sonunda, “Yarın yine gel başla” teklifinde bulundu. Dünyalar benim olmuştu.

Bu sefer, öğretmeye başlamıştı. ““Açık ve sade olsun ve sonuna kadar düz bir çizgide tutun.” Birlikte Belediye Meclis toplantılarına gittik. Sol üzerine, sağ üzerine, muhafazakârlık üzerine derin tartışmalara girdik. Meşhur, Hakkı Çakır Nezih Dimili meclis toplantısında çıkan kavgayı ateşleyen soruyu da ben sormuştum. Belediye Meclisini ve Belediye encümen kararlarını takip ediyordum. Bir yandan da Gemlik’in adli olayları bitmiyordu. Gemlik spor, Umur spor, Kumla spor amatör küme maçlarına mutlaka gidiyordum. Encümenden çıkan zam kararları ilk Çağrı Gazetesinde manşet oluyordu. Artık imzam da çıkmaya başlamıştı. Bir zamanlar Çağrı Gazetesinin yazarı olan dönemin Belediye Başkanı Nezih Dimili bu zam haberlerine çok kızıyordu. Hatta birçok gazeteciyi mahkemeye bile vermeye başlamıştı. Çocuklarının bir otele borcunu ödemediğiyle ilgili otelcinin şikâyet ettiği bir haber sonrası, beni belediyeye bile sokmak istememişti. İnternet yoktu ve Çağrı Gazetesi özel haberlerle ilçenin en çok basılan, satılan, alınan, okunan gazetesi oluyordu.

Mustafa Eren sayesinde, Bursa matbaa piyasasını da öğrenmeye başlamıştım. Bursa medyasının ünlü isimlerini, gazetecileri, meslektaşlarımı da tanıyordum artık. Dedim ya, ilk öğretmenimdi. İlk üç ayda benim yeteneğimi ölçen üstat, sonraki aylarda püf noktalarını da göstermeye başlamıştı. Mesela, o dönemde meşhur olan; “Şeklinde Konuştu” ibaresini hiç sevmezdi. Gazetedeki haberi gösterir, “Bu şekil mi, yazı mı” diye sorar, şeklinde konuştu diye sakın bitimde diye de tembih ederdi. Halen, basın medya kuruluşlarından gelen haberlerde bu ibareye denk gelirsem, çıkartır, yerine diye konuştu tamlamasını eklerim.

Burçlardan anladığımdan falan değil. Ben burcumu 24 yaşında öğrenmiş bir adamım. Bir evrak işi için Kimliğini vermişti. Fotokopi çektirip geldim. 27 Kasım doğumluydu Mustafa Eren. 27 Kasım 1990’da askere gidiyordum. Matbaaya uğramadan gitmek asla olmazdı. Zaten beni İstanbul’a da Zehra abla götürecekti. Gitmeden önce doğum gününü kutlamak için güzel bir çiçek yaptırdım. Takım elbisemi giydim. Bu takım elbiseyi ve diğer iki taneyi de bana Turan Tekkeş ağabeyim ve Zehra Eren ablam almıştı zaten. Çiçekle içeriye girdim. Tüm matbaa kadrosu ve Eren ailesi orada beni bekliyordu.

Çiçekleri gördü ve “Aferin, işi iyi öğrenmişsin, daha kafadan komutanın gözüne gireceksin” dedi.

“Yok” dedim. “Bu çiçekler senin patron. Doğum günün kutlu olsun” diye ekledim.

O uçuk kaçık, kimseye eyvallahı olmayan, dik, cesur, düşündüğünü söylemekten çekinmeyen gazeteciyi ilk defa gözleri nemlenmiş gördüm. Evet, Yay Burcuydu Mustafa Eren. Dünyayı gezdi diyebilirim. Gemlik eski Devlet Hastanesi Başhekimi Vedat Ökter gibi (Vedat Ökter’de Yay Burcuydu) bana inanamayacağınız ülkelerden kartpostallar yolladı. Ağabeyliğini, öğretmenliğini, dostluğunu benden asla esirgemedi. En son 2015 ve 2016 yıllarında iki kez buluşup Gemlik çay bahçelerinde çay içip, sohbet ettik. Bundan bir yıl önce de Sevgili Cevat Türe ağabeyle bir yerlerde kafaları çekerken kendisini aradık. Kolon Kanseri olduğunu bilmiyorduk. Maalesef onu yitirdiğimizde öğrendik.

Askerden izine geldiğimde de yanında çalıştım. Nezih Dimili’nin makamında vurulma haberi, Gemlikli bir taksicinin kaçırılıp, Karsak Boğazında öldürülmesi haberi, birkaç intihar, hırsızlık, silah yakalatma haberleri de hep bu dönemlere denk geldi. Askerden döndüğümde ise beni bir başka serüven bekliyordu. Gemlik Körfez Gazetesinde Kadri Güler ağabeyle birlikte Olay Gazetesi Gemlik temsilciliği görevini de almıştım. Rakip olmaları umurumda değildi, hemen hemen her gün Çağrı Gazetesine de uğruyordum. Belki de gazeteci olmaya başlamıştım ve bu Mustafa Eren gibi bir ustanın eseri oluyordu.

Bir gün Çağrı Gazetesi’nin olduğu Gazhane Caddesinden geçiyordum. Yıl 1993 veya 1994 olmalı. Gemlik’in bir başka uçuk kaçık siyasetçisi Mehmet Kaptan ve Mustafa Eren, Armutluda görevli Hakan Başçavuş ile kapı önünde sohbet ediyorlardı. (Mehmet Kaptan’da Yay Burcu!) Beni de yanlarına çağırdılar. “İşin yoksa hadi gel Armutlu ’ya götürelim seni” dediler.

Haberleri bitirmiştim. Birkaç aydır da Armutlu’ya gitmiyordum. Ayrıca 1992 Ağustos ayında dönemin Armutlu Belediye Başkanı Celal Göç’te evinden çıkarken silahlı saldırıya uğramıştı. Armutlu’da o dönem Gemlik gibi tehlikeli bir yerdi. İki arabayla Armutlu’ya doğru yola çıktık. Kumla, Karacaali, Narlı, Kapaklı, Fıstıklı derken, yolun kenarına çektiler arabaları. Hakan Başçavuş, “Mustafa Eren ağabey seni çok methetti, askerde atış birincisi olmuş, yüzbaşının yazdığı övgü mektubunun fotokopisini okutmuşsun, hadi gel görelim bunu” dedi. Dar yolun, denize bakan kenarında, yıpranmış, paslanmış, değiştirilmek için birilerinin insafına bırakılmış büyük bir tabela vardı. Doğru düzgün yazıları bile okunmuyordu.

Arabaların arkasına geçtik. Bagajlar açıldı. Gördüğüm en güzel, en tehlikeli tüfekler, silahlar oradaydı. Mustafa Eren ağabey nerede öğrendi bilmiyorum ama güzel nişan alıyordu. Mehmet Kaptan, nişancılığını ofisine gelip, haraç isteyen mafya da test etmiş, başarılı olmuştu. Hakan Başçavuş  biz söylüyoruz, söylediğimiz yere nokta atışı yapıyordu. Ben de fena sayılmazdım. Tabela delik deşik, paramparça olmuştu.

Arabalara geri binerken, bir de fotoğrafını çektim, haber yaptım. Sonra o tabela değişti. Gazeteci kamu yararını gözeten kişidir!

Gitmişken, Armutlu’dan birkaç haber yapmayı da ihmal etmedik. Yemek yedik, sohbet ettik, çayları içtik. Aradan bir yıl falan geçti. Başka bir haber için Armutlu’ya gittim. Hakan Başçavuşu sordum. Tayini çıkmış. Kimi Almanya’ya, kimi ABD’ye, Kimi de o zamanlar Sırp Bosna savaşı yeni bitmişti, Bosna’ya gitti dedi.

Hakan Başçavuş 10 yıl sonra ortaya çıktığında, onu zaten herkes tanıdı.

İlan parasını tahsil etmek için gittiğim yerde saldırıya uğradığımda da, kurşunlandığımda da, mahkemelere verilip, zor günlere düştüğümde de, danıştığımda da yanımda oldu Mustafa Eren. Hatta insanlık kazası sonrası cezaevine girip çıktığımda da benimle irtibatı hiç kesmedi. Sigaraya fena halde karşıydı. Bendeki kızdığı tek konu buydu. Sigara konusunda uyarılar yapıp, öğütler verdikten sonra gülerek eklerdi; “Ben bu kadar ülkeye nasıl gidiyorum biliyor musun? Her gün alacağım sigara parasını kenara koyuyorum, o birikince yurt dışındaki hiçbir fırsatı kaçırmıyorum”

Oysa gençliğinde kendisi de içmiş sigarayı da, içkiyi de… Hayatın içinden, işçilikten, sendikal eylemlerden kopup gelmiş, yaşamış ve sınanmış bir insandı Mustafa Eren… 21 Ocak 1986 tarihinde çıkarmaya başladığı Çağrı Gazetesini 10 yıl sonra Kadri Güler’in ağabeyi, matbaacı merhum Hüseyin Güler ağabeye devretti . Hüseyin Güler ağabeyi de beyin kanamasından kaybedince eşi Hicran Güler ve oğlu Mehmet Güler devam ettirdi gazeteyi. Zaten ben de 1996’dan 2019 a kadar hiç kopmadım Çağrı Gazetesinden…

Beni ben yapan birçok olaylar silsilesinin başlangıcı 22 Mayıs 1988 tarihiyse, mimarı da Mustafa Eren oldu. Birçok yazımda, öykümde yer verdim kendisine… Vefat haberini veren sevgili eşi Figen Eren Yenge aradığında, bu yazıları okuduklarını söyledi. Ne kadar mutlu olduğumu yazmaya bu sayfalar yetmez. Cevat Türe ağabey ile birlikte aradığımızda da çok mutlu olmuş. Bu da beni gururlandıran başka bir an oldu. Keşkelerin faydası yok. Mevlana’nın dediği gibi; “Sevdiğini şimdi söyle, musalla taşında değil”

Ben Mustafa Eren’i babam gibi, ağabeyim gibi hep sevdim, hep saygı duydum. Kaç yıllık gazeteci olduğumu merak edenlere de, 22 Mayıs 1988’den beri diye yanıt verirken, ben Mustafa Eren’in öğrencisiydim demeyi de ihmal etmedim. Bundan hep onur ve gurur duydum.

Mekânı Cennet Olsun, Allah Rahmet eylesin.

Başta Figen yenge, olmak üzere kızları ve Zehra Abla ile tüm sevenlerine baş sağlığı diyorum.

Bazı gereksiz, oksijen israfı insanlar öldüğünde, bir takım insanlar o ölen için, “Gemlik bir değerini kaybetti” gibi safsata yazılar yazıyorlar.

Hayır, Gemlik asıl şimdi gerçekten de önemli bir değerini kaybetti.

Buradan Gemlik Belediyesine ve siyasi partilere çağrımdır. Adını yaşatmak için, ne gerekiyorsa, umarım yapılır. Bence de yapılsın… Gecikmeden üstelik…

İlk öğretmenim, ustam Mustafa Eren’in de hep dediği gibi;    “Açık ve sade olsun ve sonuna kadar düz bir çizgide tutun. Açık ve sade yazdım. Düz çizgide tuttum!”

Umarım beğenmişsindir ustam. Biliyorum, bu yazımı da okuyacaksın sen!

BÜLENT ÜLKÜ’NÜN ARDINDAN…

Karar Gazetesi Yazarı Şule Demirtaş, Vlademir Nobokov, Edvard Said gibi yazar ve felsefecileri anlatıp, onların sürgünlerinden dem vurduğu,  İskenderiye Büyük Kütüphanesinin köklerinden bahsettiği bir yazısında, “Edebiyat elbet bu noktada (bazı noktalarda) bir sığınak sunmuyor ancak hafızanın nasıl aşındırıldığını kayda geçirmeye yardımcı oluyor” diye yazmıştı.

Gazeteciliği, Edebiyatı, Sanatı karşılıksız sevmiş biri olarak, hafızam anılarımı henüz aşındırmamışken, değer verdiğim ne varsa, onu edebi amaçla yazıya dökmeye çalışıyorum. Bu bir uğraştan çok, zevk aldığım bir zorunluluk gibi geliyor bana… Belki, ileride kitap bile yapabileceğimi umut ediyorum…

Gemlik Belediye Meclisinde, CHP’li Meclis üyesi İlhan Ermiş’in verdiği bir önerge dikkatimi çekti. Faili meçhul bir cinayete kurban giden Gemlikli Gazeteci Kadri Bülent Ülkü’nün isminin doğum yeri ve mezarının da bulunduğu Karacaali Köyündeki bir alana ya da bulvara verilmesi önergesiydi bu. CHP’li Meclis üyeleri de bu önergeye destek verdi.

Önerge meclisten geçerse, ilgili komisyona gelecek. (Ben bu yazıyı yazarken, belki de komisyona gelmiştir!)

Yazar ağabeyim Erol Erkılınç, Karacaali Köyünden, Kadri Bülent Ülkü’nün arkadaşlarıyla birlikte imzaladığı bir önergeyi, bundan üç yıl önce, Mehmet Uğur Sertaslan’ın Belediye Başkanlığı döneminde de Belediyeye teslim etmişti. Nedense o önerge ne meclise geldi ne de doğal olarak komisyonlara gönderildi.

Üç yıl sonra, aynı önerge bu kez meclis üyelerinin de destek vermesiyle yeniden meclise sunuldu. Önergede, Gazeteci Kadri Bülent Ülkü’nün 1988 ile 1992 yılları arasında Gemlik Gürle İş Merkezinde (1994’ten 2009’a kadar Olay Gazetesi Gemlik Temsilciliği bürosu da Gürle İş Merkezindeydi) Körfeze Bakış isimli haftalık gazeteyi çıkardığı vurgulanıyor. Önergede ayrıca, Kadri Bülent Ülkü’nün, “İşçilerin, emekçilerin, köylülerin, öğrencilerin sorunlarıyla yakından ilgili, toplumun gözü kulağı olan, haksızlığa, adaletsizliğe uğrayan tüm insanlığın yanında gazetecilik yaptığına dikkat çekiliyor.

Mesleğe 22 Mayıs 1988 tarihinde Gemlik Çağrı Gazetesinde başladığımı yazmıştım. Aynı yılın sonlarına doğru Körfeze Bakış gazetesi de yayınlanmaya başladı. Çağrı Gazetesine gelen birkaç sayının ardından, bu gazeteyi, kimin, kimlerin çıkardığını merak edip, Gürle İş Merkezi üçüncü katın yolunu tutmuştum. 6 metrekarelik, tek göz oda olan ofisti ilk dikkatimi çeken, iki masa üstündeki iki daktilonun yanında, silme gazete ve kitap oluşuydu. Masaların üstünün dolu olması yetmiyormuş gibi, duvar kenarlarına da kitaplar, gazeteler, dergiler dizilmişti. Şimdi ismi Kemal Akıt Caddesi olan derenin de geçtiği caddeye bakan cam kenarında da bir tüp ve üstünde çaydanlıklar vardı. Tüpün yanında da gazete üzerine konulmuş tepsi içinde onlarca çay bardağı bulunuyordu. Körfeze Bakış Gazetesi bürosunda, bütün gün çay demleniyordu. İçeride sadece 4 sandalye bulunuyor ama kalabalık olduğunda kapı önünde istiflenmiş başka sandalyeler, ofiste yer bulunabilecek alana konuluyordu.

Kendimi tanıttım. Anında çay servisi yapıldı. Kadri Bülent Ülkü, o dönemler 20’li yaşların ortasını henüz geçmiş, genç, heyecanlı, tutkulu ve yakışıklı bir gazeteciydi. Sanırım benden 6 ya da 7 yaş büyüktü. Kitapları incelediğimi, dergilere baktığımı, gazeteleri karıştırdığımı görünce, bana bir iki kitap (okumak için, okuduktan sonra geri getirmem için) birkaç dergi (benim olması için) ve Körfeze Bakış Gazetesinin birkaç sayısını birden hediye etti.

Dostluğumuz böyle başladı. Sol, sosyalizm, Kominizim, Proletarya Diktatörlüğü, Sermaye Diktatörlüğü, Marks, Engels, Kapitalizm, Faşizm, emek, sömürü, işçi hakları, örgütlenme, sendikal faaliyetler, emperyalizm, Atatürk Devrimleri konusunda ne bilmiyorsam, Kadri Bülent Ülkü’den öğrenmeye çalıştım. Gemlik 1970’lerde yönünü Turizm yerine Sanayiye çevirmiş bir kentti. Birçok fabrika bulunuyordu. Bu fabrikalarda, 1988 ile 1990 yılları arasında benim hatırladığı en az dört işçi, iş cinayetinde yaşamını yitirmişti. Fabrika yetkilileri, bu ölümleri bir kaza olarak basın aracılığıyla kamuoyuna duyuruyor ama Kadri Bülent Ülkü ağabey, bu basın toplantılarında fabrika yöneticilerine bu işçi ölümlerinin kaza olmadığını, katliam ve iş cinayeti olduğunu söylüyordu. Türkiye Cumhuriyeti basın tarihinde, işçi ölümlerine, “İş Cinayeti” manşetini atan ilk isimdi Kadri Bülent Ülkü ağabey. Onun yazdıkları ve takipçiliği sonrasında, sendikalar da uyanmış, fabrika yöneticileri de kendilerine çeki düzen ermiş, gerekli önlemler alınmaya başlanarak işçi ölümleri azalmıştı.

1989 yılında Kadri Bülent Ülkü ağabey, iyice sivrilmiş, tanınmış, manşetleri dikkat çeken, gazetesi en çok aranan isim haline gelmişti. Toplum onu yakından tanımış, sevmiş, benimsemiş, saygı duymuştu. Ama bu sivrilmesi birilerinin de hiç hoşuna gitmemişti. Davalar açıldı, kaç kez olduğunu hatırlamıyorum bile. Tehditler alıyordu. Ben de kendisine saygı ve hayranlık duyuyordum. Bir kere, ben de sol, sosyal demokrat, sosyalist bir temelden geliyordum. Alt yapım iyiydi ve Kadri Bülent Ülkü ağabeyin sohbetleriyle, aradaki kopuklukları da birleştiriyordum.

Bir ara birkaç hafta kadar Körfeze Bakış Gazetesinde yazmadı Kadri Bülent Ülkü ağabey. Gazete çıkıyordu ama onun yazıları yoktu. Merak ettim, gazeteye gittim. Gazeteyi arkadaşları çıkarıyordu ve onun araması olduğunu söylediler. 1990 yılı kış aylarında, bir akşam Çağrı Gazetesinden çıkmak üzereyken, birisi aradı. (İsmi bende saklı kalsın) öğretmen olduğunu söyledi, kendisini tanıyordum. Bir araba bulup, bulamayacağımı sorduktan sonra, bir adres verip oraya gelmemi istedi. Ben de bir başka öğretmen arkadaşımı aradım. Arabası vardı. Ehliyetini yeni almıştı. O adrese gittik. Kadri Bülent Ülkü ağabeyi, o cüsseli, yakışıklı, karizmatik adamı, o arabanın bagajına sıkıştırdık. Karacaali Köyüne annesinin yanına gitmek istediğini söylemişti.

Öğretmen arkadaşım, tedirgindi ama arabayı Karacaali Köyüne doğru sürdü. Korkmamak gerekiyor bazen. Korku hissi, insana çabuk bulaşıyor. Korku, en çabuk gerçeğe dönüşen duygu olsa gerek. Korktuğumuz başımıza gelmişti. Cumhuriyet Mahallesi Manastır Mevkiinde Benzinlik önünde hem Jandarma hem de Polis yolu kesmişti. Öğretmen arkadaşım gergin, kendi kendine söylenir vaziyette, sinirli ve öfkeli bir halde yüzüme baktı. “Sağa çek” dedim.

“Ne yapıyorsun sen, ya ararlarsa” dedi.

Cevap vermeden arabadan inip, polis ve jandarmanın yanına gittim. Rutin arama olduğunu söylediler. Haber yapmak için fotoğraf çekme izni istedim. Beş altı kare fotoğraf alıp, bilgileri de kâğıda not ettikten sonra, “Biz arkadaşla Kumla tarafına gidiyoruz, gelmek isteyen varsa onu da alalım amirim, komutanım” dedim. Kimse gelmedi, arama noktasını geçtik. Bülent Ağabeyin evinin önüne geldiğimizde, onun da bağaja girerken ki uyarısıyla, arabadan inip, tekeri kontrol ediyormuş gibi yapıp, sağı solu kolaçan ettik. Kimseler görünmüyordu. Hava soğuk, yağmur yağmak üzereydi. Kadri Bülent Ülkü ağabey bagajdan çıkıp, evine gitti.

Sonra gidip ifade verdi, cezası ertelenerek, yeniden gazetesinin başına döndü. Gemlik’te ilk Grup yorum Konserini de Körfeze Bakış Gazetesi organize etti. 1990 yılı Mayıs ayında Bursa Hâkimiyet Gazetesinin de Gemlik Muhabirliğini almıştım. Sahildeki çay bahçesinde oldukça kalabalık ve coşkulu bir konser oldu. Tarihler 1990 yılı Ağustos ayıydı. Fotoğrafları çekmiş, konseri izlemiştim. Ama tam bitiminde, polis içeriye daldı. Ortalık karıştı. Fotoğraf makineme el konuldu. Makineyi verirken, fotoğrafların yanması için kapağını açıp kapatmıştım. Haber güme gidecekti. Ancak şanslıydım. Bursa Hâkimiyet Gazetesinin deneyimli muhabiri İhsan Bölük, haber için değil, konseri izlemek için gelmişti. Onun çaktırmadan çektiği fotoğraflarla haberi kotarmıştık.

Fotoğraf makinemi Gemlikliler ’in sevip saydığı Necdet Baş komiser geri getirdi. “Zaten filmleri yakmışsın” diyerek, gülüp geri verdi. Gözaltılar, mahkemeler, şiddet eylemleri derken, Gemlik tarihinin en unutulmaz gecelerinden birisi yaşandı.

Sonra Türkiye’deki toplumsal olaylara, mesela cezaevlerindeki açlık grevlerine destek günleri başladı. Gürle İş Merkezinde, beş altı arkadaşıyla birlikte açlık grevine gitti Kadri Bülent Ülkü ağabey. 6 Ocak 2002 tarihinde Bursa’daki evinde, işsiz kaldığı için ütü kablosuyla intihar eden, çocukluk arkadaşım ve meslektaşım Murat Uçtu ile açlık grevine giden Ülkü ve arkadaşlarını ilk birkaç gün ziyaret ettik. Orada saatler geçiriyorduk. Polis aramasından geçiyor, polis kontrolünde geri dönüyorduk. Sanırım beşinci günün akşamında Murat Uçtu ile beni yanına çağırdı Kadri Bülent Ülkü ağabey, “Burası daha da tehlikeli olacak, artık siz gelmeyin. Bir şey olursa, arkadaşlar size bilgi verir, fotoğraf desteği sağlar ama sakın bir daha gelmeyin” dedi.

Bir daha gitmedik. Açlık grevi Adalet ve İçişleri Bakanlığı adımları sonrasında bitince, Kadri Bülent Ülkü ağabey ve arkadaşları da tamamladı. İşçi, Köylü, Sendika manşetlerini atmaya devam etti Kadri Bülent Ülkü ağabey. 27 Kasım 1990 tarihinde askere gitmeden önce yanına uğrayıp, son kez konuştum. Son kez olduğunu asla bilemeyeceğim bir veda olmuştu bu görüşme.

1992 yılı Nisan ayında Malatya’da askerken, posta gazeteleri getirdi. Mustafa Eren ağabeyim Gemlik Çağrı gazetesini, Murat Uçtu’da çalıştığı Gemlik Körfez gazetesini her hafta gönderiyorlardı. Her iki gazetenin manşetini görünce, sarsıldım, inanmak istemedim. İlk fırsatta Murat Uçtu’yu arayıp, detayları aldım. Ancak o dönem de çok da bilgi yoktu.

26 Mart 1992 tarihinde gözaltına alınan Kadri Bülent Ülkü, 31 Mart 1992 tarihinde Uludağ yolunda sol gözünden vurulmuş halde, bir ormancı tarafından ağır yaralı olarak bulundu. Ambulans, Polis, jandarma, savcılık olay yerine geldiğinde Kadri Bülent Ülkü ağabey çoktan ölmüştü. Detayları Yazar ağabeyim Erol Erkılınç anlattı. Kadri Bülent Ülkü’nün gözleri bağlandığı için gözaltlarının karardığı, yüzünde darp izleri bulunduğunu söyledi. Parmaklarında mürekkep vardı. Bu da onun, resmi bir daire tarafından alınıp sorgulandığını, ya da resmi daire süsü verilmek için yapıldığını ve sonunda öldürüldüğünü ele veriyordu. Ayrıca onu bulan ormancının ne adına, ne de adresine bir daha ulaşılamadı.

Kadri Bülent Ülkü ağabey, devlet kayıtlarına da faili meçhul olarak geçti. Ölüm yıldönümünde Karacaali Köyünde yapılan ilk üç yıldaki anmalarda jandarma gözetiminde gergin geçti. Kadri Bülent Ülkü, Ahmet Kaya’nın seslendirdiği şarkıdaki gibi bir insandı.

Gençliğimi kimse bilmez
Sakallarımdan çocuk kokusu
Ağzımdan, ay ışığı fışkırır benim
Ceketimi yağmurlara astığımdan beri
Tehlikeli şiir okur
Dünya’ya sataşırım ben

Güzüm baharlara
Yüzüm yağmurlara
Hüznüm dağlara küs

Gözüm sabahlara
Ömrüm topraklara
Hüznüm dağlara küs

Geceden karanlık sebebim
Geceden mülteci kederim
Korkarım, dönmez yüreğim
Korkarım güzelim, korkarım

Beni soracaklar
Beni bulacaklar
Beni yoracaklar, yar

Beni tutacaklar
Beni yakacaklar
Bana kıyacaklar, yar, yar, yar

Sorulur karanlık sebebim
Vurulur mülteci kederim
Korkarım, dönmez yüreğim
Korkarım güzelim, korkarım

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem aklıma gelen isimdir Kadri Bülent Ülkü. Ve ben bu şarkıyı çok sık dinlerim…

21 Mayıs 2019 da Gemlik Son Nokta Gazetesini çıkarmaya başladım. Değerli yazar ağabeyim Erol Erkılınç’ta lütfedip yazar kadrosunda yer aldı. Köşesinin ismi, Körfeze Bakış’tı. Gazete 40 sayı çıktıktan sonra kapandı. Gemlik Son Nokta Gazetesi artık internet sitesinden yoluna devam ediyor. Erol Erkılınç’ta zaten kendisini yazdığı kitaplara verdi. Ama o süreçte unutulmaz, güzel yazılar da yazdı. Hatta, Kadri Bülent Ülkü’nün katledilişinin 28. ve 30. yıldönümünde yazdığı yazılar halen Gemlik Son Nokta Gazetesi arşivinde yer almaktadır.

Kadri Bülent Ülkü, terörist değildi, bir terör örgütüne üye falanda değildi. Sadece sisteme tepkili, sol, sosyalist, komünist ideolojiye yakınlık duyan, dik, cesur, korkusuz, halkla ilişkiler yerine gazetecilik yapan bir isimdi. O da Gerçekten Gemlik Basın tarihinin en değerli isimlerinden birisiydi. Eline ne silah aldı, ne bıçak aldı, sadece fotoğraf makinesi, not kâğıdı ve kalemi vardı. Bir de cesur yüreği. Yaşamasını, öldürülmemesini çok isterdim. O yaşasaydı; günümüzün gazeteciliğine de mutlaka söyleyecek bir şeyleri olurdu. Türkiye genelini bilmem ama Gemlik basın sektörü daha bir başka olurdu. 25 Temmuz 1996’da kurşunlandığımda, aklıma ilk gelen kızım Ceyna oldu. Sonrasında Kadri Bülent Ülkü’yü gözümün önüne getirdim. Oturup ağlamanın âlemi yoktu. Buz dolapçının getirdiği iple, kendi bacağımı kendim bağladım. O, Uludağ eteklerinde, darp edilmiş, sol gözünden vurulmuş bir halde acı çekerek öldürülmüş bir gazeteciyken ben sol bacağımdan vurularak kurtulmuş bir gazeteciydim. Ah edip, vah edip, yaratanı incitmenin anlamı yoktu. Kadri Bülent Ülkü ağabeyle arkadaşlık yapmış, onunla vakit geçirmiş, sohbet etmiş, çay içmiş, bilmediğim birçok şeyi, solun bitmez fraksiyonlarını bile ondan öğrenmiştim. Tabi ki vız gelecekti, tırıs gidecekti.

Kadri Bülent Ülkü kim ne derse desin, siyasal sisteme başkaldırısı dışında vatansever bir isimdi. Anısının hiç olmazsa doğduğu ve mezarının bulunduğu Karacaali Köyünde yaşatılmasını en çok ben de isterim.

Şimdi söz belediye meclisinin ilgili komisyonunda. Bakalım, ölümünün 34. yılına kadar, beklenen karar müjdeli olacak mı?

Ben bu komisyona ve belediye meclis üyelerine güveniyorum.

İlhan Ermiş ve arkadaşlarını bir kez daha kutluyorum.

ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA DA GÖRÜŞMEK ÜMİDİYLE…

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.