Abidin Uyar Yazdı; “Beni soracak olursanız!!! “
Yazar olmadığımı her fırsatta belirtiyorum.
Yaptığım okumalardan yakından takip ettiğim akademik sunumlardan elde ettiğim belli konuları imkanım nispetinde yazıyorum.
Referanslarını da veriyorum…
Düzenli çalıştığım ve çıkarttığım notlar ,felsefe ,mantık ,hukuk, din felsefesi, iktisat, iktisat tarihi ,siyaset bilimi, siyaset felsefesi benim malumat düzeyinde ilgi alanım…
Peki malumat nedir ?
Malumat insanın bilişsel yetileri arasında daha çok hafıza ile ilgilidir .
Malumat içinde de bilgi vardır ancak o basit bilgisizliği giderir.(Cehl-i basit)
Bir ağrı kesicinin mide kanamasına sebep olacağı bilgisi malumattır. Bu bilgi sizi eczacı yapmaz .
Veya arabanızın basit malumat ile bir sorununu çözebilirsiniz ana bu sizi araba tamircisi yapmaz .
Bilgi ise felsefede; DOĞRULANMIŞ ÖNERMELERE TAALLUK EDEN TEMELENDİRİLMİŞ DOĞRU İNANÇTIR.
Malumata indirgenemez …
İnancınızı ispatlayabiliyorsanız onun epistemik temelini ortaya koyabiliyorsanız o artık bilgidir. Diğer İnançtan ayrılır.
Eğer konu din ise zaten metafizik alana dalmışsınız demektir.
Ve tamamen ispatlanamayacak ve temellendirilemeyecek inancın alanına girmişiniz demektir.
İBNİ SİNA ONTOLOJİSİNDE BU İDRAK-İ AKILLA ELDE EDİLİR .
Yani bir HZ Hatice’nin, Ömer’in İdraki ile en ufak alakası yoktur onlarınki idrak-i hissidir( duyusal idrak)
Onların zamana ,mekana ,tarihe, Bedevi Arapların sosyolojisine, ,geleneğine, örfüne, yaşantısına, lehçesine, HZ Muhammed’e bizzat tanıklığı vardır .
Bizlerin tanıklığı içinde doğduğumuz antropolojik kültür ile bize ulaşan verileredir.
Bir gerçeğin farkındayım.
Felsefi yazılar sıkıcıdır ve okunmaz .
Yazılarımın sadece başlığına bakanlar var. Haklılar .
Uzun yazı da okunmaz.
Okudum ama hiçbir şey anlamadım diyenler de haklılar .
Ben magazin türü dedikodu içeren ve günlük siyasetin konuları ile ilgilenmiyorum .
Siyasi partileri çok önemseyen, demokratik düzenin vaz geçilmez unsurları olduğunu teorik olarak kabul eden biri olduğum halde pratikte bu ülkede elle tutulur hiçbir şey yapmayacaklarına, yöntem olarak bilseler de kendilerine oy kaybettirecek uğraş olduğundan hiç biri elini taşın altına sokma niyetinde olmadıklarını çok iyi biliyorum .
Partili değilim. Benim partim yok…
Fakat hangi parti olursa olsun uğradıkları hukuk ihlalleri ve yapılan adaletsizlikler karşında tepkim hiç değişmez.
Bu yüzden CHP ye yapılanları da içime sindiremiyorum.
POLİTİK DİNDAR TEORİDE DOĞRU SÖYLER EYLEMDE (PRAKSİS) YAN YOLLARA SAPAR.
Partili dindar hayatlarından çok memnun.
Rakipleri bir bir tasfiye oluyor ceza evlerini dolduruyor .
Dini ritüellerle İslam’a girdikleri için maalesef ahlaka dair hiçbir talepleri yok .
Zaten; İslam ilmihal kitaplarında ki sıralanışta ahlak en sondadır .
1-iman esasları
2-İbadet esasları
3-Muamelat
4-Ahlak …
Ne ticari hayatları, ne beşeri münasebetleri çok azı hariç benim için hiç makbul değildir. Mala, mülke, paraya ve mevkie olan ihtirasları hiç bitmez .
Hep kuvvetliden yanadır.
İslamcı iktidarın sofrasına oturmayı ,onların dağıttığı makam mevki, şan, şöhreti tepe tepe kullanmayı marifet olarak görürler.
EBU HANİFE DERLER ama onu zerrece tanımazlar.
Daha ziyade Ebu Hanife’nin talebesi Ebu Yusuf’un yolundalardır .
Hocasına Bak Ama Talebesini Alma! Ebu Hanife ve Ebu Yusuf – YouTube(Prof. MUSTAFA ÖZTÜRK)
(Bu gün ilahiyat camiasının ve diyanet kadrolarının önde gelenlerinin muktedirle nasıl patronaj ilişkisi içinde olduğunu ve EBU HANİFE İLE karşılaştırıldığında tarihin nasıl tekerrür ettiğini çok iyi anlayacaktır.)
Sürekli ahlakçılık yaparlar…
Ahlakçılık kendinden olmayan ahlakı karsındakinde aramak ve ondan istemektir.
Vaaz verirler…
SAF/2:Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
Şuana kadar tanıdığım partili dindar seçmende adalet ve hukuk arayışı konusunda arzu ve istek yok .
Ama Kurandan adaletle alakalı ayeti, emanetin ehline verilmesini, kamu malının nasıl korunması gerektiği, yöneticinin nasıl olması gerektiğini, zalim, hukuk tanımaz, intikamcı muktedirlerin HZ. Peygamberin ahlakı ile ahlaklanmadığını söyler dururlar.
Fakat eylemde bütün gücü ile zulmü destekler.
İsrail hapishanelerinde zulme uğramış Filistinli için ağıt yakar. Çünkü çok prim yapar ,ama kendi ülkesinde olan haksız tutuklanmalara, ceza evlerinde AHİM ve Anayasa mahkeme kararlarının rağmen tutuklu olup yıllarını geçiren insan için zerre kadar vicdanı sızlamaz.
İçlerinde hiç renk vermeyen sınıf çıkarları için her şeyi yapacak çok insan tanıyorum.
SİYASETE KARŞI TAVRIM!
Tüm siyasi partilere karşı mesafeliyim…
Bütün siyasi partiler için geçerli inancım, maalesef çıkar gruplarına veya parti içinde bulundurdukları ve görev verdikleri zenginler sınıfı ile olan ilişkilerini çok önemsedikleri biliyorum …
Demokrasinin neden yerine bir türlü oturmadığının sebepleri…
Bunları birkaç kez yazdım .
O kadar taklidi ve ezber cevapları vardır ki içinde en ufak bilinç yoktur.
Prof. Çoşkun Can Aktan’ın
şu tespitleri maalesef ülkemizdeki siyasi partiler ve seçmenler için çok geçerli…
* Siyasal Miyopluk: Sadece kendi önünü gören seçmenlerin var olduğu bir toplumda halkın doğru tercihlerde bulunduğunu söylemek gerçekçi değildir.
* Siyasal Unutkanlık (Amnesia): Seçim ve oylama mekanizması bir iktidarın gücünü kötüye kullanma eğilimini ortadan kaldırmak için yeterli değildir. Politikacı, seçmenin miyop olduğu kadar unutkan olduğunu da çok iyi bilir ve ona göre davranır. Seçim yaklaştıkça kendisi de miyoplaşan politikacı para musluklarını açar ve böylece seçmen, daha önce kendisine “kaşıkla verip, sapıyla çıkaran” politikacının yaptıklarını unutur (!). Özetle, sadece siyasal unutkanlık bile tek başına iktidarın ekonomik alandaki güç ve yetkilerini sınırlamak için yeterli bir gerekçedir.
* Çoğunluk Despotizmi: Seçim sonunda en fazla oy alarak iktidar koltuğuna oturanlar halkın değil, olsa olsa çoğunluğun çıkarlarını temsil eden kimselerdir. Çoğunluk kuralına dayalı bir yönetimi (Çoğunlukçu Demokrasi/Majoritarianizm) gerçek demokrasi olarak değil “çoğunluk despotizmi” olarak görmek gerekir. Çoğunlukçu demokrasi, köklerini Rousseau’nun “genel irade” görüşünden almaktadır. Oysa, “genel irade”, halk iradesi demek değildir.
* Plütokrasi: Bugün adına demokrasi dediğimiz siyasal sistemde gerçek yönetici sınıfın, hem ekonomiyi, hem de devleti denetim altında tutan plütokratlar olduğu görüşü de iktidarın meşruiyyetine bir gölgedir. Plütokrasi, (etimolojik kökeni eski Yunanca ploutos (zenginler) +cratos (iktidar) kelimelerine dayalıdır.) bugün için parasal gücü elinde tutan çıkar ve baskı gruplarının egemenliğini ifade etmektedir. Çıkar lobileri ile oluşturulmuş bir parlamentonun kapısında yazılı; “egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” sözünün gerçeği ne kadar yansıttığının üzerinde düşünülmesi gerekir.
* Lider Diktası: Bugün adına demokrasi dediğimiz yönetimde lider sultası ya da lider diktası egemenliğin gerçekten halkın elinde olmadığının bir diğer açık kanıtıdır. Halk, vekillerini kendisi seçmemektedir; parti başkanlarının önceden seçtikleri kimseler arasında halk seçim yapmak hakkına sahiptir. Böylesine bir demokrasi anlayışı despotizmden başka nedir ki?
* Elitizm ve Oligarşinin Tunç Yasası: Pareto, Mosca ve Michels gibi teorisyenlerin ifade ettikleri gibi çağdaş demokrasilerde parti kadroları belirli “elit” kesimlerin elinde toplanmıştır. Michels Yasası’na göre partilerde başta genel başkanlar olmak üzere sınırlı bir kesim parti üzerinde hegemonyaya sahiptir. Tunç kadar katı ve sert olan bu oligarşik yapı, demokrasinin parti içerisinde dahi var olmadığını göstermektedir.
* Bağımlı Yargı: Kuvvetler ayrılığı ilkesi de demokrasi için gerekli, ancak yeterli bir koşul değildir. Bugün çağdaş demokrasilerde gerçek anlamda bir kuvvetler ayrılığından söz etmek mümkün değildir. Yargı, iktidara bağımlıdır ve “bağımsız yargı” işlerlikten yoksundur. Bu nedenle, hiç bir iktidarın eylem ve davranışları sadece yargıya ve göstermelik denetimlere teslim edilemez.
* Yozlaşmaya Eğilimli Siyasal Güç: Tüm yukarıda saydığımız nedenler bugün temsili demokrasilerde iktidarların güç ve yetkilerini niçin sınırlamamız gerektiğini yeterince ortaya koyuyor düşüncesindeyim. Demokrasi cahillerinin yukarıda saydıklarımızın yanısıra tarihten öğrenmeleri gereken en önemli ders şudur: Sınırsız iktidar, yozlaşmaya eğilimlidir. Sınırsız demokrasi, despotizm demektir.
Tarih; otorite ve güç delisi zalim yöneticilerin, despot kralların halka yaptığı baskı ve eziyetlerle dopdoludur. “Temsilsiz vergileme olmaz” sözü despot kralların vergileme yetkilerinin sınırlandırılması için verilen mücadeleler neticesinde kazanılabilmiştir. Vergileme yetkisi kralların elinden alınabilmiştir, ama bu kez bugün olduğu gibi parlamentodaki sözümona halkın vekillerinin keyfiyetine terk edilmiştir!… 18. yüzyılda halk “temsilsiz vergileme olmaz” diye haykırıyordu. Bugün ise “temsilsiz ve sınırsız vergileme olmaz” demeli ve bunun için mücadele etmeliyiz.
Coşkun Can AKTAN
Prof. Dr.
Yazarın Son Yazıları
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum