EROL ERKILINÇ YAZDI; “SİYASETİN RANT KAPISINA DÖNÜŞMESİ” (BÖLÜM 2)
DÜNDEN DEVAM…
*Partiler, üyelik ve siyasi sadakat:
Siyasi partiler demokrasinin temel kurumlarıdır. Partiler olmazsa farklı toplum kesimlerinin düşüncelerini örgütlü biçimde siyasal alana taşıması zorlaşır. Bu nedenle çok sayıda insanın siyasi partiye üye olması ilk bakışta olumlu bir demokratik katılım göstergesidir.
Fakat burada kritik bir ayrım vardır: Üyelik ile siyasal bilinç aynı şey değildir. Bir insan bir partiye dünya görüşü nedeniyle üye olabilir. Bir başka insan ailesinden gördüğü siyasi gelenek nedeniyle üye olabilir. Bir başkası gerçekten ülkenin sorunlarını çözmek istediği için örgütlenebilir. Bunların hepsi demokratik katılım biçimleridir. Fakat siyasi üyelik kişisel çıkar ilişkisine dönüşürse anlam değişir.
İnsan partiye: “Bu programı savunuyorum.” diye değil, “Bu partiden ne elde edebilirim?”
diye bakmaya başladığında parti örgütü de dönüşür. Parti artık siyasi düşüncelerin örgütlendiği yer olmaktan çıkar. Makam beklentilerinin, kişisel ilişkilerin ve çıkar ağlarının örgütlendiği bir yapıya dönüşebilir.
Milyonlarca üye ne anlatıyor?
Türkiye’de siyasi partilerin milyonlarca üyeye ulaşması dikkat çekici bir olgudur. Ancak bu rakamların kendisinden doğrudan “milyonlarca kişi çıkar için üye olmuştur” sonucu çıkarılamaz. Bu bilimsel olarak da doğru olmaz. Fakat başka bir soru sormamız gerekir:
Bu üyelerin ne kadarı aktif siyasal katılım gösteriyor?
Parti programını kaç kişi biliyor?
Parti politikalarının belirlenmesine kaç kişi katılıyor?
Kaç üye parti yönetimini sorgulayabiliyor?
Kaç üye yanlış gördüğü bir uygulamaya itiraz edebiliyor?
Kaç üye yalnızca seçim zamanı hatırlanıyor?
Bu sorular daha önemlidir.
Çünkü gerçek demokratik örgütlenme yalnızca üyelik kartından oluşmaz.
Demokratik üyelik, düşünme, tartışma, itiraz etme ve karar süreçlerine katılma hakkıdır.
Siyasette ideolojinin yerini ne alıyor?
İdeoloji kelimesi bugün çoğu zaman küçümseniyor. Oysa ideoloji burada dogmatizm anlamında kullanılmak zorunda değildir. İdeoloji, en basit ifadeyle: “Nasıl bir toplum istiyorum?” sorusuna verilen cevaptır.
Eşitlik mi?
Özgürlük mü?
Milliyetçilik mi?
Sosyal adalet mi?
Muhafazakârlık mı?
Liberalizm mi?
Sosyal demokrasi mi?
Sosyalizm mi?
Bunların hepsi farklı siyasi düşüncelerdir.
Bir insan siyasi görüşünü değiştirebilir. Fakat hiçbir siyasi düşüncesi olmayan, yalnızca kişisel çıkarına göre siyasi pozisyon değiştiren bir siyasetçi profili demokrasiyi zayıflatır. Çünkü siyaset düşünce olmaktan çıkar. Pazarlığa dönüşür.
*Adaylık, transferler ve parti içi iktidar mücadelesi:
Siyasette çürümenin en görünür olduğu alanlardan biri adaylık süreçleridir.
Milletvekili adaylığı…
Belediye başkanlığı…
Belediye meclis üyeliği…
Parti yöneticiliği…
Delegelik…
Bunların tamamı siyasi rekabet alanlarıdır. Rekabet demokrasinin düşmanı değildir. Tam tersine, demokratik siyasetin doğal parçasıdır. Sorun rekabetin yöntemidir. Eğer insanlar projeleriyle değil paralarıyla yarışıyorsa… Liyakatleriyle değil ilişkileriyle öne çıkıyorsa…Toplumdaki karşılıklarıyla değil siyasi bağlantılarıyla aday olabiliyorsa… Burada demokratik rekabetten değil, siyasi pazar mekanizmasından söz etmeye başlarız.
“Kim kimi tanıyor?”
Türkiye’de siyaset hakkında konuşurken sıkça duyduğumuz cümlelerden biri şudur:
“Falancanın adamı.”
Bu ifade bile tek başına bir siyasal kültürün göstergesidir.
Çünkü burada ölçüt:“Ne düşünüyor?” değildir. “Ne kadar yetenekli?” değildir.“Toplumda ne kadar karşılığı var?” değildir.
Soru: “Kime yakın?” olmaktadır.
Bu anlayış büyüdüğünde siyasi partiler liyakat sistemi olmaktan çıkar. Sadakat sistemi haline gelir.
İnsanlar fikirleri nedeniyle değil, bir kişiye bağlılıkları nedeniyle yükselir. Bunun sonucu ise parti içinde düşünce üretiminin azalmasıdır. Çünkü herkes aynı şeyi düşünmeye başlar: “İtiraz edersem makamımı kaybederim.” Böyle bir ortamda liderin çevresinde sürekli “evet” diyen insanlar birikir.
Ve liderin çevresindeki insanlar çoğaldıkça gerçeklikten kopma ihtimali artar. Milletvekili transferleri ve seçmenin iradesi Bir siyasetçinin parti değiştirmesi her zaman ahlaksızlık değildir. Bir insan siyasi görüşünü değiştirebilir. Partisinin demokratik çizgiden uzaklaştığını düşünebilir. Partisiyle temel bir fikir ayrılığı yaşayabilir. Bunlar meşru nedenlerdir.
Fakat parti değişikliğinin temel motivasyonu kişisel makam, maddi çıkar veya siyasi pazarlık ise mesele tamamen değişir. Çünkü milletvekili yalnızca kendisini temsil etmek için seçilmemiştir.
Seçmen bir siyasi yönelime oy vermiştir. Dolayısıyla milletvekili ile seçmen arasındaki ilişki bir emanet ilişkisidir. Bu nedenle siyasetçinin kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Ben bu kararı verirken seçmenimin iradesini mi, kendi siyasi geleceğimi mi düşünüyorum?”
Demokrasinin ahlaki sınırı burada başlar.
Siyasetteki çürümenin toplumsal ahlaka yayılması: Siyasetin bozulması toplumdan bağımsız kalmaz.
Çünkü toplum siyasetçileri izler.
Çocuklar izler.
Gençler izler.
İşçiler izler.
Memurlar izler.
Esnaf izler.
Öğretmenler izler.
Ve insanlar zamanla gördüklerinden davranış modeli çıkarırlar.
Eğer toplum sürekli olarak şunu görürse: “Dürüstlük kazandırmıyor.” “Tanıdığın varsa işin görülüyor.”
“Paran varsa siyasete girebiliyorsun.” “Güçlü birinin yanında olursan yükseliyorsun.”
“Kurallara uymak yerine bağlantı kurmak daha avantajlı.”
o zaman ahlaki sistem değişmeye başlar.
*En tehlikeli aşama:
Normalleşme
Bir toplumdaki yozlaşmanın en tehlikeli noktası, insanların artık yozlaşmaya şaşırmamasıdır.
ilk başta insanlar: “Nasıl olur?” der.
Sonra:“Yine mi?” der.
Daha sonra: “Böyle şeyler olur.” demeye başlar.
Son aşamada ise: “Zaten herkes yapıyor.” der.
İşte toplumun ahlaki savunma mekanizması burada çöker.
Çünkü artık kötülük karşısında öfke değil, kabulleniş vardır. “Ben de yaparım” kültürü
Toplumsal yozlaşmanın daha ileri bir aşaması ise şudur: İnsan artık yanlış davranışı yalnızca savunmaz. Kendisine de aynı fırsatın verilmesini ister.
“Onlar yiyorsa ben niye yemeyeyim?”
“Onlar torpille işe giriyorsa ben niye girmeyeyim?”
“Onlar zenginleşiyorsa ben niye zenginleşmeyeyim?”
“Onlar devleti kullanıyorsa ben niye kullanmayayım?”
Bu düşünce, ahlaki çöküşün en ağır biçimlerinden biridir.
Çünkü insan artık sistemi değiştirmek istememektedir. Sistemin nimetlerinden kendisine de pay istemektedir.
*Liyakat, şeffaflık ve halkın siyasetten kopuşu:
Bir toplumda liyakat yoksa devlet kurumlarına güven azalır.
İnsanlar işe girmek için sınavdan çok bağlantıya ihtiyaç duyduğunu düşünürse…
Bir makama yükselmek için yetenekten çok siyasi sadakatin önemli olduğunu görürse…
Kamu kaynaklarının dağıtımında adaletin değil yakınlığın belirleyici olduğunu düşünürse…
o toplumda devlet duygusu zayıflar. Vatandaş devleti ortak kurum olarak görmekten çıkar.
“Onların devleti” diye düşünmeye başlar. Bu son derece tehlikelidir.
Çünkü demokratik devletin temel dayanağı vatandaşın şu duygusudur:
“Bu devlet benim de devletim.” Liyakat neden sadece ekonomik bir mesele değildir?
Liyakat çoğu zaman yalnızca “doğru insan doğru işe getirilsin” şeklinde anlaşılır.
Oysa daha derin bir anlamı vardır. Liyakat aynı zamanda adalet duygusudur.
Bir genç yıllarca eğitim görür. Sınavlara hazırlanır. Meslek öğrenir.
Fakat işe girebilmek için bir siyasi bağlantıya ihtiyacı olduğunu düşünürse, yalnızca işsiz kalmaz.
Devlete olan inancını da kaybedebilir. Bu nedenle liyakatsizlik bir istihdam sorunu değil, aynı zamanda bir demokrasi sorunudur.
ŞEFFAFLIK: “Bana güvenin” değil, “Beni denetleyin” Gerçek demokratik siyasetçinin söylemesi gereken cümle: “Bana güvenin.” olmamalıdır.
Asıl cümle: “Beni denetleyin.” olmalıdır. Çünkü demokrasi iyi insanların varlığına güvenerek kurulmaz.
Kötüye kullanımı engelleyecek kurumlar üzerine kuruludur.
Bu nedenle siyasetçinin: gelirleri, mal varlığı, siyasi finansmanı, kamu ile ekonomik ilişkileri, yakın çevresinin kamu kaynaklarıyla ilişkileri şeffaf ve denetlenebilir olmalıdır.
Burada amaç siyasetçiyi suçlamak değil, kamu gücünün kişisel çıkar için kullanılmasını sistematik olarak önlemektir.
Yeni bir siyaset ahlakı ve gerçek halk muhalefeti nasıl kurulabilir?
Şimdi asıl soruya gelelim: Bu düzen değişebilir mi? Bence değişebilir. Ama yalnızca yeni bir parti kurarak değil. Yalnızca yeni bir lider bularak değil. Yalnızca seçim kazanarak da değil. Çünkü aynı siyasal kültürü başka insanlar devam ettirebilir.
Asıl ihtiyaç siyasetin kurallarını ve toplumun siyasete bakışını değiştirmektir.
- Siyasetçinin zenginleşmesi değil, hesap verebilirliği esas alınmalı
Siyasete giren kişi: “Ne kadar kazanacağım?” sorusunu değil, “Ne kadar sorumluluk taşıyorum?”
sorusunu sormalıdır. Görev süresince ve görev sonrasında ekonomik değişimler denetlenebilmelidir.
- Adaylık süreçleri demokratikleştirilmeli
Aday belirleme mekanizması mümkün olduğunca tabana açılmalıdır. Üyenin söz hakkı olmalıdır.
Parti içindeki farklı düşünceler baskılanmamalıdır. Eleştiri yapan kişi düşman ilan edilmemelidir.
Çünkü: Eleştirinin olmadığı yerde gerçek bilgi de yoktur.
- Siyasi finansman tamamen şeffaf hale getirilmeli
Kim adayın kampanyasına ne kadar destek verdi?
Parti hangi kaynaktan para aldı?
Seçim kampanyası ne kadara mal oldu?
Bunların tamamı denetlenebilir olmalıdır.
- Kamu görevlerinde mutlak liyakat
Bir kişinin hangi partiye oy verdiği önemli olmamalıdır.
Önemli olan: işi yapabilecek bilgi, deneyim ve dürüstlüğe sahip olup olmadığıdır.
Devlet kadrosunda siyasi sadakat değil, kamuya sadakat esas olmalıdır.
- Parti içi demokrasi
Bir siyasi parti kendi içinde demokratik değilse ülkeye demokrasi getirme iddiası eksik kalır. Parti üyeleri sadece alkışlayan kitle olmamalıdır. Sormalıdır. Tartışmalıdır. Eleştirmelidir.
Gerekirse yöneticisini değiştirebilmelidir.
- Halkın siyasete katılımı seçimden ibaret olmamalı
Demokrasi dört yılda veya beş yılda bir sandığa gitmek değildir.
Mahalle meclisleri…
Kent konseyleri…
Meslek örgütleri…
Sendikalar…
Kooperatifler…
Sivil toplum…
Yerel halk toplantıları…
Bütün bunlar güçlendirilmelidir. Çünkü siyaseti yalnızca profesyonel siyasetçilere bırakırsak, halk siyasetten uzaklaşır.
- Halk muhalefeti kurulmalı
Burada “halk muhalefeti” kavramı çok önemlidir. Halk muhalefeti yalnızca hükümete karşı olmak değildir. Bir siyasi partiye karşı olmak da değildir.
Halk muhalefeti: Ranta karşı çıkmaktır.
Torpile karşı çıkmaktır. Liyakatsizliğe karşı çıkmaktır. Kamu kaynaklarının kişisel çıkarlara aktarılmasına karşı çıkmaktır. Siyasi yandaşlığın devlet yönetiminde belirleyici olmasına karşı çıkmaktır.
Ve en önemlisi: Bunları kim yaparsa yapsın karşı çıkmaktır. Gerçek halk muhalefetinin en önemli özelliği burada ortaya çıkar. Eğer yanlış yapan “bizim partiden” olduğu için savunuluyorsa, orada halk muhalefeti yoktur. Partizanlık vardır.
Halk muhalefetinin ilk ilkesi,
Bence bunun tek bir cümleyle ifade edilmesi mümkündür: “Benim adamım değil, doğru adam.”
Bu anlayış yerleşmeden siyaset temizlenemez. Çünkü bugün bir taraf diğer tarafın yolsuzluğunu eleştiriyor, yarın kendi tarafının yolsuzluğunu savunuyorsa toplum hiçbir şey kazanmamış olur.
Ahlakın partisi yoktur.
Adaletin partisi yoktur.
Liyakatın partisi yoktur.
Kamu malının partisi yoktur.
SONUÇ:
Siyaseti toplumun hizmetine vermek
Türkiye’nin temel sorunlarından biri yalnızca ekonomik kriz değildir. Yalnızca enflasyon değildir.
Yalnızca işsizlik değildir. Yalnızca eğitim veya sağlık değildir.
Bütün bu sorunların üzerinde duran daha büyük bir mesele vardır:
Yönetim anlayışı.
Madem ki gerçek bir halk muhalefeti olmalı diyorsak,
Halkımızın diliyle söyleyelim sözümüzü. “Düzen bozuk kardeşim”
Bir ülkenin kaynakları nasıl kullanılacak?
Kimin için kullanılacak?
Kim karar verecek?
Kim denetleyecek?
Kim hesap verecek?
Bu soruların cevabı siyasettir.
Dolayısıyla siyaset kurumu çürüdüğünde ekonomiyi düzeltmek de, eğitimi düzeltmek de, sağlığı düzeltmek de zorlaşır. Çünkü kötü yönetim diğer bütün alanlara nüfuz eder.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca siyasi iktidar değişikliği değildir. Siyasi kültür değişikliğidir.
Siyasetin rant kapısı olmaktan çıkarılmasıdır. Partilerin kişisel kariyer basamakları olmaktan çıkarılmasıdır. Adaylıkların pazarlık konusu olmaktan çıkarılmasıdır. Milletvekilliğinin ticari yatırım gibi görülmemesidir. Belediyelerin siyasi çevrelere kaynak dağıtan kurumlar olmaktan çıkarılmasıdır. Devlet kadrolarının siyasi sadakatten kurtarılmasıdır.
Ve nihayet vatandaşın siyasetçiye bakışının değişmesidir.
Vatandaş: “Bana ne vereceksin?” diye sormayı bırakıp,
“Topluma ne vereceksin?” diye sorduğu zaman siyaset değişmeye başlayacaktır.
Siyasetçi: “Bana kim destek olacak?”diye düşünmek yerine,
“Benden kim hesap soracak?”
diye düşünmeye başladığında demokrasi güçlenecektir.
Parti yöneticisi: “Bana kim sadık?” diye sormak yerine,
“Kim bu görevi en iyi yapabilir?” diye sorduğunda liyakat başlayacaktır.
Ve toplum: “Bizimki yapsın.” demek yerine,
“Kim yaparsa yapsın, yanlışsa karşısında duralım.” diyebildiğinde gerçek halk muhalefeti ortaya çıkacaktır.
Belki de Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyacı olan şey yeni bir siyasi slogan değil, yeni bir siyasi vicdandır. Çünkü bir ülkeyi yalnızca yasalar yönetmez.
Kurumlar kadar değerler de yönetir.
Anayasalar kadar siyasal kültür de yönetir.
Kanunlar kadar toplumsal ahlak da belirleyicidir. Ve siyaset, toplumun aynasıdır.
Aynayı değiştirmek istiyorsak önce kendimize bakmak zorundayız.
Çünkü toplum siyasetçiyi yalnızca seçmez. Onu aynı zamanda üretir. Siyasetçi de toplumu yalnızca yönetmez. Toplumun davranışlarını etkiler.
Bu karşılıklı ilişkiyi değiştirmeden gerçek bir dönüşüm mümkün değildir.
O halde mesele yalnızca: “Hangi parti iktidar olacak?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur: “Nasıl bir siyaset anlayışı iktidar olacak?”
Eğer cevap; rant değil hizmet, makam değil sorumluluk, sadakat değil liyakat, gizlilik değil şeffaflık, kişisel çıkar değil kamu yararı, partizanlık değil adalet, itaat değil özgür düşünce,
ve suskunluk değil halkın denetimi olursa, Türkiye’nin siyasetinde yeni bir dönem başlayabilir.
Bunun adı yalnızca iktidar değişikliği olmaz. Bu, siyaset anlayışının değişmesi olur. Ve gerçek demokratik dönüşüm de tam olarak burada başlar. Çünkü sonunda mesele bir partinin kazanması değildir.
Mesele, halkın kazanmasıdır.
Demokrasi, adalet, Özgürlük, eşitlik için asgari müştereklerde bir çerçeve içerinde ifade etmeye çalıştım.
Tam bu nokta da:
Okuyucu dönüp dolaşıp şu soruyu soracak:
“Bütün bunlar nasıl olacak kardeşim”
“ Kim nasıl yapacak bunları”
Söylemiştim mesele iktidarın değiştirilmesi meselesi değil,
Mesele toplumsal değişimin, dönüşümün gerekliliğidir.
Bu düzen değişmelidir.
Devrimci bir ideolojiyle…
Devrimci bir toplumsal dönüşümle…
Devrimci bir ruhla…
Devrimci bir örgütlenmeyle…
Vatansever, Devrimci, Demokratik bir iktidarla…
BİTTİ…