EROL ERKILINÇ YAZDI; “SİYASETİN RANT KAPISINA DÖNÜŞMESİ” (BÖLÜM 1)

19.08.2026
17
A+
A-

Rant, İktidar, Ahlak ve Halk Muhalefeti Üzerine

Bir ülkenin siyaseti çürürse toplum ne olur?

Bir ülkenin siyaset kurumuna yalnızca seçim dönemlerinde bakmak, siyasetin toplum üzerindeki gerçek etkisini anlamaya yetmez.

Çünkü siyaset yalnızca Meclis’te yapılan konuşmalardan, seçim meydanlarından, parti kongrelerinden veya sandıkta kullanılan oylardan ibaret değildir.

Siyaset; devletin nasıl yönetileceğini, kamu kaynaklarının nasıl dağıtılacağını, eğitimin nasıl örgütleneceğini, sağlığın nasıl sunulacağını, işçinin hangi koşullarda çalışacağını, çiftçinin nasıl üretim yapacağını, gençlerin geleceğe nasıl bakacağını belirleyen büyük bir toplumsal mekanizmadır.

Bu nedenle siyasette meydana gelen ahlaki ve kurumsal bozulma, yalnızca siyasetçilerin problemi değildir.

Siyasetin çürümesi, toplumun çürümesine dönüşebilir.

Daha da kötüsü, toplum bir süre sonra bu çürümeye alışabilir.

Rüşvet şaşırtmaz.

Torpil şaşırtmaz.

Akrabacılık şaşırtmaz.

İhale ilişkileri şaşırtmaz.

Parti değiştiren siyasetçi şaşırtmaz.

Adaylık pazarlıkları şaşırtmaz.

Siyasete giren kişinin kısa sürede ekonomik durumunun değişmesi şaşırtmaz.

Ve bütün bunların sonunda toplumda son derece tehlikeli bir cümle yerleşir:

“Bu ülkede işler zaten böyle yürür.”

İşte asıl tehlike burada başlar.

Çünkü bir toplum kötülüğü kötü olarak görmekten vazgeçtiği zaman, kötülük artık yalnızca bir davranış biçimi olmaktan çıkar; toplumsal norm haline gelir.

 

*Siyasetin anlamını kaybetmesi:

Hizmetten makama, makamdan ranta

Siyasetin başlangıç noktası aslında son derece basittir:

Toplumun ortak sorunlarını çözmek.

İnsanlar birlikte yaşayabilmek için ortak kurallar oluşturur.

Devlet bu ortak yaşamın örgütlenmesini sağlar.

Siyasi partiler ise toplumun farklı kesimlerinin geleceğe ilişkin düşüncelerini, programlarını ve taleplerini temsil eder.

Dolayısıyla siyasetçinin temel görevi kişisel hayatını büyütmek değil, toplumun ortak yaşamını geliştirmektir.

Milletvekilliği bir meslek olmamalıdır.

Belediye başkanlığı bir kariyer basamağı olmamalıdır.

Parti yöneticiliği kişisel nüfuz elde etme aracı olmamalıdır.

Bunların tamamı geçici kamu görevleridir.

Fakat siyaset zamanla bu temel anlamdan uzaklaştığında başka bir anlayış ortaya çıkar:

Makam = güç

Güç = bağlantı

Bağlantı = ekonomik imkân

Ekonomik imkân = rant

Ve siyaset giderek kendi çevresinde bir çıkar ekonomisi üretmeye başlar.

Bu noktada siyasetçinin toplumla ilişkisi de değişir.

Vatandaş artık yurttaş değildir.

“Müşteri” haline gelir.

Evet, Geldiğimiz nokta da ülkemizde maalesef Devlet’in bir şirke, vatandaşlarında birer müşteri olduğu gerçeğidir.

Siyasetçi de kamu hizmeti sunan temsilci değil, çeşitli talepleri karşılayabilen bir “aracı” gibi görülmeye başlanır.

“Benim çocuğu işe sok.”

“Şu işi hallet.”

“Şu imarı çıkar.”

“Şu kişiyi belediyeye al.”

“Şu ihaleyi bize ver.”

Böylece yurttaşlık ilişkisi yerini kişisel çıkar ilişkisine bırakır. Oysa demokrasinin özü bunun tam tersidir. Devletin görevi kişiye özel ayrıcalık dağıtmak değil, herkes için adil bir düzen kurmaktır.

*Siyaset bir yatırım alanına dönüşürse:

Bir insan siyasete büyük miktarda para harcayarak giriyor ve bunu gelecekte elde edeceği ekonomik veya siyasi kazanç açısından bir yatırım olarak görüyorsa, burada çok temel bir sorun vardır.

Çünkü yatırım mantığı ile kamu hizmeti mantığı birbirinden tamamen farklıdır.

Yatırımcı verdiğinin karşılığını ister. Kamu görevlisi ise aldığı yetkinin karşılığında topluma hizmet etmek zorundadır. Bu ayrım kaybolduğunda siyasetçinin zihninde şu soru oluşabilir:

“Bu makam bana ne kazandıracak?”

Oysa doğru soru şudur:

“Bu makamdayken topluma ne kazandıracağım?”

İki soru arasındaki fark, aslında iki farklı siyaset anlayışı arasındaki farktır.

Birincisi kişisel çıkar siyasetidir.

İkincisi kamusal sorumluluk siyasetidir…

(DEVAMI YARIN)

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.