EROL ERKILINÇ YAZDI; “İYİLİĞİN KAYBOLDUĞU TOPLUM”
Bir toplumun en büyük zenginliği ne yer altındaki madenleridir ne de gökdelenlerle dolu şehirleridir. Asıl zenginlik; dürüst insanları, vicdanı, adaleti, ahlakı, kültürü ve birbirine duyduğu güvendir. Bunlar görünmez hazinelerdir. Kaybolduklarında ise yıkım sessizce başlar.
Hiçbir toplum bir günde bozulmaz. Çürüme yavaş yavaş ilerler. Önce küçük tavizlerle başlar. İnsanlar “Bundan bir şey olmaz.” demeye başlar. Sonra yanlışlar normalleşir, doğrular ise tuhaf görülmeye başlanır. İşte asıl tehlike burada başlar.
Eskiden utanılacak davranışlar zamanla övünç kaynağı hâline gelir. Dürüstlük saflık olarak görülür. Emek vermeden kazanmak başarı sayılır. Saygısızlık özgürlük diye sunulur. Bencillik akıllılık olarak alkışlanır. Böyle bir ortamda kötülük sadece var olmaz; meşrulaşır. En tehlikeli olan da budur.
Bir toplumda iyiler susmaya başladığında, kötüler konuşmaya başlar. Vicdan geri çekildiğinde öne çıkar. İnsanlar “Doğru olan nedir?” diye sormaz, “Bana ne kazandırır?” diye düşünmeye başlar. Böylece ahlak kişisel tercihe dönüşür.
Peki bu noktaya nasıl gelinir?
İlk sorumluluklardan biri elbette ülkeyi yönetenlerindir. Çünkü yöneticiler sadece kanun yapmaz; topluma örnek de olurlar. Hukukun üstünlüğüne inanılıyorsa vatandaş da adalete inanır. Şeffaflık varsa güven oluşur. Liyakat varsa insanlar çalışmanın karşılığını alacaklarına inanırlar. Ancak adalet zayıflarsa insanlar hak aramaktan vazgeçer. Güven kaybolduğunda ise toplum görünmeyen bir çatlakla bölünmeye başlar.
Bildiğimiz bir şey var ki: o’da bir ülkeyi sadece iktidarların değil, aynı zamanda vatandaşların da inşa edebileceğidir. Siyaset kurumu bunu bildiğinden vatandaştan hep korkar.
Eğitim bunun en önemli ayağıdır.
Gerçek eğitim sadece matematik öğretmek değildir. Gerçek eğitim; insan olmayı öğretmektir. Vicdanı geliştirmektir. Başkasının hakkına saygı duymayı öğretmektir. Çocuğa çevreyi kirletmemeyi, ağacı korumayı, yaşlıya saygıyı, dürüstlüğü ve merhameti kazandırmaktır.
Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır. Fakat bilgi arttıkça bilgelik aynı oranda artmamıştır. Diplomalar çoğalmış, fakat nezaket azalmıştır. Teknoloji gelişmiş, fakat insanlar birbirine daha tahammülsüz hâle gelmiştir. Demek ki eğitim sadece okul değildir; aile, mahalle, kültür ve yaşanmış örnekler de eğitimin parçalarıdır.
Ailenin çözülmesi de toplumun çözülmesine yol açar.
Çocuk ilk adalet duygusunu evde öğrenir. İlk sevgiyi annesinden, ilk sorumluluğu babasından, ilk paylaşmayı kardeşlerinden öğrenir. Eğer aile sadece aynı evde yaşayan insanların topluluğuna dönüşürse çocuk karakterini sosyal medyadan, sokaktan veya rastgele insanlardan almaya başlar. Bugün çevremize baktığımızda bunun izlerini görüyoruz.
İnsanlar çöplerini yere atıyor.
Parklara zarar veriyor.
Trafikte birbirine saygı göstermiyor.
Kamusal alanları kendi evi gibi değil, sahipsiz yerler gibi görüyor.
Çünkü aidiyet duygusu zayıflıyor.
Oysa temiz bir sokak yalnızca belediyenin başarısı değildir. O sokaktan geçen insanların vicdanının da aynasıdır.
Doğaya saygı göstermeyen insan, aslında geleceğine de saygı göstermiyor demektir. Bir ağacı keserken sadece odun elde etmiyoruz; çocuklarımızın nefesinden de çalıyoruz. Denizleri kirletirken sadece suyu kirletmiyoruz; kendi yaşamımızı da kirletiyoruz.
Adaletin olmadığı yerde ise başka bir hastalık başlar.
İnsanlar çalışmanın değil, torpilin kazandırdığına inanır.
Hak eden değil, güçlü olan kazanıyorsa emek değersizleşir.
Böyle toplumlarda gençler umutlarını kaybeder.
Umudunu kaybeden genç ya ülkesini terk etmek ister ya da hayallerinden vazgeçer.
Oysa bir milleti ayakta tutan en büyük güç, gençlerinin geleceğe inanmasıdır.
Medya ve sosyal medya da bu değişimin önemli aktörlerinden biridir.
İyi insanlar çoğu zaman sessizdir.
Kötülük ise daha gürültülüdür.
Şiddet, hakaret, gösteriş ve çıkar ilişkileri sürekli görünür hâle geldiğinde insanlar bunları hayatın doğal parçası sanmaya başlar.
Tekrar edilen her yanlış zamanla normal görünmeye başlar.
İnsan zihni gördüğüne alışır.
İşte bu yüzden kültür büyük önem taşır.
Sanatın, edebiyatın, müziğin ve düşüncenin zayıfladığı toplumlarda insanların ruhu da yoksullaşır.
Roman okumayan, tiyatro izlemeyen, tarihini bilmeyen, farklı fikirlere kulak vermeyen toplumlar zamanla sığlaşır. Kültür yalnızca eğlence değildir; bir milletin hafızasıdır.
En acı olan ise vicdanın kaybolmasıdır.
Vicdan sustuğunda kanunlar tek başına yeterli olmaz.
Vicdan, insanı kimse görmese bile yanlış yapmaktan alıkoyar.
İşte gerçek medeniyet, insanların yalnızca cezadan korktuğu değil, yanlış yapmaktan utandığı toplumdur.
Peki çözüm nedir?
Çözüm tek bir liderde değildir.
Tek bir siyasi partide değildir.
Tek bir kanunda da değildir.
Çözüm; adaletin güçlenmesinde, eğitimin insan yetiştirmesinde, aile kurumunun desteklenmesinde, kültürün yaşatılmasında ve her bireyin kendi sorumluluğunu yerine getirmesinde yatmaktadır.
Çünkü büyük değişimler küçük davranışlarla başlar. Çöpünü yere atmayan insan…
Trafikte yol veren sürücü…
İşini dürüst yapan esnaf…
Sözünü tutan arkadaş…
Doğruyu söyleyen öğrenci…
Adaletli davranan yönetici…
Merhametli bir öğretmen…
Bunların her biri toplumun görünmeyen direkleridir.
Bir ülkeyi yalnızca yollar, köprüler ve binalar ayakta tutmaz.
Bir ülkeyi ayakta tutan; doğruluk, güven, ahlak, vicdan ve adalettir.
Eğer bunlar kaybolursa en gelişmiş şehirler bile yalnızlaşır. En büyük ekonomiler bile huzur üretemez. Çünkü medeniyet betonla değil, insan karakteriyle kurulur.
Toplum dediğimiz şey başkaları değildir.
Bir toplumun çöküşü, büyük felaketlerle değil, küçük yanlışların normalleşmesiyle başlar. Aynı şekilde yeniden ayağa kalkması da büyük kahramanlarla değil, sıradan insanların doğru davranışlarıyla başlar.
Egemenler, Devlet mekanizmasını kutsallaştırarak kendi hükümdarlıklarının sürmesi için ülkenin, ahlakını ve vicdanını yok etmeyi başarıları olarak görürler ve bunu bilerek yaparlar. Ülkeyi sömürmenin ve Emperyalizme peşkeş çekmekle daha rahat sömüreceklerini bilirler.
Devrimcileri, Demokratları, dürüst namuslu yazarları, Aydınları, Sendikacıları, öğretmenleri, öğrencileri, işçileri, çevrecileri cezaevlerine doldurarak toplum üzerinde saldığı korkuyu büyütmeye çalışırlar.
Neden?
Çünkü onlar bu ülkenin ahlakıdır
Çünkü onlar bu ülkenin onurudur.
Çünkü onlar bu ülkenin vicdanıdır.
Nazım Hikmet ne diyor?
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,
Ve bir orman gibi kardeşçesine …”
Bu düşünce, bireyin özgürlüğü ile toplumsal sorumluluğun birlikte var olabileceğini anlatır. Birbirimize, doğaya ve ortak yaşam alanlarımıza, haklarımıza, eşitliğe ve özgürlüklerimize sahip çıktığımız ölçüde güçlü bir toplum olabiliriz.
Toplum, hepimizin aynasıdır.