CEMAL KIRGIZ YAZDI; “OKUDUĞUM KİTAPLAR VE İZLEDİĞİM HER ŞEY ÜZERİNE PAZAR YAZILARI” (5)

17.01.2026
34
A+
A-

BABAMIN TANRI OLDUĞUNU SANDIM!

15 Ocak 2026 tarihi, tanıdığım en iyi polis olan babam Sadettin Kırgız’ın 22. Ölüm yıldönümüydü…

15 Ocak 2004 tarihinde öğlen saat 12.04’te kaybettim babamı. Lanet olası kanserden…

20 Nisan 1943 tarihinde Gemlik’te başlayan yaşanmış ve sınanmış yaşam öyküsünün final bahanesi olmuştu kanser….

20 Nisan astrolojik açısından da ilginç bir tarih aslında. Örneğin Hz. Muhammed (SAV) 20 Nisan doğumlu. Buna karşın psikopat diktatör Adolf Hitler’de 20 Nisan doğumlu. Bir yanda seçilmiş, özel ruh ve kutsal insan Hz. Muhammed, öte yanda dünyayı ateşe veren deli bir lider olan Adolf Hitler. Tanrının matematiği bazen böyle çalışır. Güllerin Efendisi Hz. Muhammed Hak Dinin temsilcisi, kâinatın son Peygamberi iken, Adolf Hitler, en kanlı diktatörlerin başını çekmekte.

Babam Sadettin Kırgız ikisi de değildi tabii ki… Yaşamı üç perdelik samimi, derin bir oyun olarak kurgulanmış, Gemlik’te başlayıp, Gemlik’te sona eren bir best seller roman gibi de diyebiliriz… Birinci perdede çocukluğunun ve gençlik yıllarının geçtiği Gemlik var. Gemlik Belediyesi’nin ilk basın danışmanı da sayılabilecek, Halil Kırgız’ın en büyük oğlu olarak dünyaya gelmiş. Gemlik ve Belediye basın danışmanlığı denilince, öyle yazı dolu bir yaşamdan bahsetmiyorum dedem Halil Kırgız için. Teknolojinin gelişmediği, gazetelerin olmadığı dönemde, belediye bildirimlerini mahalle, sokak, cadde demeden kahvehanelerde, meyhanelerde, meydanlarda duyuran kişi Halil Kırgız… Bu nedenle lakabı da ‘Tellal Halil’ olmuş.

Sonra ticaret hayatı da var. Hurda alım satımı yapmış, Gemlik’in ilk Milli Piyangocularından birisi de dedem Halil Kırgız’dır. “Alan Kaz Yanıyor”  sözü onundur. Üç amca ve bir halam olmuş. İki halam daha olacakmış ama biri bebekken, biri de iki yaşındayken hastalıktan vefat etmiş. Gemlik’in en tanınmış renkli simalarından olan Dedem Halil Kırgız’ın da İskele Meydanındaki bir trafik kazasında kaybettik. Evden çıkarken, babaannem Muzaffer Kırgız’a, “Rüyamda annemi gördüm, beni yanına çağırıyordu ve ben de gidiyordum” demiş. Gerçekten de öyle oldu. Kuantum, Rüyaların sırrı, sırların sırrı falan pek girmek istemiyorum ama aklıma hep şu soru da gelmiyor değil. Eğer rüyalar gelecekten haber veriyorsa, insanlar ve insanlık, dünya ve kainatın geneli, Cosmos yani bir simülasyon içinde olabilir mi?

Ben, Hz. Muhammed’in de Mustafa Kemal Atatürk’ün de, bu simülasyon içinde hafızaları sıfırlanıp, belli bir misyon için, dünyaya gönderilmiş seçkin ruhlar olduğunu düşünüyorum. Herkesin bir görevi, amacı var ve hiçbir kimsenin bir diğeriyle karşılaşması, dini açıdan tevafuk olduğu gibi, asla da tesadüf olamaz. (Bu konuda, Yazar Hüseyin Hakkı Kahveci’nin ‘Asil Kan’ isimli kitabını tavsiye ederim)

Neyse, Halil Kırgız 1983 yılı Mart ayında evden çıkıyor. Hurda alıp getirecek, elinde kalan biletleri satacak. Eşine dostuna uğrayacak, rüyasının çıkıp çıkmayacağını düşünecekti. İskele Meydanında nakliye yapan kamyonlardan birisi geri geri giderken, kasasındaki bir çıkıntı dedemin paltosuna takılır, dengesini kaybedip yere düşer ve kamyonun tekerleri altında kalır.

Gemlik tarihi açıdan da, kişisel tarihim açısından da lanetli bir kenttir. 1960’larda bile sinemalara, filmlere konu olan tarihi iskele meydanında, daha 2000’lerin ortalarına kadar nakliye yapılan şehrin adıdır Gemlik.

Sadettin Kırgız, önce Subay olmak ister. Ortaokulu mezunudur. 1950’lerin sonunda ortaokul mezunu demek, üniversite mezunu demek ile eş değerdir. Ama bir takım öncelikler nedeniyle Subay değil, Astsubay imtihanlarına girer. Yazılı ve sözlü sınavları geçer. Ama o yaşa kadar tek sigara içmediği halde, sağlık kontrollerinde ciğerlerinde duman görürler. Bir şekilde elerler. Sonra Polislik sınavına girer. Yine kazanır. Ciğerleri nasıl olduysa bu kez temiz çıkmıştır. Polis olur. İlk görev yeri İzmir’dir. Sonra kısa süreli Van ve Muş turları attırılır. İlk dönem şark hizmeti bitince Antalya’ya tayin olur. Annemle de bu sırada evlenir. Ben Antalya doğumluyum. Sonra yine şark hizmeti bu kez Elazığ görev yeridir. Kıbrıs Barış harekâtı öncesi yine Van’a tayini çıkar. Ben hastalanınca erteletir. Şans işte, tekrar Antalya tayini gerçekleşir. İlkokulu ve ortaokul birinci sınıfı okuyacağım kent Antalya olmuştur.

1970’lerin terör ortamı. Siyasal eylemler. Öğrenci ve İşçi direnişleri. Polislerin bölünmesi süreçleri. Babam Pol Der üyesiydi. Bir de Pol Bir Polisleri vardı. Taraf olmayanın, bertaraf olduğu bölünmüş yıllardı. Siyasal istikrarsızlık ve dönemin sağ siyasal iktidarlarının Pol Der üyesi polislere yönelik baskıları. Antalya’da tutmak istemiyorlardı babamı. AP’li bir taşra ilçe başkanının oğlu bir kız kaçırınca ve kızın ailesi şikâyet edip, çocuğu yakalayınca, bahanesi de oluyordu işte. Ankara’ya geçici görev, Adana’ya geçici görev, İstanbul’a (belki de ölsün diye) birçok operasyona geçici görev gönderilen ekiplerin içinde yer alıyordu babam. Şöyle anlatayım, 8 yaşından 11 yaşına kadar babamı bazı aylarda  ender zamanlarda görüyordum. O da her fırsatta Antalya’ya gelince ve birkaç günlüğüne. Ama oyuncakların yanı sıra, bol kitap, bol dergi getirdiğini biliyorum.

Son olarak Edirne Uzunköprü İlçesine atanınca ve orada yıllarca kalacağını anlayınca bastı istifayı babam. Ama Antalya günleri, bir polis çocuğu olarak benim için unutulmaz yıllardı. Kaptan Cousteau Antalya’ya gelmişti. Siyah beyaz tek kanal TRT televizyonun olduğu dönemleri anlatıyorum. Hemen arkasında elinde Thompson tüfek, güneş gözlükleriyle babamı ekranda görmek muhteşem duyguydu.

Ertesi gün okulda, “oğlum, dün gece kapanış haberlerini izlediniz mi? Babam çıktı!” diye reklamı yapıyordum. Babanın bir şekilde televizyona çıkması, kıskançlık vesilesiydi. “Ne yapalım oğlum çıktıysa, benim babam da bir keresinde Antalya gazetesine çıkmıştı” vs, vs, vs…

Bir gün de Monaco Prensesi ve oyuncu Grace Kelly gelmişti Antalya’ya. Yakın koruma polis görüntülerinde bir baktım, yine babam. Üstelik sanırım Milliyet gazetesiydi, orada da birinci sayfasında yer almıştı. (Bu arada gazete Hürriyet veya Günaydın, Hatta Cumhuriyet gazeteleri de olabilir. Bizim eve dördü de girerdi çünkü!)

Ben de bir dolu hava tabii ki… Okula, babasının özel arabasıyla gelen çocuklar, babalarının özel arabalarının özelliklerini anlatırlar; ben de dinlemez görünürdüm bu sefer. “ne yapalım oğlum, biz arabayla gelmiyoruz ama babam koskoca bilim adamını, prensesi koruyor, televizyonlara, gazetelere çıkıyor, biz bir şey diyor muyuz?”

Pol Der üyesi polisti ama ön yargılı değildi. Bana Milliyet Çocuk alırken, yanında Tercüman Çocuk dergisi de alırdı. Siyaset fikri yerine, edebiyat fikri ile meşgul olmamı istiyordu sanırım. Robinson Crusoe, Tom Sawyer, Notre Dame’in Kamburu, Sefiller, Araba Sevdası, Gülyabani gibi kitapları ilkokul üçte bitirdiğim gibi, Kemalettin Tuğcu’nun okumadığım kitapları da kalmamıştı o dönemde. Ayrıca, Tommiks, Teksas, Zagor, Tom Braks ve Kızılmaske’de favorilerimdendi.

Babamın Tanrı Olduğunu sandığım yıllardı. Sürgün özlemi de vardı tabii ki bu görüşte oluşumun. Karşı komşularımız vardı. Afyonlu. Çocukları birkaç yaş benden küçüktü. Babama ağabey derdi ve o da polisti. Bir akşam haberlerinde Antalya’da polis otosuna silahlı saldırı olmuştu. O polis komşumuz, (ismini şimdi yazıyorum) Ayhan Ağabey, kurşunların hedefi olmuş ve şehit olmuştu. Teröristlerin imha edilmesine yönelik olay yerine gönderilen polisler arasında da babam da vardı. İki polis de yaralı olsa da teröristler öldürülerek imha edilmişti. Çatışma, şehitler, olay yeri görüntüleri yine Televizyonlar ve yine bir salise de olsa babamın çatışmadaki görüntüleri…

Şehit ateşi bizim apartmana düşmüştü. Apartmanda bir polis ailesi daha vardı. Feryat, figan. Babam da oraya yani çatışmaya gitmesine rağmen, yaşadığına sevinsek mi, üzülsek mi, bilemediğimiz iç savaş dönemleriydi. Sonra apartmandaki diğer polisin tayini de Gaziantep’e çıkmıştı. O da epey sürgün yiyen bir polisti. Gaziantep’te cinnet geçirmiş, benimle aynı yaşta olan oğlu Alper’i de öldürdükten sonra intihar etmişti. Benim babam asla böyle bir şey yapmazdı…

Türkiye için kötü günlerdi. Terör vardı. Kaos hâkimdi. Siyasi istikrar olmadığı gibi ülke de kötü yönetiliyordu. Polis apartmanı olan Beylerbeyi Apartmanına bir saldırı daha oldu. Üstelik bizim eve. Ben okuldaydım. Evde, kadınlar günü varmış. Komşuluk ilişkileri gelişmişti. Kadınlar sırayla, kendi evlerinde gün düzenliyorlardı. Kısır yapmışlar, annem tabağını yerdeki tepsiye koymak için eğildiği sırada kurşun camdan girip, tül perdeyi yırtıp, duvarda patlamış. Babamdan sonra annemi de kıl payı kazanmıştım. Yaradan belayı veriyordu ama bir de kurtarıcı meleğimiz vardı sanki.

Sevdiğim yazarlardan Ahmet Altan, bir röportajında yine en sevdiğim başka bir yazar olan babası Çetin Altan’ı anlatırken, çocukluk serzenişinde bulunuyordu. Çetin Altan, ne zaman çocuklarını, Mehmet Altan, Ahmet Altan ve Zeynep Altan’ı alıp, gezmeye çıkarmaya kalksa, babasıyla gidecekleri yere asla gidemediklerini söylüyordu. Çetin Altan ülkenin en ünlü gazetecisi, yazarı ve köşe yazarıydı. Hatta meclisin en ateşli milletvekiliydi. Babalarına sevgi seli, hayranlık vardı. Çetin Altan bir yerlerde takılı kalırken, çocukları bazen teker, bazen ikisi, bazen de üçü olmak üzere kendi başlarına kalıyordu.

Çocukluğumun Antalya’sında Sadettin Kırgız ile ben de öyleydik. Park, Lunapark, Sinema gideceğiz diyelim. Hiç ikimiz gidemedik. Antalya’nın belki de o dönem en ünlü, en namlı polislerinden birisiydi. Her köşe başında birileri tutar, sohbet eder, en sonunda dostlarıyla birlikte bir mekanda biterdi günü. Ben parka gider, lunaparkta vakit geçirir, sinema yapar, sonra akşam dediği yerde buluşurduk.

Sinemaya da, sanata da, sanatçıya da babam alıştırdı beni. Altın Portakal Sinema Festivalinde de görev alırdı babam. Çocukluğumun en heyecanlı, mutlu olduğum dönemlerini yaşardım. Zeki Müren, Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Adile Naşit, Münir Özkul, İskender Doğan, Kemal Sunal, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Türkan Şoray, Müjde Ar, Kadir İnanır, Halit Akçatepe, Ediz Hun, Serdar Gökhan, Tecavüzcü Coşkun (ki kendisi Antalyaspor Amigoluğu da yapardı. Antalyaspor maçlarında da sık sık karşılaşırdık) Sümer Tilmaç (ki kendisi Antalya Bölgesi yüzme hakemiydi aynı zamanda) ve daha birçok sanatçı ile kuliste yan yana gelmişliğim vardı. Pamuk Prenses ve 7 Cüceler filminde, cücelerin en küçüğü olan İdris ağabey de Antalyalıydı. O da hem maçların, hem festivallerin maskotuydu. Bir gün bir barda, kafayı çeken bir sarhoş, İdris’i ayaklarından tutup, çevirirken, kafasını duvara vurarak öldürmüştü. Katilini de yine babamın da içinde olduğu ekip yakalamıştı.

Bir başka gün babamla, arkadaşlarıyla buluşacağı bir kahvehanede oturuyorduk. Beni sinemaya gönderecekti yine. İskender Doğan geldi kahvehaneye. Bu kahvehaneye genelde Antalyasporlu futbolcular ile sanatçılar, gazeteciler, yazarlar gelirmiş. İskender Doğan bulmaca çözerken kalemi bitti, benden sol gömlek cebimdeki kalemi istedi. İskender Doğan’ın ‘Kan ve Gül’ ve ‘Gülizar’ isimli şarkılarının olduğu plağı yeni almıştık. Evir çevir bütün gün dinliyordum. Hayranıydım yani. Kalemi büyük bir mutluluk ve heyecanla verdim. Babamın da aracı olmasıyla, kalem onda kaldı o da bana bitmiş dolma kalemini verdi. Dolma kalem dönemin de önemli bir saygınlık aracıydı. O kalem halen durur ben de.

Neşeli, tutkulu, gazete, kitap, dergi okuyan, fırsat bulduğunda eğlenmesini, içmesini bilen bir adamdı babam. Kolay sinirlenmezdi. Biriktirmeyi severdi sanırım, patlamasını istemeyeceğiniz bir sakin güç gibiydi. Bir Pazar sabahı yataktan kalkmıştım, babam gazete kâğıdından uçak yapmayı öğretmişti. Uçakları yapıp, yine gazete kâğıdından kuyruklar takıyordum. Kuyrukları yakıp, gazete kâğıdından uçakları sokağa fırlatıyordum. Zevkliydi, yedi yaşın verdiği özgürlükle mutluydum. Sonra bir rüzgâr esti geçti, kuyruğu ve kanadı da yanmakta olan kâğıttan uçak, diğer camdan eve girdi. Perdeler tutuştu. Kendim söndürmek istedim, olmadı. Ne çabuk yanıyordu bu perdeler? Sonra divana, yastıklara sıçradı yangın. Mecbur annemle babamı uyandırmak zorunda kaldım. Ev tamamen yanmadan itfaiye geldi. Çok kızgındı tanrı sandığım adam ama bir iki sinirli cümle dışında bir şey yapmadı bana.

Bu kez, Antalya Kemiklik karakolunda görevliydi babam. Şehir meydanında ünlü Atatürk Heykelinin karşısında, mahalle girişinde önünde koru bulunan bir karakoldu burası. Polis çocukları ile hafta sonu buluşur, top oynardık. Bir gün canımız sıkıldı, sapanla kuş avlamaya çıktık. Koru dediğimiz 10 bilemedim 15 ağaçlıklı bir bahçe gibiydi. Sonra oyun kovalamacaya, saklambaç oynamaya falan geldi. Yine sapanlı olarak ama. Sokaklara taştık, caddeye çıktık. Çöp tenekesinin arkasında gördüğüm bir başka polis çocuğuna nişan aldım. Güm! Çocuğa bir şey olmadı ama çöp tenekesinin arkasındaki üç katlı müstakil evin ikinci katındaki camları tuzla buz oldu. Büyük bir telaşla polisler geldi. Alt tarafı sapanla bir cam kırmamış da, terör eylemine kalkışmış, bomba atmış gibi büzüldüm.Çünkü çok sayıda polis vardı etrafta. Telaş vardı, herkes bir yerlere koşturup duruyordu.  Babam da polislerin önündeydi. Yine kızgındı. Yine sinirliydi. Ama yine bir şey yapmadı babam.

Camını kırdığım ev, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Deniz Baykal’ın annesi ile babasının oturduğu evin camıymış. Tanrı sandığım adam, babam; bana bir fiske bile vurmadı…

6 Eylül 1980 tarihinde, Edirne Uzunköprü ilçesinde görevli iken ve meslekteki 18. yılını yaşarken, yaşadığı sürgünlere, aile hasretine, başına gelen belalara isyan edip istifa etti babam. Tam 6 gün sonra 12 Eylül darbesi oldu. Bir hafta daha beklese, o huzura kavuşabilecekti belki de. Ama hayat bu, ölümlerden döndürürken, sizi başka alanlarda da sınamayı sürdürür. Antalya’da kumarhane açtı, kahvehane açtı, çay bahçesi açtı. Hayatımın ilk dolandırıcılığını da burada, henüz 11 yaşında yaşadım ben. Kumar borcu olan bir adamın peşine taktı babam. “Sana para verecek, al onu getir” dedi. Adam yürüyor, ben yürüyorum. “Nereye gideceğiz?” diye sordum. “Çarşıya kadar, orada dükkânım var” dedi. Çarşı girişinde, oldukça iri ve bisikletli bir çocuk, bana çarptı. 11 yaşın ergenliğinde geri adım atmak istemedim. Bana çarpan çocuğa diklendim. Çocuk nedense, birden bisikletine atlayıp, kaçmaya başladı. Benden korkmuş olamazdı, çünkü benden hem yaşça, hem kalıp olarak büyüktü. Buna rağmen, kendimle gurur duydum. Sonra dönüp, adama baktım. Adam toz olmuştu. Kumar borcunu ödemeyecekti, beni böyle tuzağa düşürmüşlerdi. Ne zaman, bir şeye odaklandığımda, yan etkenler başıma bela olsa, bu anımı düşünürüm. Kös kös kahvehaneye döndüm. Olup biteni anlattım. Bu kez ne kızmış, ne sinirlenmişti tanrı sandığım adam. Sadece gülmüştü. “Ucuz bir numaraya kurban gittiğimi” söyledi. “Üzülme, ben onu bulurum” dedi. Ve Buldu o adamı tanrı sandığım adam. Babam… Buldu ve…

Gazeteci olmaya da babam sayesinde karar verdim ben. İlkokul, üç, dört ve beşinci sınıflarda okurken, bazı geceler, nöbetinin sonuna doğru, beni de devriye arabasına alıp, gezdirirdi babam. Ama hiç sakin geceler değildi o geceler. İntiharlar, cinayetler, adam yaralamalar, karı koca kavgaları, trafik kazaları hiç bitmezdi. Ben arabada oturur, olan biteni izlerdim. Her şeye rağmen benim dikkatimi, polisler, avukatlar, savcılar, olayları kayıtsızca izleyen vatandaşlar değil, salaş kıyafetleri, bol cepli yelekleri, fotoğraf makineleri, kalemleri, kâğıtları, kameraları ile bir oraya bir buruya koşturan gazeteciler  çekerdi. Üçüncü ya da dördüncü olaylı gecelerden sonra, ben de kararımı vermiştim, hiçbir şey olamazsam, kesinlikle gazeteci olacaktım. Belki yazar da olabilirdim, neden olmasın?

Elimde, en sevdiğim yazarların başında gelen Paul Auster’in “Babamın Tanrı Olduğunu Sandım” kitabı var. Paul Auster’in ABD Ulusal Radyo’sunda yaptığı programlardan derlenen 180 öykü bulunuyor bu kitapta. Auster, kendi öyküleri yerine, bu radyo programında çağrıda bulunmuş, Amerikalı vatandaşlardan gelen, gerçek yaşanmış öyküleri anlatmaya, okumaya başlamış. Sonunda da 4 binin üzerinde eser içinden derlediği 180 öyküyü kitap yapmış.

Müthiş bir kitap, “Babamın Tanrı Olduğunu Sandım”

Yaşanmış, ilginç, çarpıcı hayat hikâyeleri ile dolu zevkle okunacak bir kitap olmuş.

Paul Auster’i çok severim. Brooklyn mesela, Auster’in her köşesini özümsemiş olduğu kendi coğrafyası. Kitaplarının çoğu burada geçer. Benim Gemlik’im gibi onun Brookln’i…. Doğup büyüdüğü yerler, içinde yetiştiği ortamlar, ailesi, arkadaşları, dostları, hayatına giren kadınlar, aşkları, kıyıda köşede kalmış sıradan insanların anlamlı hayatları, düşmanları, çekemeyenleri, kendi geçmişi ve geleceği… Romanlarında hep bu vardır, çoğunda da her şeyden kaçış, derinlemesine ve edebi bir dille anlatılır. “Sunset Park” en sevdiğim romanıdır. Pişmanlık, avarelik, aşk, umut kıvılcımları, içmek, berduşluk, okumak, yazmak kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak bizlere de yaşattığı eserlerdir. Kendime benzettiğim yazarların başında gelin Paul Auster…

Kendinden yola çıkarak yazanları, üslup olarak kendime yakın bulurum. Paul Auster, John Fante, Charles Bukowski ve bizden de Nihat Genç ağabey… Defalarca okur, her defasında daha da artan bir mutluluk ve yazma isteği duyarım.

1990’lı yılların ortaları. Anadolu Ajansının Bursa Bölge Müdürü Bünyamin Tokmak ağabey ve Gazeteci Namık Göz ağabey ile muhteşem bir radyo programı yapmıştık. Sanırım 10 Ocak 1996 veya 10 Ocak 1997 tarihleriydi. Radyoculukta da fırtına gibi esiyordum. Mesela, Susurluk davasını konuştuğumuz bir program sonrası, biz çıktıktan sonra radyoya şikâyet üzerine polisler gelmiş, kasetlere el koymuştu. Nadir Erol Ağabey vardı konuk olarak programda. İşçi Partisi İl başkanıydı o zaman. Birkaç konu uzmanı gazeteci yazar da aynı programda konuğum olmuşlardı. Savcı, el konulan kasetleri dinleyip, kovuşturmaya yer yoktur kararı verince yargılanmaktan yırtmıştık. Yine yazar ağabeyim Erol Erkılınç ile de yaptığımız bir başka programda da aynı olay yaşanmıştı, program sonunda polisler gelmiş, kasetler alınmış, savcı kasetleri dinleyip, gazetelerde, televizyonlarda konuşulanlara benzer meseleler deyip, konuyu kapatmıştı. Adalet mülkün Temelidir! Bağımsız Yargıya güvenip, sevdiğim yıllardı. Ayrıca ve mesela, dönemin Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdem Saker, dönemin bakanlarından Turan Tayan, Devlet Sanatçısı Tankut Öktem ve daha niceleri bu radyo programlarımda konuğum olmuşlardı. Abartısız, Gemlik’teki üç radyo kanalında, 500’e yakın program yapmışlığım vardır diyebilirim. Bu arada, Radyo 24 Sahibi Kutluhan Uluocak ve Bahtiyar Uluocak ağabeylerime de saygılarımı gönderiyorum, bu yazıyı okurlarsa, o günleri hatırlarlar diye düşünüyorum.

Gazeteciliğe ve yazarlığa hevesli bir ablam, 2022 yılında Gemlik Belediyesinin çıkardığı kültür, tarih, sanat dergisine ilçenin radyoculuk tarihini yazmıştı. Büyük bir hevesle okumuştum. Ama hayal kırıklığı olmuştu benim için. Radyoculuk, sadece patronlara, bir iki de bu mesleğe girip, çıkmış tanıdıklarına mal edilmiş. Gemlik Tarihinin en uzun süreli radyo programcısı benden hiç bahsedilmemişti. Üzüldüm tabii ki… Şu gerçek de kayıtlara geçsin, Gemlik tarihinin ilk radyo canlı yayınını 1993 yılı Temmuz ayında Mega FM’de sahibi Mustafa ağabey ile ben yapmıştım. Konuğumuz da Bursa’nın yetiştirdiği ünlü sanatçılardan Ersan Tekin olmuştu. “Liselim” başta olmak üzere peş peşe taverna, arabesk ve Türk Sanat müziği türünde kasetler çıkartan Ersan Tekin ile 4,5 saat süren canlı yayın yapmıştık. Program bitiminde de, kutlama bağlamında, cin votka içip, Ersan Tekin şarkıları dinlemiştik.Gemlik tarihinin ilk canlı radyo yayınında sabahlamıştık yani…

Her neyse, Gemlik’in Yengeç Sepeti Sendromunu, küçük olsun benim olsun saçmalığını, herkesin haddini bilme alçakgönüllülüğüne kavuşacağı günlerin özlemini duyumsuyorum. Cemal Kırgız, Gemlik Medya tarihinin her aşamasında oldu ve olacaktır da…

Neyse, Bünyamin Tokmak Ağabey ve Namık Göz ağabey ile yüzlerce soru gelen, arada bir bizi trollemek isteyen mesajların da olduğu harikulade iki saatlik programı tamamladık. Sonra, Gemlik İskele Meydanındaki bir restorana gidip, rakı balık yapmaya başladık. Bünyamin Tokmak ağabey, Antalyalıydı. Namık Ağabey, benim de Antalya doğumlu olduğumu söyledi.

Ben de durumu özetledim.

Babamın polis olduğunu da söyleyince, 1970’li yılların sonuna döndü Bünyamin Ağabey. Üniversite ve gençlik eylemlerini anlattı. Bir gün TRT caddesinde lastik yakmışlar, sonra Soğuksu Bölgesine kaçarken, bir polis otosuna yakalanmışlar. “Selahattin mi, Sabahattin mi, Sadettin mi, neydi tam çıkaramıyorum ama Pol Der’ci bir polis ağabey vardı, sağ dudağının üstünde beni vardı, çok iyi hatırlıyorum. Sonra bize nasihat verip, saldı, okulumuzu yakmadı” demişti…

Tanrı olduğunu sandığım adamı tarif ediyordu Bünyamin Tokmak ağabey…

Babamı yemeğe çağırdık ama gelmedi. Gemlik’te bir yere gitmez olmuştu zaten.

Gemlik’e taşındık. 1982 yılı 13 Temmuz’unda… Daha önce yaz veya sömestr tatillerinde geliyorduk. Bu kez temelli gelmiştik. Babam, bizi eve yerleştirdikten sonra Antalya’ya alacaklarımı topluyorum diye geri döndü. İki ay geçti gelmedi. Annem gitti Antalya’ya, sordu, soruşturdu, araştırdı, komşularda kaldı. Babamı buldu. Alacaklarını alamamış, beklentileri karşılanmamış, epey kavgalı bir süreç geçirmiş. Nihayetinde; Karaoğlan Parkında banklarda yatıyormuş. Annem orada bulmuş babamı…

Babamın Tanrı olmadığını anladım.

Doğduğu, büyüdüğü Kasaba olan Gemlik iyi gelmedi babama. Fırında çalıştı bir süre. Balıkçılar Derneğini işletti sonra. 6 yıl sürdü Dernek işletmeciliği. Birkaç kafetarya açıp kapattı. O coşkusu, tutkusu, kaybolmuştu babamın. İçine kapanan, sadece konuşmuş için konuşan sıradan bir adama dönüşmüştü. 15 Ocak 2024 tarihinde öldüğünde de çok düşünmüştüm bunu. Babamın kanserini ve nedenlerini… Sonuç ; Gemlik’te babam dost bulamamıştı. Gemlik’te ilişkiler başka türlü çalışıyordu. Menfaat, çıkar, alt yapısız, yaşanmamış, sınanmamış yüksek ego, enerji vampirliği ve dedikodu üzerine… Gemlik insanı kanser yapıyordu…

Arada sırada baba oğul dertleşmek için çağırıyordum onu meyhanelere, restoranlara. Sadece ikisine geldi. Birinde arkadaşların da olduğu bir Beşiktaş maçına, birinde de ikimiz oturduk ama sohbete değil, sadece içmeye. 22 Mayıs 1988’de gazeteciliğe başladığım ilk günde de, bir birahanede oturmuş, tek başına içiyordu. Garson seslendi ‘baban çağırıyor’ diye. , yanına gittim. Gazeteci oldum, olacağım deyip, Çağrı Gazetesinde geçen sohbetleri anlattım. Sadece güldü, birkaç haber konusunu söyledi. Hepsi o kadar… Bir tek İstanbul’da yaşayan amcam İlhami Kırgız Gemlik’e geldiğinde ve Gemlik’in eski bıçkınlarından İbrahim Kırgız amcalarımla oturunca biraz neşelenir oluyordu, ötesinde yeniden içine kapanıyordu. İzmir’de, Antalya’da, Elazığ’da, Van’da, Muş’ta, Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da, Edirne Uzunköprü’de ne bulduysa, ne yaşadıysa, onlar Gemlik’te yoktu.

Gazetecilik yaşamımda başıma gelenler de üzmüştü babamı. Çok belli etmese de bunu ancak ben görebiliyordum. Hem de en derininde. Kendi aksiyon dolu geçmişini, ne kadar istemese de benimle de görüyordu. Dayaklar, linç girişimleri, adam dövmeler, kurşunlanmam, cezaevi günlerim, mahkemeler, boşanma durumu, dönem dönem beliren alkol ve öfke problemlerim. Onun anneme bir kez bile yüksek sesle bağırdığını hiç duymamış, görmemiştim. Oysa ben herkese, her şeye tahammülsüz bir yaşam sürüyordum. Babama benzesem de, babam gibi değildim. O her şeyi kestirip, atmış içine kapanmıştı. Ben de her şeyi kestirip atıyordum ama bunu bağıra çağıra yapıyordum.

Beni ben yapan güzel günlerdi!

Dengeler bazen değişiyordu işte!

Mesela, Edip Akbayram’ı çok severdi. Aldırma Gönül’ü “son ses aç, dinleyelim derdi”. On saniye sonra, “kapat ulan şunu, ne bağırttırıyorsun” da derdi. Beşiktaş taraftarıydı, beni de Beşiktaşlı yapan babamdı. 1978 yılında, İstanbul’da oynanan Beşiktaş Altay maçına İlhami amcam ile birlikte götürmüşlerdi. Efsane Dolmabahçe stadına ilk girişimdi o gün.Beşiktaş o maçı 3-0 kazanmış ve o günden sonra sonsuza kadar Kara Kartal taraftarı olmaya karar vermiştim.  Ama son döneminde, diyelim ki evde Beşiktaş maçını izliyoruz. Aniden televizyon kanalını değiştirir, Kuran-ı Kerim izlemeye başlardı. Beş dakika sonra müzik dinler, on beş dakika sonra yine Beşiktaş maçına devam ederdi. İç sıkıntısını atamadı. O coştuğu nehirleri, ırmakları, uçtuğu zirveleri kaybolmuştu. Sonra bir başka gün doktor, binlerce kez söylememize rağmen, yaklaşık 16 yıllık mücadele sonrasında, sürükleyerek götürdüğümüz doktor teşhisi koymuştu. “Lanet olası Kanser!”

Nazım Hikmet’siz olmaz bu yaşanmış hikâye… Nazım Hikmet kitapları yasaklıyken de, bizim evde üç beş tanesi bulunurdu. “Nasıl olsa okuyorsun ve okursun, ileride sen karar verirsin” derdi. İçten içe, ideolojik ne varsa, ondan koruma telaşı vardı ama beni de tanıdığı için, bunu yüksek sesle değil, kendince anlatıyordu.

Ve 15 Ocak 2024’te saat 12.04’te bu hayata gözlerini yumdu.

O gün Nazım Hikmet’in 102. Doğum Yıldönümüydü…

Yazı bitti…

Bir sigara ve şarkı molası. Tanrı olduğunu sandığım adama, babama. Onun coşkulu, tutkulu, sınanmış ama lanetli bir ilçede son bulan harikulade yaşamına gelsin…

Kulaklarımda Volkan Konak ezgisi; “Bir Dost Bulamadım” diye çınlamakta…

Seyyah oldum şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımca okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Gün akşam oldu
Gün akşam oldu

Bozuk şu dünyanın düzeni bozuk
Tükendi taneler, kalmadı azık
Yazık şu geçen ömrüme yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Gün akşam oldu
Gün akşam oldu

Yazık şu geçen ömrüme yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Gün akşam oldu
Gün akşam oldu

İki elim kalkmaz oldu dizimden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
Kusurumu gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Gün akşam oldu
Gün akşam oldu

Kusurumu gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Gün akşam oldu
Gün akşam oldu

Gerçekten güzel şarkı. Volkan Konak’ta başka söylüyor. Müzik zevkinize karışamam ama buraya kadar okuduysanız bu yazıyı, açın sesi ve dinleyin bu şarkıyı, herkesin kendinden bir şey bulacağı nağmeleri doldurun ruhunuza. Hem tanrı olduğunu sandığım, gördüğüm en müthiş polis olan babam Sadettin Kırgız’da severdi bu şarkıyı…  Belki onun da ruhuna değer ve mutlu olur… Kim bilir?

Ve sevgili okuyucular;  buraya kadar okuma zahmetinde olan dostlarım, edebiyatseverler varsa, Sadettin Kırgız için bir Fatiha isterim…

Babalarını tanrı sanan, tüm polis çocuklarına ve çocuklarımıza gelsin…

NOT; Fotoğraf 1974 Elazığ Hatırası…

Haftaya da görüşmek ümidiyle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.