ÖLÜM YAZILARI ÜZERİNE UZUN BİR ÖYKÜ:CORANA GÜNLERİNDE KARALAMALAR…

ÖLÜM YAZILARI ÜZERİNE UZUN BİR ÖYKÜ:CORANA GÜNLERİNDE KARALAMALAR…

   “Açık ve sade olsun ve sonuna kadar düz bir çizgide tutun.”

   Gazeteciliğe başladığım Çağrı Gazetesinin sahibi Mustafa Kerem için bu sözler Kuran-ı Kerim’deki Ayetler kadar önemliydi. Gençliğinde devrimci bir solcu, sonrasında da iflah olmaz bir muhafazakâr olan Mustafa Kerem benim iyi bir gazeteci ve dolayısıyla iyi bir yazar olabilmem için daha pek çok şey söylemişti. Ama onun anlattığı-söylediği birçok şey bir kulağımdan girip, öbür kulağımdan çıkmıştı. Ancak bu sözleri öyle olmadı. Çünkü Mustafa Kerem bu sözleri sanki kafama mıhlamıştı. Ona göre insanlar anlama sürecine başlamak için açık ifadelere ve özetlemelere gerek duyuyorlardı.

   Gazeteci olarak senin görevin, derdi bana, insanlara, karar verip ilerlemelerini sağlayacak gerçekleri sunmaktır. O halde süslemeye kalkma. Şatafatlı kelimeler kullanma. En başından başla, orta kısmını düzgün bir biçimde aç ki, her olay okuru akla yatkın bir şekilde bir sonrakine yönlendirsin ve sonda da bitir. Habercilikte son, daima sondur, diye vurgulamıştı. Ve sakın ola, bazı insanların görüşüne göre veya bu konudaki genel bakış gibi tembel işi saçmalıklara bulaşma. Her olay için bir kaynak vardır ve kural budur işte. Sonra da bunu sade bir Türkçe ile bir takım karmaşık İngilizce kelimelerle süslemeden, cilalamadan yaz. Abartılı ifadeler yeni yetme yazarlara veya serbest kürsü sayfalarına aittir.

   Birazdan anlatacaklarıma kimsenin inanacağını sanmıyorum. “Yıldızlar Sirki” sitesindeki kariyerimin güzel yazmakla hiç ilgisi yoktu, ama şimdi ben burada elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum: Her bir olay okuru bir sonrakine yönlendiriyor. Başlangıç, ortası ve sonu, en azından şimdilik sonu…

   İyi muhabirlik daima şu sorularla başlar: Kim, ne, ne zaman, nerede ve neden… Eğer öğrenmemişseniz, bu önüne gelenin gazeteci olması ve sanılmasının dışında, biraz da toplumun bakış açısında gizlidir. Benim durumumda ise “neden?” sorusu çetrefilliydi.

   Ama “kim?” sorusu yeterince kolaydır. Korkusuz hikâyecimizin ismi Cemal Kırgız değil de, Cüneyt Kartal olsun. Bu olaylar yaşandığında ben 37 yaşındaydım. Gazeteciliğin bedellerinden birisi de- mahkemeye verilmek, şiddete maruz kalmak- kurşunlanmak- hapse girmek dışında- zaman zaman işsiz gezmektir. Bursa ve Gemlik gazetelerinde kısa süreli sadece sigorta karşılığı veya çay parasına muhabirlik yaptım. Annem ve kızımla yaşarken, iş arayıp, yine ve yeniden çok küçük paralar karşılığında bazı şirketlerin alışveriş broşürleri ve internet sayfaları için reklam yazıları yazdım. Özgeçmişimi (kısa bir şeydi) sürekli bir yerlere gönderiyordum. Ama çok saygın ulusal ve yerel gazetelerden, televizyon ve radyolardan hiçbiri beni istemiyordu. Buna ailem, dostlarım ve yakın arkadaşlarım da şaşırıyordu. Nedeni geçmişteki okul notlarımın veya kariyerimin kötü oluşu (kötü değildi) ya da haberlerimin-öykülerimin-köşe yazılarımın- kötü olması da (kötü değildi hatta birkaç ödül bile almıştım) nedeni medya kuruluşlarının o sıralar şimdiki gibi kimseleri işe almamalarıydı.

    İlk patronum Mustafa Kerem bunca parantezi görseydi, sanırım beni kovardı!

   Herkes nazikçe başka iş aramam için imalarda bulunuyordu. Hatta gazeteciliği ve yazarlık hayallerimi bir kenarda nadasa bırakıp, “Reklamcılık” yapmamı önerenlerde oluyordu ve ben onlara, “reklamcılık, haber değildir” diyordum. “Reklam haberciliğin tam tersidir!”… Yine de bakmam gereken bir kızım ve annemin emekli maaşı suyunu çektiğinde takviye yapma sorumluluğunda olduğum bir ev vardı.

   Gönülsüz bir şekilde, yetenekli ama tecrübesiz bir metin yazarına iş vermesi muhtemel reklam şirketlerinin bir listesini yapmaya başladım. Derken, özgeçmişimi göndermeyi düşündüğüm günden bir gece önce aklıma iyi bir fikir geldi. Bazen-aslında sıkça- geceleri uyanık halde yatarken, eğer bu fikir aklıma hiç gelmeseydi, hayatımın ne kadar farklı olabileceğini düşünürüm.

   O günlerde “Yıldızlar Sirki” benim en sevdiğim Web Sitesiydi. Bazen kafayı dağıtmak, dünyanın sorunlarından uzaklaşmak, tebessüm etme ihtiyacından ya da bir şeyler yapıyor olmak için olsa bile ünlülerin hayatlarıyla ilgileniyorsanız, bu siteye giriyorsunuz demektir. İyi yazarları olan dedikodu ve magazin sitesiydi. Çok ender ulusal veya yerel ya da dış politika meselelerine bulaşsalar da, asıl ilgi alanları ünlülerin nerede ve nasıl ve kimlerle ve neler yaptıklarıydı.

   Yani Yıldızlar Sirkine bir Web-Magazin sitesi diyebilirsiniz. Bu sitede bir tıkla erişebileceğiniz birçok bölüm var. “Utanç Kaldırımı”, “Mide Bulandırıcı Tüketim”, “Keşke Bunu Görmeseydim”, “Mikroplar ve Virüsler”, “Haftanın En Kötü Televizyon Programı” ve “ Bu Saçmalıkları Kim Yazar?” gibi… Daha başka şeyler de var ama sanırım ne olduğunu anlamışsınızdır. O gece, ertesi gün hiç de çalışmak istemediğim bir dolu yere gönderilecek özgeçmişlerim bir kenarda dururken, sırf oyalanmak ve uykumun gelmesini beklemek için Yıldızlar Sirki sayfasına girdim. Ama sayfada Burak Cankan isimli genç kızlara göre seksi genç bir aktörün aşırı dozdan öldüğü haberini okudum. Şehir merkezindeki bir bardan sendeleyerek çıkışını gösteren bir fotoğraf vardı. Tipik bir Yıldızlar Sirki zevksizliğiydi, ama bunun altındaki haber yazısı hiç de onlara uymayacak kadar düzgündü. İşte o zaman bana ilham geldi. İnternette kısa bir araştırma yaptıktan sonra oturup, aktörün ölümüyle ilgili kısa ve nahoş bir kara mizah ölüm ilanı yazdım.

   “Geçen yıl “Elveda Sevgilim” isimli filmde Gülben Sergen’e âşık olan konuşan kitaplık rolündeki berbat performansıyla tanınan Burak Cankan, çok sevdiği beyaz tozlarıyla dolu otel odasında ölü bulundu. Böylece uyuşturucudan s.iktir olup giden ünlüler kervanına o da katılmış oldu. Kulüpteki diğer uyuşturucu bağımlıları arasında…. …. …. …. Gibi ünlülerde bulunmakta… Cankan aktörlük kariyerine 2000 yılında…”

   Neyse, anlıyorsunuz işte. Toy, saygısızca ve düpedüz çirkin bir yazıydı. Eğer o gece ciddi bir ruh halinde olsaydım, o ölüm ilanı yazısının bitmiş halini hemen çöpe atardım. İçerik olarak Yıldızlar Sirki sitesinin yayın politikalarını bile geride bırakacak bir acımasızlığı vardı. Ve sırf işin dalgasında olduğum için (acaba kim bilir kaç kariyer ilk başta sırf dalga geçerken başlamıştır, diye düşünürüm) yazıyı onlara gönderdim.

   İki gün sonra – internet her şeyi hızlandırıyor- Jale Hancı isimli bir kadından e-posta aldım. Bana sadece bu yazıyı yayımlamak istemekle kalmadıklarını, acaba aynı tarzda, alaycı ve ısırgan başka şeyler de yazıp yazamayacağımı soruyordu. Bursa’ya gelip bunu bir öğlen yemeğinde konuşabilir miydik?

   Kravat ve spor ceketimle kıyafetimin çok abartılı olduğu ortaya çıktı. Heykel Semtinin arka sokaklarındaki Yıldızlar Sirki Ofisi, rock müzisyenleri gibi giyinmiş kadınlar ve erkeklerle doluydu. Birkaç kadın şort ve mini etek giymişti. Bir adamın üstünde marangoz tulumu oraya buraya gidip geliyordu. Sonradan bu adamın spor servisi yöneticisi olduğunu öğrendim. İnternet çağında ve halen de öyle, gazetecilik böyle bir şeydi. Kıyafet konusu o kadar da kafaya takılacak bir şey değildi. Herkesin tarzı farklıydı ve ben spor ceketi tercih ediyordum… Ve o gün ofiste gördüğüm her kişiye ek olarak dışarıdan yazı gönderen en az beş altı kişi daha vardı. Tabii açlık sınırı altında sayılacak ücretler karşılığında…

   Yayıncıların yemek davetlerini, şık ve nezih yerlerde uygulamaya koyduklarını düşünmüş-sanmış-umut etmiştim. Belki eskiden öyleydi. Ama benim öğlen yemeğim Yıldızlar Sirki’nin darmadağınık ofisinde yendi. Yemekte lahmacun ve kola vardı. Üstüne de çay ve soda ikram ettiler. Yıldızlar Sirki standartlarına göre Jale Hanım tarihi eser sayılırdı (Kadın kırklı yaşlarının ortasındaydı) ve ilk başta onun agresif tavrı hiç hoşuma gitmediyse de, benden haftada bir, bir ölüm yazısı yazmamı isteyince gözümde bir anda ilahe oluverdi. Hatta sitedeki bu yeni bölüm için bir isim bile bulmuştu. “Ölüler Hakkında Kötü Sözler”…

   Bunu yapabilir miydim? Yapabilirdim.

   Bunu çerez parasına yapar mıydım? Yapardım. Hiç değilse, başlangıç olarak.

   Benim sütunum Yıldızlar Sirki sitesinin en çok ziyaret edilen ve okunan sayfası olduktan sonra ve adım bu sayfayla ilişkilendirildikten sonra ücretime zam almak için pazarlığa başladım. Bir nedeni artık burada kendime kiralık bir ev tutmak isteyişimdi. Diğeri de sitenin en çok okunan ve en çok reklam kazandıran yazarı olarak, çerez parası almaktan usanmış olmamdı.

   İlk pazarlık görüşmem mütevazı bir başarıyla sonuçlandı. Her halde istediğim zam gülünecek kadar az bir şey olduğundandı. Dört ay sonra büyük bir şirketin ciddi bir para karşılığında bizi satın almak istediği söylentisi çıktı. Jale’nin ofisine gidip daha büyük bir zam istedim. Bu defa o kadar alçakgönüllü değildim.

   “Üzgünüm Cüneyt” dedi Jale. “Bunu yapmam mümkün değil. Bir nane şekeri alsana!”

   Jale’nin kalabalık ve dağınık masasının üstünde cam bir kâse içinde okaliptüs şekerleri vardı. Şekerlerin sarılı olduğu kâğıtlarda maniler yazmaktaydı. Okuduğu bir tanesi, “Hadi Savaş Feryatları Duyalım” ile bitiyordu. Bir başka öğüt, “Olabilir’i” , “Olabildi’ye Çevir”

   “Hayır, Sağ ol. Bana ‘hayır’ demeden önce sana görüşümü söyleyeyim.”

   Ona neden zam istediğimi söyledim. Ve “mümkün değil” kararını, “pekâlâ mümkün” olarak değiştirmek için dil döktüm. Talebimin ana maddesini, “Ölüler Hakkındaki Kötü Sözler” sayfasının kazandırdığı para karşılığında daha uygun bir ücreti hak etmem oluşturuyordu. Özellikle de eğer Yıldızlar Sirki önde gelen bir şirket tarafından satın alınacaksa…

   Nihayet konuşmam bitip, çenemi kapadığımda, Jale bir şeker alıp ağzına attı ve “Pekâlâ” dedi. “Harika! Eğer içini boşaltıp, rahatladıysan, şimdi git, Berke Cankuş’un yazısını yaz. Bu çok lezzetli bir yazı olacak”

   Gerçekten de çok lezzetliydi. Fırtınalar Grubunun solisti olan Berke Cankuş, Sevgilisinin Bodrum’daki yazlığının evinin penceresinden gizlice içeriye girmeye çalışırken, (her halde şaka olarak) kadın onu hırsız sanıp tabancasıyla öldürmüştü. Haberi ve yorumu daha lezzetli kılan niteliği, bu tabancanın ona Berke Cankuş tarafından doğum günü hediyesi olarak verilmiş olmasıydı.

   “Demek ki bana cevap bile vermeyeceksin” dedim. “Demek bana bu kadar saygın var”

   Jale küçük beyaz dişlerinin sadece ucu görünecek kadar gülümseyerek öne uzandı. Burnuma nane kokusu geliyordu. Ya da okaliptüs. Ya da her ikisi! “Açık konuşacağım tamam mı? Hala Gemlik’te ebeveynleriyle oturan biri için bu işlerin yürümesinde kendine hak etmediğin bir değer biçiyorsun. Kendi ölümlerinin bir parçası olan bu salakların mezarına senden başka kimsenin işemeyeceğini mi sandın? Bir daha düşün bakalım. Bize dışarıdan yazan en az 6 yazarımız var. Ve muhtemelen senden daha komik şeyler yazabilirler.”

   “O halde ben istifa edeyim, sen de bunun doğru olup olmadığını gör” dedim. İyice tepem atmıştı.

   Jale güldü ve nane şekerini ağzında dolaştırdı. “Tamam. Ama gidersen “Ölüler Hakkında Kötü Sözleri” götüremezsin. Bu benim verdiğim bir başlık ve burada Yıldızlar Sirki’nde kalır. Ama senin de hakkını vermem gerekir. Başarını inkâr edemem. O halde seçimini yap. Ya bilgisayarın başına geçip, Berke yazısını yaz. Ya da Cumhuriyet’e, Milliyet’e, Sabah’a NTV’ye falan başvur. Belki sana iş verirler. Belki oralarda program yapar ya da iç sayfalarda şanslıysan imzanla kısa esprili yazılar yazarsın. Eğer buna razıysan, hiç durma git”

   “Berke Cankuş’un ölüm yazısını yazacağım. Ama bu konuyu bir daha görüşeceğiz Jaloş!”

   “Ben burada oldukça görüşmeyeceğiz. Hem bana Jaloş deme. Bundan hiç hoşlanmadığımı biliyorsun”

   Gitmek üzere ayağa kalktım. Yüzüm yanıyordu.

   “Bir nane şekeri alsana” dedi Jale. “Hadi iki tane al. Çok iyi bir yatıştırıcıdır”

   Şeker kâsesine düşmanca bir bakış gönderip odadan çıktım, kapıyı çarpmamak için kendimi zor tuttum.

   Yıldızlar Sirki’nin çoğu yazarı evden çalışıyordu. Bizim küçük haber yuvamız (eğer yaptığı işe habercilik diyerek Sirki yüceltmek istiyorsanız) iki yönetici odası, bir üniseks tuvaleti olan kabaca geniş bir treyler büyüklüğündeydi. Bu dar alana, hepsi duvardaki sessiz televizyon ekranına çevrili on tane kadar okul masası yerleştirilmişti. Masalarda da bir hayli eski 90’lardan kalma masa üstü bilgisayarlar, her birinin üstündeyse esprili bir çıkarma vardı. “Lütfen bu kutsal makinelere saygı gösterin”

   O sabah haber odası neredeyse boş gibiydi. Arkada duvarın yanındaki bir masaya oturdum. Önümde, 1970’lerde Aydemir Akbaş’ın oynadığı bir filmin, Aydemir Akbaş büyük tuvaletini yaparken, makatından dışkı yerine dünya çıkarken olduğu afiş vardı. Bilgisayarımı açtım. Berke Cankuş ile ilgili bir takım bilgileri not defterime karaladım. Bir Word sayfası açıp, “Berke Cankuş” Ölüm İlanı diye başlık attım. Sonra da oturup boş belgeye bomboş gözlerle bakmaya başladım. Ölümü hep başkalarının başına gelen bir şey olarak düşünen yirmili yaşlardaki gençlere yönelik ölümle alay eden bir şey yazmak için para alıyordum. Oysa bu ülkede birçok genç terör nedeniyle ölüm gerçeğini adaletsizce ve üstelik her gün yaşıyordu. Hangi gençlere, hangi ölümler ve hangisini alaya almak? Üstelik kafam bu kadar bozukken, komik şeyler yazmak mümkün değildi.

   “Başlamakta zorlanıyor musun? İlk cümle sendromu mu?”

   Bunu soran Sevda Çolak’tı. O dönemde kuvvetle arzuladığım ve bunun kesinlikle karşılıksız olduğunu bildiğim, narin yapılı sarışın kız. Bana karşı hep nazik ve iyiydi. Esprilerime gülerdi. Bu nitelikler pek arzu sinyali sayılmazlar. Şaşırmış mıydım? Hiç değil. Kız seksiydi ve çok güzeldi. Ben değildim. Dürüst olayım, ben o dönemde gençlerin alay ettiği o kitap ve bilgisayar kurdu, eblek tiplerdendim. Yıldızlar Sirkindeki ilk altı ayımda bu tiplerin şaşmaz aksesuarı olan tel çerçeveli gözlüğüm bile vardı.

   “Biraz” dedim. Burnuma parfümünün kokusu geliyordu. Güzel bir meyve. Portakal, Mandalina, Greyfurt. Çiçek bozumu. Greyfurt olabilir. Kesinlikle taze bir şeydi.

   Yanımdaki masaya oturup, blucinli uzun bacaklarını uzattı. “Böyle olduğunda üç kere ve çok hızlı olarak, Çevik Kahverengi Tilki, Tembel Köpeğin Üstünden Atladı” yazarım. Yaratıcı kanallarımı açıyor”… Kanalların nasıl açıldığını göstermek için kollarını kaldırınca siyah kolsuz tişörtün içinde sıkışmış memelerinin nefes kesici manzarasıyla karşılaştım.

   “Benim durumumda işe yarayacağını sanmıyorum” dedim.

   Sevda’nın kendi yazdığı bir köşesi vardı. “Ölüler Hakkında Kötü Sözler” kadar popüler değildi ama yine de bir hayli okuru bulunuyordu. Facebook ve Twitter’daki takipçi sayısı yarım milyon kadardı. Tevazuum benim kaç takipçim olduğunu söylememe engel oluyor ama 7 haneli bir şey olduğunu gururla ifade edebilirim. Onun köşesinin ismi, “Sevda’ya Bulanmak’tı” Olayı şöyleydi. Sitemizin henüz karalamadığı oyuncular, ünlüler, sosyete, futbolcular, yönetmen veya yapımcılarla içkili yemeğe gidiyor, bu kişiler sarhoş olunca da onlarla röportaj yapıyordu. Muhafazakâr geçinen bir takım ünlüleri nasıl konuşturduğunu ise henüz bilmiyorum. Ortaya harika şeyler çıkıyordu ve Sevda bu konuşmaları kayıt cihazına veya cep telefonuna kaydediyordu.

   Ünlülerin çoğu ne olduğunda iş işten geçiyordu ama ünlüler röportajdan çok Sevda’nın kusursuz oval çehresi, gür buğday sarısı saçları ve karşısındakini çok ilginç bulduğunu ifade eden iri gri gözlerini ancak fark ediyorlardı. Benden iki yıl kadar önce Yıldızlar Sirki kadrosuna giren Sevda, yaklaşık 15 kadar ünlünün kariyerini bitirdiği halde bu insanlar tuzağa düşmek için sıraya giriyorlardı. Ve insanlar içkili ya da içkisiz ortamlarda, güzel ve seksi bir kadın gördüklerinde çenelerini tutamıyorlardı.

   “Galiba zam isteğine hayır dedi” dedi Sevda, Jale’nin ofisini işaret ederek.

   “Zam isteyeceğimi nasıl bildin? Sana söylemiş miydim?” Onun buğulu gözleri karşısında büyülenip, her şeyi söylemiş olabilirdim. Hatırlamıyordum.

   “Hayır. Ama herkes senin zam isteyeceğini ve onun da bunu reddedeceğini biliyordu. Eğer kabul etseydi, herkes gidip zam isteyecekti. Bunu en çok hak edene hayır demekle, hepimizin önünü kesmiş oldu.”

   En çok Hak Eden! Bunu duymak içimde tatlı bir heyecan yarattı. Özellikle de Sevda söylediği için.

   “Ee, Kalacak mısın?”

   “Şimdilik,” dedim. Ağzımın kenarıyla, kendime sözde sert bir hava takınarak! Ama Sevda bundan etkilenmeyip ayağa kalktı.

   “Yazmam gereken bir yazı var. Kadir Arkan ile ilgili. Off hiç çekilmez şimdi!”

   “Aksiyon filmlerin kahramanı eşcinsel,” dedim.

   “Flaş haber: Adam eşcinsel değil.” Bana gizemli bir gülücük gönderip, süzülerek gitti ve beni merak içinde bıraktı. Aslında nereden bildiğini bilmek istemiyordum.

   On beş dakika kadar boş gözlerle Berke Cankuş çekimlerine bakarak oturdum. Birkaç kez başlangıç yapıp sildim. Sonra bir on dakika daha oturdum. Jale’nin gözlerini üstümde hissediyor, sırıttığını biliyordum. En azından içinden sırıtıyordu. Belki de sadece benim kuruntumdu. Ama bana öyle baktığı sürece burada çalışamazdım. Eve gidip, yazımı orada yazmaya karar verdim. Belki otobüs yolculuğu sırasında aklıma iyi bir şey gelirdi. Bilgisayarımı kapatmaya başladığı anda bir kez daha ilham geldi. Tıpkı Burak Cankan’ın ölüm haberini okuduğum zamandaki gibi olmuştu. İşten ayrılmaya karar verdim, ama sonuçları ne olursa olsun, sessiz sedasız gidecek değildim.

   Berke Cankuş yazısından çıkıp yeni bir sayfa açtım. Ve dosyaya “Jale Hancı’nın Ölüm İlanı” başlığını attım. Hiç ara vermeden yazdım. Beynimden süzülüp, parmaklarımın ucundan zehir saçan iki yüz kelime fışkırdı ve ekranda belirdi.

   “Yakın arkadaşları tarafından Jaloş diye anılan (edinilen bilgiye göre ilkokulda birkaç yakın arkadaşı olmuş) Jale Hancı bugün saat… (Saate Baktım)… 10.40’ta öldü. Olay yerinde bulunan mesai arkadaşlarının bildirdiklerine göre, kendi safrasıyla boğulmuş. Her ne kadar Boğaziçi’nden parlak bir dereceyle mezun olmuşsa da, Jaloş hayatının son dört yılını hepsi kendisinden daha yetenekli olan yaklaşık 30 köleyi yönettiği Heykel’de orospuluk yaparak geçirmişti. Jaloş geride Yıldızlar Sirki Personeli tarafından İğdiş Edilmiş Kurbağa olarak bilinen bir eş ve yine personel tarafından Adolf adı takılan çirkin bir velet bıraktı. Mesai arkadaşlarının ortak fikrine göre, her ne kadar Jaloş’ta yeteneğin kırıntısı bile olmasa da, bunu telafi edecek baskıcı ve acımasız bir kişiliği vardı. Anırmaya benzeyen sesinin beyin kanamasına yol açtığı bilinen bir şeydi. Zerre kadar espri anlayışının olmayışının da… Kurbağa ve Adolf, cenazesine çiçek gönderilmesi yerine Afrika’da açlıktan ölen çocuklara okaliptüs şekeri gönderilmesini rica ettiler. Yıldızlar Sirki ofisinde bir anma töreni düzenlenecek ve sevinç içindeki mesai arkadaşları değerli anılarını paylaşıp, hep birlikte “Kimsenin kalmadı derdi, Cadı geberdi” sloganını atacaklar…”

   Bu yazıya başlarken planım bundan bir düzine kopya çıkarıp her yere asmak –tuvalete ve iki asansöre de- ve herkese veda etmekti. Yazıyı tekrar okuyup hiç de komik bulmadığımı anlamasam bunu aynen uygulayabilirdim. Hiç komik değildi. Öfke nöbeti geçiren şımarık bir ergenin elinden çıkmış gibiydi. Bu da beni düşünmeye yöneltti. Acaba daha önceki ölümle ilgili yazdığım yazılarda bunun kadar komik olmaktan uzak ve aptalca mı yazılmıştı?

   İlk kez (buna inanmayabilirsiniz ama yemin ederim ki doğru) Berke Cankuş’un da gerçek bir insan olduğunu ve ölümünün ardından ağlayan ve gerçekten üzülen kişiler olabileceğini düşündüm. Bir ünlüyü bir yazımda G..t Yalayıcısı olarak nitelendirmiş, kayınbiraderi ile eşcinsel ilişkideyken yatakta yakalanan bir başka ünlüyü de, ülkedeki tüm LGBT’lilerden özür dileyerek, yerin dibine batırmıştım. Su gibi gereksiz yere para harcayan yüzlerce sonradan görme ünlülere de etmediğim hakaret kalmamıştı. Evli bir oyuncuyu, sırf ilişkiyi bitirmek istediği için 5 yıldızlı otel odasında öldüren zengin ve seksi dulun hazin trajik olayını da, komedyaya çevirmeyi başarmıştım. Geride bıraktıkları insanları hiç düşünmeden üstelik! İntihar eden ünlülerin, araba kazasında ömrünü sonlandıran sanatçıların da ardından, daha toprağa bile girmeden bir kez daha canlarına okumuştum.

   Aklıma gelen başka bir şey de, hayatımın en verimli yıllarını kötü şeyler yaparak, kötü ve iğrenç şeyler yazarak geçirmekte olduğumdu. Hatta utanç verici işler, aşağılık yazılar… Fakat bu kelimeler, Jale Hancı’nın sözlüğünde bulunmuyordu. Ben de yazarken atıyordum.

   Bu dosyayı basmak yerine çöp kutusuna gönderdim ve bilgisayarı kapattım. Tekrar Jale’nin ofisine gidip, bu tür aşağılık yazılar yazmayacağımı söylemeyi düşündüm. Ama aklımın temkinli bir yanı – çoğumuzun aklında bulunan o trafik polisi- bana şimdilik beklememi söyledi. Kesinlikle emin olana kadar düşünmelisin dedi.

   24 saat bekle dedi içimdeki o trafik polisi. Bu öğleden sonra bir sinemaya git, bir Stephen King kitabı oku, birkaç dergiye göz at, akşam iki duble rakı iç ve sonra güzel bir uyku çek. Eğer yarın öğlen de aynı fikirdeysen, gerekeni yap, kırmızı da bile geç evlat!

   “Bu kadar erken mi gidiyorsun?” diye sordu Sevda başını bilgisayarından kaldırarak. Oradaki ilk günümden beri ilk defa onun iri gri gözleri beni olduğum yere mıhlamadı. Ona el sallayıp odadan çıktım.

   Cep telefonum titreştiğinde Gemlik’e gelmiş, Murat Çengeltaş ağabeyimin işlettiği Tutku Sinemasında güzel bir ajan filmi seyrediyordum. 60 kişilik cep sinemasında benden başka oraya film seyretmekten çok, öpüşüp koklaşmak için gelmiş iki ergen sevgili vardı. Cep telefonu titreşimi kesildi ve hemen ardından Sevda’dan mesaj geldi. “Her ne yapıyorsan hemen bırak ve beni mutlaka ara!”   

   Filmi bıraktığıma çok da üzülmeden (Oysa komplo teorilerini çözerken, kaçma-kovalamaca sahnelerini çok severdim) sinemadan çıktım ve Sevda’yı aradım. Ağzından çıkan ilk iki kelimenin hayatımı değiştirdiğini söylemek hiç de abartılı olmaz.

   “Jale Öldü”

   “Ne” diye çığlık benzeri bir ses çıkardım.

   Sinemanın önünden geçenler irkilerek bana baktılar.

   “Öldü, Cüneyt! Öldü! Emip durduğu o lanet okaliptüs şekerlerinden birisi boğazına takılınca boğularak öldü.”

   Tabii sadece tesadüftü, ama o anda daha muzır bir şey düşünemedim. Büyük yaratıcı, “Allah”, “Tanrı”, “Rab” Jale’yi “Olabilir’den” “Olabildi’ye” getirmişti.

   “Cüneyt? Orada mısın?

   “Evet”

   “Jale’nin bir yardımcısı yoktu, biliyorsun bunu. Şimdilik bu görevi ben üstleniyorum. Ve yarın sabah saat 9 buçuk da bir toplantı yapacağım. Birinin bu işi yapması gerek. Gelecek misin?”

   “Bilmiyorum. Her halde gelmem… Bu sabah ayrılmayı kafama koymuş gibiydim.”

   “Tahmin ediyordum. Giderken yüzünün ifadesinden bu çok belli oluyordu”

   “Ofisinde mi oldu?” diye sorarken, Jale’nin bana nane şekeri ikram ederken hatta ısrar ederken ki alaycı bakışları gözümün önüne geldi.

   “Evet. Saat iki civarındaydı. Haber odasında dört kişiydik. Çalıştığımız falan yoktu. Geyik çevirip, dedikodu yapıyorduk. Bilirsin işte… Kapısı kapalıydı ama panjuru açıktı. Bizi ilk uyaran Perihan oldu. Patronun nesi var, Sanki Gangam dansı yapıyor, dedi. Ben de baktığımda Jale’nin koltuğunda çırpındığını, boğazını tuttuğunu gördüm. Sonra koltuktan düştü ve görebildiğim tek şey debelenen ayakları oldu. Rengin, “Ne yapmalıyız?” diye sordu. Buna cevap vermeye bile gerek görmedim.”

   Kapıyı açıp içeri dalmışlar. Perihan ve Rengin koltuk altlarından tutup ayağa kaldırmışlar, muhabirlerden Çetin’de onun arkasına geçip, diyaframına baskı yapmış. Boğazından şeker fırladığında çok geç kalmışlar. Gözlerini bir kez açabilmiş, onda da ona yakışan son sözlerini ancak söyleyebilmiş. “Hassiktirr!” Boğularak ölmüş. Suni teneffüste işe yaramamış.

   “Soluması kesilince duvardaki saate baktım” dedi Sevda… “Aklıma… Bilmiyorum, galiba o polisiye dizilerdeki gibi birisinin bana ölüm saatini sorabileceğini düşündüm. Öyle bir anda insanın aklından ne saçma şeyler geçiyor. Saat 14.50’ydi. Daha bir saat bile olmamış, ama sanki uzun bir zaman geçmiş gibi.”

   “Demek ki, saat 14.40’ta boğazına sıkışan şeker tanesiyle boğulmuş olabilirdi” dedim. Saat 10 40 değil ama 14 40… Bunun da bir tesadüf olduğunu biliyordum. Jale ile ilgili yazdığım ölüm ilanı yazısında ölüm saatini 10.40 yazmışım. Ama günde 24 tane 40 geçe vardı.

  Sevda sinirlenmiş gibiydi. “Yarın geliyor musun, gelmiyor musun? Sana ihtiyacım var.”

   Sevda gibi bir kadın tarafından ihtiyaç duyulmak! Vaoovv!

   “Tamam. Ama benim için bir şey yapar mısın?”

   “Eh, yaparım”

   “Kullandığım bilgisayarın çöp kutusunu boşaltmayı unutmuşum. Aydemir Akbaş filmi afişli olan bilgisayar!” Bu garip isteğim o anda bile bana mantıklı gelmedi. Sadece o zevksiz ölüm ilanı esprisinin silinmesini istiyordum.

   “Sen delinin tekisin” dedi Sevda.

   Bursa dışında çalışan muhabir ve yazarların dışında herkes toplantıya gelmişti. Toplantıyı açan Sevda bize çalışmalarımızın devam edeceğini söyledi.

   “Jale Hanım da öyle olmasını isterdi” dedi Perihan.

   “Jale Hanım’ın ne isteyeceğinin artık ne önemi var, bu kimin umurunda ki? Ben sadece maaşımın, üstelik zam verilmesi muhtemel maaşımın devam etmesini istiyorum” dedi birisi.

   Bir virüs gibi yayıldı bu sözlerin çağrışımları. Herkes yeni yönetimde şimdilik başa geçmiş gibi görünen Sevda’dan yıllardır alamadıkları zamlarını talep ediyordu. Jale Hanım’ın ölümü henüz cenazesi kalkmadan bile unutulmuştu. Ofis, hapishane filmlerindeki yemekhanede isyan sahnesi gibiydi. Zam talebi büyük bir gürültüyle, isyan halinde çığlığa dönüşmüştü.

   Sitenin manşet haberini Sevda yazmıştı. Jale Hanım’ın ne kadar başarılı bir gazeteci ve yönetici olduğunu, onun anısını asla unutmayıp, unutturmayacağımızı… Falan filan… Bana kalsa, “Patron Cavlağı Çekti!” manşetini yeğlerdim. Toplantı gürültülü bir halde sanılanın aksine uzun sürdü. O ana kadar Jale’nin yerini doldurmak için bütün vasıflara doğuştan sahip olduğunu gösteren Sevda herkesin duygularını (çoğu delirmiş gibi kahkaha atıyordu) iyice boşalmasına izin verdikten sonra onlara iş başı yapmalarını söyledi. Zaman değerliydi ve İnternet kimseyi beklemezdi. O hafta içinde Yıldızlar Sirki’nin ana yatırımcıyla görüşeceğini açıkladıktan sonra beni Jale’nin ofisine çağırdı.

   “Perdeleri artık kendine göre mi ayarlayacaksın” dedim kapıyı kapattıktan sonra.

   Bana kırılmış gibi bir ifadeyle baktı. Belki de şaşkınlık olabilirdi. “Sence bu işi istiyor muyum? Ben köşe yazarıyım Cüneyt. Tıpkı senin gibi yazarım. Daha iyi yazar olmaktan başka bir amacım yok benim”

   “Ama bu işi de çok iyi kıvırırsın. Bunu benim gibi herkes çok iyi biliyor. Bana gelince, ben sadece komik ölüm ilanları yazarıyım. Ya da öyleydim. Ama artık bu konuda emekli olmaya karar verdim.”

   “Sanırım neden böyle hissettiğini anlıyorum.” Sevda pantolonunun arka cebinden katlanmış bir sayfa çıkarıp bunu açtı. Daha bana uzatmadan ne olduğunu anlamıştım. “Merak bizim işimizin bir parçasıdır. Bu nedenle çöp kutunu silmeden önce bir göz gezdirdim. Ve bunu buldum.”

   Sayfayı aldım, hiç bakmadan tekrar katladım (bırakın okumayı o yazıyı görmek bile istemiyordum) ve cebime soktum. “Silindi mi şimdi peki?”

   “Evet, bu da basılı tek kopyası” Eliyle yüzüne düşen saçını geriye doğru ittikten sonra bana baktı. Bu yüz uğrunda bin tane savaş gemisini saldırıya geçirecek bir yüz değildi belki, ama aralarında birkaç tane muhrip olan birkaç düzine gemiyi savaşa sokabilirdi. “Bunu soracağını biliyordum. Seninle yaklaşık bir buçuk yıl çalıştıktan sonra paranoyanın karakterinin bir parçası olduğunu anlıyorum”

   “Sağ ol”

   “Kötü anlamda söylemedim. Gemlik gibi bir yerde yaşıyorsun. Gazetecilik ve pis bir yazı işi yapıyorsun. Böyle bir yerde paranoya hayatta kalma becerisidir. Ama çok yakın bir gelecekte yıldızı parlayacak bu işi bu yüzden bırakman gerekmez. Ölümler sürecek. Farklı ölümler hep olacak. Acayip tesadüflerin- ve itiraf edeyim, bu bayağı yüksek oranda acayip- olduğunu ve sonunda bunların sadece tesadüften ibaret olduğunu sen bile bilirsin. Senin bu ekipte kalmana ve yazmana ihtiyacım var Cüneyt!”   

   Bizim değil, benim. Ruhum okşandı.

   “Anlamıyorsun. İsteseydim bile artık bu işi yapabileceğimi sanmıyorum ki; istemiyorum. En azından ölüler hakkında komik şeyler yazmayı istemiyorum.

   Sevda kaşlarını çatarak düşünmeye başladı. “Belki Perihan bunu yapabilir”

   Perihan Yıldız, Sevda’nın tavsiyesiyle işe alınmış, karanlık çevrelerden yazan bir muhabirdi. Bu iki kadının birbirlerini ta liseden beri tanıdıklarını düşünüyordum. Eğer öyleyse birbirlerine bu kadar zıt iki insan olamazdı. Perihan ofise çok ender gelirdi. Ve geldiğinde de yüzünden hiç eksik etmediği ürpertici gülümsemesiyle dikkat çekerdi. Erkek muhabirlerin çoğu onun sürekli gergin ve kavgaya hazır bir manyak olduğunu söylerlerdi.

   “Ama o hiçbir zaman senin kadar komik yazamaz” diye devam etti Sevda. “Eğer ölüm yazıları yazmak istemiyorsan, ne yapmayı istiyorsun? Tabii bizim Sirkte kalacağını varsayarak ki umarım kalırsın”

   “Edebi ve siyasi eleştiri yazıları olabilir. Sanırım o alanda da komik şeyler yazabilirim.”

   “Sarsıcı ve yıkıcı eleştiriler mi?” Sevda’nın sesinde bir umut pırıltısı çınladı.

   “Eh… Evet böyle olabilir… Ne de olsa bok atmakta iyiyim. Polemikte bana cevap yetiştirebilecek gazeteci-yazar tanımıyorum. Henüz…”

   Sevda ellerini omuzlarıma dayadı ve ayak parmaklarının ucunda yükselip ağzımın kenarına bir öpücük kondurdu. Halen o öpücüğü hissedebilirim. Bana o iri gri gözlerle baktı. Bulutlu bir havada denizin rengi gibiydi. Eminim ilk patronum ilk öğretmenim Mustafa Kerem bu sahne karşısında gözlerini yuvarlardı. Ama benim gibi C sınıfı erkeklerin Sevda gibi A sınıfı kızlar tarafından öpülmesi sık görülen bir şey değildi.

   “Ölümler; ölüm ilanları yazılarına devam etme konusunu biraz daha düşün olmaz mı?” Elleri halen omuzlarımdaydı. Hafif parfüm kokusu burun deliklerimde. Memeleri göğsümden birkaç santim ötede, derin bir nefes aldığında temas ediyordu. O sıcaklığı da halen hissedebiliyorum. “Bu sadece seninle ve benimle ilgili değil. Önümüzdeki iki ay hem sitemiz hem de personel için kritik olacak. Yani iyice düşün, tamam mı? Ölüm yazılarına bir ay daha yazsan bile işimize yarar. Perihan’a ya da başka birine işe ısınması için fırsat verir, sen de onlara rehberlik etmiş olursun. Ve bakarsın, ilginç ya da ünlü insanlardan hiçbiri ölmeyebilir”

   Ne var ki hep ölürlerdi. Bunu ikimiz de biliyorduk.

   O gece annem ve kızımla keyifli sayılabilecek bir akşam yemeği yedikten sonra odama gittim. Bilgisayardan müzik dinledim. Beşiktaş’ın son hafta maçının özetine baktım. Kütüphanemden birkaç kitap alıp, sayfalarını karıştırıp yerine bıraktım. Cep telefonumla oynadım. Fotoğraf makinemdeki fotoğrafları bilgisayara kaydedip, makine kartını boşalttım. Ne yapsam içimdeki huzursuzluğu atamıyordum. Buna karşın içimde giderek büyüyen huzursuzluğumu gidermenin en iyi yolunun halen yaşayan bir insan için ölüm ilanı yazmak olacağını düşünüyordum. Ancak bu da beni endişelendiriyordu. Teknolojinin ilerlediği, batıl inançların yerle bir olduğu, akılcı bir dünyada yaşıyorduk. Voodoo bebeklerine iğneler batırarak insanları öldüremezsin. Düşmanının adını bir kâğıdın tepesine yazıp, bildiğin bir duayı tersinden okurken aynı anda kâğıdı yakmakla da kimseyi öldüremezsin. Büyücülük; büyüler artık korku filmlerinden başka bir yerde ilgi görmüyor. Ve esprili ölüm ilanları da insanları öldürmez!

   Ama yine de bir liste hazırladım. Bu listeyi hazırlarken kötülükleri kanıtlanmış insanları seçmeye özen gösterdim. Türkiye’de bombalı bir eyleme kalkışmış DAEŞ’li bir terörist başı, bir başka terör örgütü PKK’nın kırmızı bültenle aranan lider kadrosundan bir cani, İstanbul’da 5 genç kıza tecavüz ederek öldürmüş bir sapık ve benzeri beş ismi daha listeme ekledim. O sırada o dönemde 13 yaşında olan kızım çay getirdi. Ona teşekkür ettim. Odamdan çıktığında, sekiz kişilik küçük listemde favorim İstanbul’da 5 genç kıza tecavüz ettikten sonra öldürmüş olan sapıktı. Şerefsiz bir orospu çocuğuydu.

   Son öldürdüğü genç kız barlarda şarkı söyleyerek geçimini sağlayan, tek yaptığı CD ile yeni tanınmakta olan popçuydu. Bu aşağılık herif de onun sevgilisiydi. Ona güya kendi bestelediği şarkıyı söylemesini istemiş, kabul etmeyince de önce tecavüz etmiş, sonra da döverek işkenceden geçirdikten sonra boğarak öldürmüştü. Bu sapığın daha önce de 4 genç kızı aynı şekilde öldürdüğü ortaya çıkmıştı. Sapık şimdilerde yüksek güvenlikli bir hapishanede tutuluyordu. Oysa onu Arabistan’da Akrepler ve Yılanlarla dolu bir çöle atmak gerekirdi. Orada da bu sapık herife 24 saat boyunca son sesle öldürdüğü sevgilisinin CD’sindeki şarkıları dinletilmeliydi. Çünkü bu kızın tek CD’sinde benim de sevdiğim çok özel birkaç şarkı bulunmaktaydı. Eğer bu kız öldüğünde ben ölüm ilanları yazıyor olsaydım, onunkini asla yazmazdım. Yazamazdım. Şu an piyasadaki birçok sesten daha iyi olan bu sesin zorba bir sapık tarafından susturulmuş olmasını hazmedemiyordum. Tanrı böyle altından ses tellerini sadece seçilmiş birkaç kişiye bahşederken, bu sapık gibi dallamalardan birisi o muhteşem sesi uyuşturucu etkisi altında sonsuza kadar yok etmişti.

   Masa üstü bilgisayar ekranımı ve Word sayfasını açıp, sapığın ismini yazarak ölüm ilanıdır başlığını attım.

   Bir kez daha ilham gelmiş, kelimeler patlamış borudan fışkıran sular gibi hiç ara vermeden dökülmeye başlamıştı:

   “Köle tüccarı yeteneksiz kabzımal ve sapık … … dün sabah tutulduğu Silivri Hapishanesindeki hücresinde ölü olarak bulundu. Bu haberi hepimiz büyük sevinçle karşıladık. Hadi itiraf edin, bu şerefsizin ölümüne sevinmeyen var mı? Her ne kadar resmi ölüm nedeni açıklanmamışsa da, hapishanedeki güvenilir kaynağımız sapığın kendi dışkısını yiyerek zehirlenerek öldüğünü söyledi. Popçu sevgilisinin yanı sıra 4 genç kızımızın daha katili bu şerefsiz geride öldüğüne şükreden iki eski karısını ve beş eski ortağını ve nasılsa batırmamış olduğu kabzımal şirketini bıraktı…”

   Bu minvalde yaklaşık 150 kelime daha yazdım. Çıkardığım en iyi yazılardan biri olmadı. Ama bu umurumda değildi. Çünkü öfkem dinmiş, içim rahatlamıştı. Nedeni bu sapığın sadece kötü bir insan olması değildi. Kötü bir yazı olduğunu ve yaptığım şeyin kötü bir şey olduğunu bilmeme rağmen yazar olarak beni rahatlatmıştı. Biraz konudan sapmış olacağım, ama bu hikâyeden de anlaşılacağı gibi yazma işi zordur, anlaştık mı? En azından şu Corana Virüsü Belası günlerinde benim için. Ve evet çoğu işçi yaptıkları işin ne kadar zor olduğundan yakınır. Kasap olsun, fırıncı olsun, manav olsun, garson olsun, fabrika işçisi, mühendis, belediye de memur, sporcu ya da diş hekimi, köşe yazarı, gazeteci veya benim gibi ölüm ilanı yazarı olsun, fark etmez.

   Her şeye rağmen bu sapığı bilgisayarımda öldürmek bana huzur vermişti.

   O gece deliksiz bir uyku çektim. Belki bir nedeni katledilen o zavallı kızlar için, o güzel sesli kız için, müthiş bir yeteneği heba ettiği için duyduğum öfkeyi ifade edebilmiş olmamdı.  Jale Hancı’nın ölüm ilanını yazarken de aynı şekilde hissetmiştim. Oysa onun yaptığı tek şey zam isteğimi geri çevirmekti. Ama asıl beni rahatlatan şey, yazma olayıydı. Kendimde bu gücü hissediyordum ve bu güç güzeldi. Muhteşemdi!

   Ertesi sabah kahvaltı yaparken bilgisayarımda Yıldızlar Sirki’ni değil, diğer haber ve gazete sitelerini okuyordum. Sabahları magazin haberleri pek okumazdım. Siyaseti ve günceli takip etmek de gerekiyordu. Sevdiğim birkaç köşe yazarını okuduktan sonra, dış politika ve iç politika haberlerine göz gezdirdim. Haber sitelerini gezerken, “Flaş flaş flaş” imgesi ve “Son Dakika” notuyla verilen bir haber dikkatimi çekti. Donup kaldım, çay fincanım ağzıma varmadan havada kaldı. Neredeyse soluğum kesilecekti. Manşet şöyleydi: “Sapık Hapishane Kütüphanesindeki Kavgada Öldürüldü”

   Daha tadına bakmadığım keyif çayımı, bir damlasını bile dökmemeye özen göstererek masaya bırakıp haberi okudum. Sapık ve kütüphane görevlisi, salondaki hoparlörlerden yankılanan öldürdüğü kızın söylediği bir şarkısı için tartışmaya başlamışlar. Sapık, görevliye bu şarkıyı kasıtlı çaldığını ve kapatmasını söylemiş. Görevli kasıtlı yapmadığını, CD yi rastgele seçtiğini söylemiş. Bunun üzerine önce küfürleşmiş ardından da kavgaya tutuşmuşlar. O sırada biri arkadan yaklaşıp sapığı bıçaklamış.

   O yazıdan anladığım kadarıyla adam aşağı yukarı ona ölüm ilanı yazdığım saatte öldürülmüş. Çayıma baktım. Fincanı kaldırıp bir yudum aldım. Soğumuştu. Hızla lavaboya koşup önce harikulade kustum. Ardından yüzümü soğuk suyla yıkadım. Sevda’ya telefon açıp, gelemeyeceğimi ancak daha sonra görüşebileceğimizi söyledim.

   “Geleceğini söylemiştin, sözünden dönüyor musun?” diye sordu Sevda.

   “İyi bir nedenim var. Kendimi kötü hissediyorum. Biraz dinlemem, düşünmem gerek. Bu öğleden sonra kahve içmek için buluşalım, sana orada anlatırım nedenlerimi” dedim.

   Kısa bir suskunluktan sonra, Sevda; “Yine oldu” dedi. “Yine oldu değil mi?” bu soru değildi aslında. Tespitti.

   İtiraf ettim. Ona bir, “Bu adamlar ölmeyi hak ediyor” listesi yaptığımı ve aklıma bu sapığın geldiğini söyledim. “Oturup ölü ilanını yazdım. Sırf Jale’nin ölümüyle ilgili hiçbir ilgim olmadığını kanıtlamak için. Hemen hemen adamın kütüphanede bıçaklandığı saatte yazıyı bitirmiştim. Görmek istersen sana zaman damgalı bir çıktısını getirebilirim”

   “Sana inanıyorum. Seninle buluşurum ama kahve için değil. Benim evime gel. Ölüm ilanını da getir”

   “Bunu sitede yayınlamayı düşünüyorsan…”

   “Olur, mu hiç, deli misin? Sadece gözlerimle görmek istiyorum”

   “Tamam” Tamam lafı hafif kalır. Onun evi. “Ama Sevda?”

   “Evet”

   “Bundan hiç kimseye bahsetme”

   “Elbette, benim nasıl bir insan olduğumu düşünüyorsun ki?”

   Güzel gözlü, uzun bacaklı, kusursuz memeleri olan, seksi ve muhteşem bir kadın, diye içimden sayarken telefonu kapadım. Başımın belaya girdiğini anlamış olmam gerekirdi. Ama doğru düzgün düşünemiyordum. Aklımda hala ağzımın kenarına konan o sıcak öpücük vardı. Bir tane daha istiyordum, ama dudağımın köşesinde değil. Artı, bunu izleyen daha ne varsa!…

   Sevda’nın üç odalı şirin dairesi Bursa’nın lüks bir semtindeydi. Üstünde içini gösteren bir tişört ve şortla beni karşıladı. Boynuma sarılıp, “Aman Allah’ım Cüneyt, berbat görünüyorsun” dedi. “Çok üzüldüm”

   Ona sarıldım. Aşk romanlarında dedikleri gibi dudaklarını arayıp buldum ve benimkileri bastırdım. Beş saniye falan sonra – hem sonsuz hem de yeterince uzun gelmeyen bir süre- Sevda geri çekilip o iri gri gözlerle bana baktı. “konuşacak o kadar çok şey var ki” sonra gülümsedi. “Ama bunları daha sonra da konuşabiliriz.

   Bundan sonra olanlar hikâyeden bağımsız şeyler olduğu için yazmaya gerek duymuyorum.

   Yatakta oturuyoruz. Çay-Kahve yerine, Bira ve sigara içiyoruz.

   “İki kere olması, halen tesadüf sayılabilir. Bunu bir kez daha yapmanı istiyorum” diyor Sevda.

   “Bunun akıllıca bir şey olacağını sanmıyorum” Bu sözler kendi kulağıma bile cılız geldi. Kolumun erişebileceği uzaklıkta çok güzel bir kadın vardı ve ben bir anda onu aklımdan çıkarmış, Beşiktaş’ın kullandığı penaltı atışında kaleye doğru giden topu düşünüyordum, bir saniye sonra o topun kaleci tarafından çıkarılacağını bilmenin yarattığı duyguyu.

   Sevda yan dönüp ciddi bir ifadeyle yüzüme baktı. “Eğer bu gerçekten olduysa Cüneyt… Çok büyük bir olay! Hiç böylesi olmamış. Hayat ve Ölüm gücü!”

   “Eğer bunu sitede kullanmayı düşünüyorsan…”

   Sevda kararlı bir şekilde başını iki yana salladı. “Kimse inanmaz ki, İnansalar bile, bizim siteye ne faydası olur? Oylama mı yaparız, insanlardan ölmeyi hak eden kötü adamların adlarını vermelerini mi isteriz?”

   Yanılıyordu. İnsanlar o yılın ölüm oylamasına katılmaktan büyük mutluluk duyarlardı. Tüm televizyon programlarından daha ilgi çekerdi.

   Sevda kollarını boynuma doladı. “Bu sapık aklına gelmeden önce öldürme listende kim veya kimler vardı?”

   İrkildim. “İsim vermesem iyi olur”

   “Boş ver, sen bana listeyi söyle.”

   Ona listemdeki isimleri saymaya başladım. Ama listemin son sırasındaki isim Kenan Çelik’e sıra geldiğinde beni durdurdu. O iri gri gözler artık bulutlu havadaki değil, fırtınadaki bir denizi andırıyordu. “Evet, o. Onun için ölüm ilanı yaz! Ben Google’da araştırayım, böylece onun canına okurken…”

   Gönülsüzce kendimi kollarından ayırdım. “ne gerek var sevda? Adam zaten müebbet aldı. Bırak hakkından devlet gelsin”

   “Ama yaşayacak. Üstelik bizim vergilerimizle hem de asmayıp besleyerek” dedi ve yataktan fırladı. Odanın içinde volta atmaya başladı. Nasıl büyüleyici bir sahne olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O uzun bacaklar… Ve diğer uzuvları… Ömür boyu hapis cezası, idam etmeseler de olur. Kenan Çelik, 5 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz edip, parçalara ayırarak öldürmekten tutuklanmıştı. “Halen devlet kesesinden yemeğini yiyip, kim bilir belki öldürdüğü kızı ya da öldürmek istediği birçok küçük kızı düşünerek mastürbasyon yapacak… Ne yani, o adi herifin uykusunda ölmesini mi bekleyeceğiz?” diye bağırdı Sevda.

   Sonra tekrar yatağa dönüp, dizlerinin üstüne oturdu. “Bunu benim için yap Cüneyt. Lütfen yap. Hadi yap!”

   “Senin için bu adamı bu kadar önemli kılan şey nedir?”

   Sevda’nın yüzü bir anda soldu. Başını eğdi, saçları yüzünü örttü. Ağlamaya başladı. Sonra gözyaşları yanaklarından süzülürken yüzüme baktı. “Çünkü nasıl olduğunu bilirim. Çünkü ben de tecavüze uğradım” dedi. Tecavüzcüsünü hiç görmemiş, bir partide içkisine ilaç katılmış, yarım yamalak, maskeli birkaç yüzü hatırladığını ve geride kalan utancıyla yaşadığını söyledi.

   Üstümdeki çarşafı ittim. “bilgisayarını aç”

   “Sadece kurbanı olan 5 yaşındaki kız çocukları bağlıyken erkekliği uyanabilen kel kafalı korkak tecavüzcü Kenan Çelik, sabahın erken saatlerinde Muğla Hapishanesindeki hücresinde intihar ederek vergi mükelleflerini büyük bir yükten kurtardı. Gardiyanlar, Kenan Çelik’i kendi pantolonuyla yapmış olduğu bir ilmekte asılı buldular. 17 Ekim 1978 tarihinde bir doğum hatası olarak dünyaya gelen… “ Ve daha 200 kelime eklenerek…

   Aslında “Ölüler Hakkındaki Kötü Sözler” köşemdeki en kötü yazım bile bundan daha komik ve etkileyiciydi. Ama önemli değildi. Bir kez daha kelimeler dengeli bir güç hissiyle parmaklarımın ucundan fışkırır gibi çıkmıştı. Bu penaltı atmak gibi değildi, ceza sahası dışından köşeye giden ve gol olan bir şut duygusuydu. Sevda da aynı şeyi hissetmişti. Gözlerinden bunu okuyabiliyordum.

   Sonraki kısmı yazmak da zordur. O ortak duygu yoğunluğu. Tutkunun Nirvanası. O hoyratlık… Bu bölüm de hikâyeden bağımsız olduğu için yazılmadı…

   Aslında 5 kadına ve o popçu kıza tecavüz edip öldürenle, 5 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz edip öldüreni yazmak, iyi bir seksten bile daha iyiydi. Sevda ile olanından bile.

   Yazma isteğim sürekli kamçılanıyordu artık…

   Ertesi sabah uyandığımda Sevda kucağında dizüstü bilgisayarı ile kanepede oturuyordu. Şaşırmış ve bir o kadar da ciddi bir yüz ifadesiyle bana bakıp, yanına oturmam için işaret etti. Bir gazetenin sitesi açıktı. Haberin manşeti bir kez daha irkilmeme neden oldu. “Çocuk Tecavüzcüsü Hücresinde İntihar Etti” yazıyordu. Kendini asmamıştı, bir kalıp sabunu yutmuş, zehirlenerek ölmüştü.

   Sevda ellerini yumruk yapıp havaya kaldırdı ve salladı. “İşte bu. Harika!”

   Ona sormam istemediğim şeyler vardı. Listenin başındaki soru ona tecavüz eden kişiyi temsil eden bir tecavüzcüyü öldürmeme ikna etmek için mi benimle yatmıştı? Ama bu soruyu sormamın bir yararı olur muydu?

   Tüm bunların yerine, “Bunu bir daha yapmayacağım” dedim.

   “Tamam. Anlıyorum” (Anlamıyordu)

    “Yani, bir daha bunu benden isteme”

   “İstemeyeceğim” (İstedi)

   “Ve asla kimseye söylemeyeceksin”

   “Dedim ya, söylemeyeceğim” (Ama söylemişti bile)

   “Tamam” deyip, konuyu kapattım. Çok işleri olduğunu söyledi. Giyindim, gidiyorum deyip, evden çıktım. Bana işi bırakmama sözünü verdirip, dudaklarımdan öptü. Ölüler Hakkında değil, herhangi bir konuda eleştiri yazabileceğimi söyledi.

   Bir hafta geçti. Eğer Yıldızlar Sirki gibi bir site için çalışıyorsanız, bir hafta bir sene sürer. Ünlüler sarhoş oldu, ünlüler rehabilitasyona girdi, ünlüler rehabilitasyondan sonra yine sarhoş oldu. Kimi ünlüler öldü, kimi ünlüler ortadan toz oldu. Birçoğu iç çamaşırından fazla eş ve sevgili değiştirdi. Ünlüler evlendi, ünlüler boşandı. Bir ünlü yüzme havuzunda kalp krizi geçirip öteki tarafa göç etti. Çok sevilen birisi değildi, burnu büyük ukala tiplerdendi. Genç bir muhabir benim köşemi almıştı. Bu ölümü o yazdı. Ama okuyucular bunu yemedi. “Cüneyt nerede?” diye binlerce e posta yağdı. Eskiden olsa bunlar hoşuma giderdi ama artık hoşuma gitmiyordu.

   Sevda, siteyi almak isteyenlerle mevcut site patronları arasındaki görüşmeler için şehir dışına çıkmıştı. Ofisini bana bırakmıştı. Ama ben Jale’nin masasında oturmak istememiştim. Masayı değil ama koltuğunu değiştirmiştim. Jale’nin öldüğü o lanetli koltukta oturmak tüylerimi diken diken ediyordu. Sevda gibi editörlük yapamıyordum, gelen yazıları, haberleri üstünkörü gözden geçirip siteye boca ediyordum. Sevda gelince her şeyin normale döneceğini umuyor ve sadece düşünüyordum.

   Neticede sitenin patronu değişmiş, Sevda ofise dönmüştü. Yeni patronlar çalışanlarına jest olarak küçük birer de zam yapmıştı. Sevda bana da yeni bir köşe vermişti. Artık bağımsız eleştiri yazıları yazacaktım. Sevda Jale’nin koltuğunu yeniden getirdi. Benim sandalyemi gönderdi. Artık ofisin yeni patronu resmi olarak da oydu.

   Görev dağılımının ve zam kutlamasının ardından Sevda beni ofisine çağırdı.

   O iri ve gri muhteşem gözlerle bana gülümseyerek, “Başka ölüm ilanı yazmamışsındır herhalde, değil mi?” diye sordu.

   Ölüm ilanı yazmadığımı söyledim. Yazdığım biri kitap eleştirisi, biri de siyasi ve yerel yönetimler açısından kentin çarpık yapılaşmasını anlattığım iki yazımı önüne bıraktım.

   Yazılara bakmadı bile. Beni aniden, akşam yemeği için evine davet etti. Buna sevinmiş miydim, hatırlamıyorum ama sanırım biraz heyecanlanmıştım.

   Masama dönüp, bir yandan yazı yazıyormuş gibi yapıp, öte yandan pencere ardından Sevda’yı izliyordum. Ayakta bir oraya bir buraya gezerken, elinden telefonu düşürmüyordu. Dudaklarını okumaya çalışıyordum ama nafile, sürekli arkasını dönüp, pencereye doğru yürüyordu. Sonra üst çekmeceleri açtı, Jale’den kalma şeker paketinden, bir naneli şeker ağzına atıp, çiğnemeye başladı.

   Ofisten çıktım, akşamın olmasını bekledim.

   Adana Kebap, Pide, Şalgam Suyundan oluşan paketle Sevda’nın evinin yolunu tuttum.

   Sevda kapıda karşıladı. Yanağımdan öptü. “Perihan’ı da davet ettim” dedi.

   Bu açıkça ortadaydı. “Merhaba Perihan” dedim.

   “Merhaba Cüneyt” dedi. O ince fare sesi, kesinlikle göz teması olmadan, ürkütücü gülüşüyle, Perihan kanepede oturuyordu.

   Sevda’ya dönüp, “Sana yapabildiğim şeyden kimseye bahsetmemeni söylemiştim” dedim. Paketleri masaya bırakıp, döndüm. Sevda koluma yapıştı:

   “Yapma böyle. Ne olur. Bir dur. Dinle!” dedi. “Perihan benim çok eski ve güvendiğim bir arkadaşım. Ve ayrıca biz aynı ekibin bir parçasıyız… Ve fazlası da var”

   “Neymiş o fazlası” dedim, olabildiğine alaycı görünmek isteyerek.

   Perihan söze girdi. “Bir tecavüz desteği daha istiyoruz Cüneyt” dedi, o tıslamayı andıran fare sesiyle.

   Yeniden başlıyorduk.

   Anne ve babaları, Perihan 7, ablası 9 yaşındayken trafik kazasında ölünce, amcalarının evine yerleştirilmişler. Ve o amca, Perihan 9, ablası da 11 yaşındayken kesintisiz tecavüze başlamış. Yenge de bilse bile ses çıkarmıyormuş. Türk Televizyonlarında çok sık gördüğümüz aile trajedilerinden birisi daha. Perihan gözü yaşlı hikâyesini bitirdiğinde, ona, “Bunu gerçekten amcanın yaptığına yemin edebilir misin” diye sordum. “Yemin” etti. Defalarca, 16 yaşına kadar devam ettiğini ekledi.

   “Tamam” deyip, Sevda’nın dizüstü bilgisayarını açtım.

   Perihan’dan amcasıyla ilgili başka bilgilerde aldım.

   Sonra kelimeler yine fışkırırcasına akmaya başladı:

   “Ahmet Yıldız Ölüm İlanı… Eline geçen her fırsatta öz yeğenleri dâhil küçük kızlara tecavüz eden sefil insan müsveddesi vücudunun çeşitli yerlerindeki kanserler yüzünden yavaş ve oldukça acılı bir şekilde geberdi. Bir yıldır gözlerinden ve vücudunun her yerinden irin akan 65 yaşındaki bu yaratığın ölerek kurtulmuş olmasında, geriye kalanların tek tesellisi yediği onca morfine rağmen çektiği acılar ve çığlıklar oldu”… Bu minvalde bir 150 kelime daha ekledim… Hatta yakınlarının, cenazeye gelenlerin çelenk yollamamasını, cenaze toprağa indirilirken, balgam tükürülmesini istediğini yazdım…

   Getirdiğim yemeğe kimse dokunmadı. Yazıyı yazıp, evden ayrıldım.

   İçim huzursuzdu. Kimin olduğunu hatırlamadığım bir söz gelmişti aklıma. “Bir sırrı iki kişi, eğer içlerinden biri ölüyse saklayabilir”…. Benim bu sırrımı bilen üç kişi vardı. Sevda ya da Perihan’ı ölüm ilanıyla öldürmeye niyetim olmadığına göre bu çok ciddi sırrım onların elindeydi.

   Bir süre konuşmazlardı. Zaten suç ortağı oldukları dönemde bunu yapamazlardı. Ama bir süre sonra, bir yerlerde mesela bir içki içerken, konu da ilginç olaylar, gizemler, korku hikâyeleri falan olduğunda, “Sana gerçekten çılgınca bir şey anlatayım mı? Ama bundan kimseye bahsetme, söz mü?” diye başlanır, ardı da gelirdi…

   Ve ölüm ilanıyla kötü insanları öldürmek, bağımlılık yapabilirdi, belki de yapmıştı.

   Huzursuz düşünceler, başka kötü ve parlak düşünceleri de beraberinde getiriyordu. Benim bu yeteneğimi mesela, devlet yöneticileri ve MİT öğrenebilirdi. Denekler üzerinde zihin kontrolü çalışmalarının uygulamaya konulması, bilgisayarlar ve cep telefonu kanalıyla insanların izlenmesi, evlere, ofislere konulan dinleme ve gözetleme cihazları, elektrik telleriyle insan zihninin kontrolüne yönelik teknolojik çalışmalar, virüsler sayesinde bir ülkenin veya ırkın tamamının yok edilmesi, biyolojik ve kimyasal savaşlar, zehirler… Ulusal Güvenlikten, MİT’ten ajanlar evime gelip beni alıp, kimsenin bilmediği devlet evlerinden birine götürürlerse? Mesela elime bir liste verip, Daeş, PKK militanlarına, uyuşturucu baronlarına, cezaevlerindeki muhaliflerine yönelik ölüm ilanı yazmamı isterlerse? Belki de Beşer Esad’ı Putin’i, Trump’u ya da Merkel veya Macron’un da ölüm ilanını yazdırabilirlerdi…

   İşleri bitince beni de yok edebilirlerdi… Ya benim kişisel düşmanlarım ne olacaktı? Meslek hayatım boyunca ekmeğimle oynayan sözde meslektaşlarım mesela? İşsiz kaldığımda, iş bulma potansiyelim olan gazete, dergi, medya kuruluşu ya da diğer şirketlere siyasi baskı yapan milletvekilleri, belediye başkanları? Ünlülere saplantılı şekilde takıntılı olan ve ölümü sonrasında yazdıklarımdan bana kin kusanlar? Eğilmez bükülmez, hatta megaloman buldukları kişiliğimi yok edemeyince bana her türlü çamuru atmaya kalkan diğer zavallılar? Ölüm ilanları listesini yeniden gözden geçirip, güncellemem gerekiyordu…

   Bu düşüncelerle uyuyakalmıştım.

   Öğlen saat 12’yi 20 geçe telefonum çaldı. Arayan Sevda’ydı. Sesi tedirgin ve ayrıca çok öfkeliydi. “Hemen ofise gelmen gerekiyor. Telefonda anlatamam. Derhal gel buraya!”

   Yatakta doğruldum, “Hey, sakin ol. Ne oldu?”

   “Telefonda olmaz dedim ya, geldiğin zaman konuşacağız. Ama acele et” dedi.

  “Anladım… Ama bunu sana söylemiştim. Yapmayacak…”

   Beni duyduysa bile aldırmadı. Sadece, “Bir daha ne olursa olsun yapmamalısın. Yazmamalısın. Sonunda kendi ölümün olsa bile!” deyip, telefonu kapattı.

   Sevda artık benden korkuyordu. Evine değil, ofise çağırmıştı. Tedirgindi, ürkekti ve öfkeliydi. “Nerden başlasam bilmiyorum” dedi.

   Sonra bir sürü bilgisayar çıktısını masasına yayıp, anlatmaya başladı.

   “Bak, bu o sapığın oğlunun haberi… Babasından on iki saat sonra İstanbul’da intihar etmiş. Doğal olarak babasının soyadını taşıyor. Adları da aynı harfle başlıyor…” masanın üstündeki kâğıt yığınını karıştırmaya başladı ve sonra devam etti. “Bak bu da Jale Hancı ile ilgili. Türkiye de aynı gün 2 tane daha Jale Hancı ölmüş. Biri Kütahya’daki yerel gazetede okudum, diğeri de Hatay’da… Kenan Çelik’e gelelim. Aynı gün 6 tane daha Kenan Çelik ölmüş, intihar etmiş, kaza geçirmiş, ya da öldürülmüş… Şehirleri ve ölüm nedenleri bu sayfalarda… Ahmet Yıldız’a bak bir de… 17 tane Ahmet Yıldız aynı gün hemen hemen aynı saatlerde mortu çekmişler… Her biri garip ölümler… Sapa sağlam olanları bile beyin kanaması, kalp krizi gibi sebeplerle ölmüşler… Korkuyorum Cüneyt… Sen ne yaptın? … Biz ne yaptık?”

   Şoka girmiştim. Bir kötü insanı hedefleyerek yazdığımız iyi niyetli ölüm ilanları, aynı ad ve soyadı taşıyan başka masum insanları da öldürüyordu. Sapığın ismini düşündüm, iyi ki soyadı Yıldırım, Çevik, Demir, Şimşek, Kaya falan değildi. Öyle olsaydı, kim bilir kaç masumu daha öldürmüş olacaktım. Türkiye’de bu soyadları taşıyan milyonlarca insan vardı.

   Soluğum hızlanmış; terlemeye başlamıştım. Bayılacak gibi olmuştum ve kusmak istiyordum. Sevda bana sapığın ad ve soyadıyla aynı olmasa da benzer çağrışımlı ölüm listesini de çıkarmıştı. Tıpatıp olmasa da benzerlik nedeniyle 5 kişi ölmüştü.

   Sonra suçlamalar başladı aramızda. “Bu lanet fikir senindi” diye bağırdım ona. O da bana bağırdı; “Jale Hancı ve o sapık da mı benim lanet fikrimdi, aptal herif!”… “Kenan Çelik ve Kahrolası Perihan yüzünden Ahmet Yıldız senin lanet fikrindi ama!”

   Uyuşturucu gibi bağımlılık yapmıştı.

   “Ben bunu bırakıyorum, bırakabilirim” dedim.

   “Umarım” dedi.

   “Gerçekten bunu kimseye söylemeyeceğine söz veriyor musun? Çeneni kapalı tutabilecek misin?”

   “Söz veriyorum” dedi ve yemin de etti. İnanıp inanmamak arasında yaman çelişkiler ortasında kaldım.

   Perihan’ı sordum. “Ömrümün sonuna kadar beraber olacağımızı sanmıyorum ama yeterince ağzını sıkı tutması için baskı yaptım. Umuyorum ki, kimseye söylemeyecek” dedi.

   “Şimdi ne yapacaksın?” diye sordu Sevda.

   “Bilmiyorum” dedim ve istifa ettim.

   Şimdi karın tokluğuna Türkiye’yi geziyor ne iş olursa yapıyorum. İzmir’de, Bodrum’da, Kuşadası, Antalya ve Alanya’da garsonluk yaptım. Ege’nin, İç Anadolu’nun küçük kasabalarında inşaat işçiliği, badana boya işlerine girdim. Bazı şehirlerde geçici pazarcılık işiyle uğraştım. Balıkçılık yaptım. Bir belediyenin, bir de sanayi kuruluşunun basın danışmanlığını yapmaya çalıştım ama sıkılınca bıraktım. Son zamanlarda yazarlık yeteneğimi sadece alışveriş listesi yaparken ve sosyal medya da fotoğraf paylaşırken, altına yazdığım minik notlarda kullanıyorum.

   Ama rüyalarım öyle değil. Rüyalarımda halen yazdığımı görüyorum. Bunlar hiç de güzel rüyalar değildir. Rüyalarımda zebanilere dilekçe yazan bir yaratık oluyorum bazen, bazen de masumların kanına giren bir seri katil olarak anılarımı yazıyorum. Ölüm ilanları veya ölülerin arkasından yazdıklarım da rüyalarımda peşimi bırakmıyorlar. Siteler geliyor gözümün önüne; Acıklı haber: Dün gece Türkiye’de adı Recep olan binlerce insan, henüz bilinmeyen bir sebeple öldü, diye okuyorum. Bunlarla ilgili yazarken, kan ter içinde çığlık çığlığa uyanıyorum.

   Kalbimi hiçbir zaman Gemlik’te falan bırakmadım. Ama dizüstü bilgisayarımı Bursa’da bıraktım. Mektup yazmak ve kart atmak, geçmişte kaldı. Ben artık cep telefonumdan veya Whatsapp’tan mesaj bile yazmıyorum. Çalışmadığım zamanlar yaptığım tek şey sinemaya gitmek, gerilim korku romanları okumak ve Beşiktaş maçlarını izlemek. Bir de ekonomik durumuma göre rakı içip, her şeyi unutmayı dilemek…

   Eski günlerin hatırına ilk zamanlarda Yıldızlar Sirki sitesine göz atıyordum ama artık o alışkanlığımı da yavaş yavaş geride bırakıyorum. Tek tük de olsa, yeni ve iyi genç yazarların geliyor olması, beni mutlu ediyor. En azından ölümle ilgili dalga geçenler yok artık. Çünkü ölüm yaşamın tek gerçeği olarak her yerde bizi sarmalıyor. Mezarlıkların girişinde de yazar; “Her Canlı Ölümü Tadacaktır” diye. Yaşamın değişmez ikizi ölüm! Dalga geçilecek bir yanı yok ölümün. Tanrı’nın bir lütfu olarak da bakabilirsiniz, doğuyorsunuz ve ölüyorsunuz. Eninde sonunda, Şaşmaz Adalet!… Korona Virüsünü ele alalım mesela; Allah’ın İnsanlık Konusunda Hoşgörü Limitlerinin tükendiğini görüyoruz. Canlıların tümünü hatırladı insan. Hayvanları, Bitkileri, Ormanları, Suyu, Bakterileri ve Hücreleri… Zengin-Fakir, Müslüman-Hıristiyan, Muhafazakâr-Ateist, Yahudi-Budist, Doğulu-Batılı, Kuzeyli-Güneyli, Erkek-Kadın dinlemiyor Korona Virüsü. Tanrı, herkesi asırlar sonra yine bindirdi Nuh’un Gemisine. İkiyüzlü Uygarlık, görünmeyen bir virüsle yerle bir oldu… Batının hiçbir silahı, hiçbir teknolojisi fayda etmiyor. Parası da öyle! Bil Gates sözleri, Cern Laboratuarı, Dan Brown’un “Cehennem” isimli kitabı ve bilumum bilim kurgu yazıları yeniden geldi gündeme. Sağlığın ve Bilimin önemi zirve yaptı, hurafeler, evliyalar, üfürükçüler değil… Ve insanlık bir kez daha samimiyeti ile sınanıyor. Eli öpülesi yaşlılar, toplumun istenmeyenleri oluyor. Virüs ya çocuklarda öncelikli olsaydı, ya kadınlarda?!…

    Aslında nasıl güzel bir yaşam dileniyorsa, güzel bir ölüm için de dua edilmeli diye düşünüyorum. Ve ölümle asla, olsa olsa, yaşamla ilgili kafa bulunabilir ancak, bu kesin!

   Ama halen insanlar ölümle ilgili bir şeyleri okumayı, izlemeyi seviyorlar. Ana haber bültenleri ve ana haber bültenleri öncesindeki yayımlanan diğer haberlere göz atmak yeterli. Akşam yemeği yerken, kusmadan bunları hep başkalarının başına gelebilecek şeylermiş gibi, doğal akışta izleyebiliyoruz. “Şuradan tuzu uzatsana!”, “Yemeği Nasıl Buldun”, “Biraz yağlı olmuş ama yine de çok lezzetli”, “Bugün müdüre dedim ki, müdür bak bu yaptığın yanlış, bu işi böyle yapalım… Hatasından döndü tabii”, “Benim Aslan Kocam!”, “Televizyonda Hangi Dizi Var?”,”Çukur”, “Ramo”, “Zümrüdüanka”, “Gel Dese Aşk”, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” ve eski bölümleriyle “Fatmagül’ün Suçu Ne?”, “Aaa, ne güzel. Hadi izleyelim… Çekirdekleri getir!”… (Burada bir parantez daha açıyorum; inanın bu dizilerin hiçbirini bir kez bile izlemedim, ancak televizyon sayfaları eleştirilerini de okurum!)

   Bunu en çok ben bilirim…

   Evet, işte hikâye bu!

   İnanmanızı beklemiyorum. İnanmak zorunda da değilsiniz. Ne de olsa burası Türkiye. Coğrafi açıdan belalı bir ülke! Ben yine de ölümü düzgün bir şekilde sunmak istedim. Gazeteciliğe ilk başladığım dönemde bana öğretildiği gibi, şatafatlı süslü püslü değil. Düz bir çizgide ve açık seçik göstermeye çalıştım. Başlangıç sizi ortaya, orta da sizi sona götürüyor. Eski ekol böyledir, anladınız mı? Hem 32 yıllık bir gazeteci ve yazar olarak bu lanetli Corana Virüsü günlerinde ne yapmamı bekliyordunuz? Ölümü düşünmeden sadece ölümü izlememi mi? Ya yazmak ne olacak, hani ölümden gün çalmaktı yazmak? Yazmak için yaşamak, yaşamak için yazmak ilkesi, belki birkaç gün daha kazandım diyebilir miyim? Kim bilir?…

   Neyse, umarım beğenmişsinizdir?

   Gazetecilikteki ilk öğretmenim Mustafa Kerem’in dediği gibi; haberi ya da öyküyü yazarken son, sadece o an için sondur ve gerçek hayatta son nokta sadece ölüm ilanı sayfasında bulunur.

   SON NOKTA: Bazen, öyküdeki gibi içimde bir yerlerde, manevi bir gücün olduğunu hissediyorum. Yaşam ve Ölüm Gücü! Şimdilik, bu öykü kadar kalması için, kendi kendimle büyük bir savaş verip, direniyorum. Umarım hiçbir zaman bir ölüm ilanı yazmak zorunda kalmam!… Sevgiyle, saygıyla, aşkla ve mutlulukla kalın sağlıcakla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: