Tiyatro; İnsanı, İnsana, İnsanla, İnsanca Anlatma Sanatı Mıdır?

“Şu Çılgın Türkler”, “Cumhuriyet Türk Mucizesi”, “Romantika”, “Korkma İnsancık Korkma” ve “Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği” kitaplarının yazarı merhum Turgut Özakman, “Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır” demiş…

Merhum Feminist Yazar Duygu Asena’da, hayatı tiyatro sahnesine benzeterek, “Yaşam, sürekli değişen, benzerlikleri olabilen ama yinelenmeyen bir tiyatro sahnesi” anekdotunu düşmüş, bir yazısında…

Hava soğuk. Kar bu sene yağar mı Gemlik’e bilmiyorum. Bu kenti çevreleyen Samandağları Beyaz örtüye bürünmüş oysa. Doğalgaz ve Elektrik Faturaları can yakıyor. Geçim derdi büyük. Ekmek artık sadece bir Aslan’ın değil, Aslan sürüsünün ortasında. Sokak lambasının bir nebze olsun karanlığa romantizm kattığı bu soğuk gecede, yağan yağmuru izliyorum. Önümde günlük Cumhuriyet, Hürriyet, Sabah ve Sözcü gazeteleri var. Bir de halen nasıl alabildiğime şaşırdığım dergi yığınları. “Ot”, “Bavul”, “Masa”, “İzdiham”, “Tuhaf”, “Gerçek Hayat”, “Kriter”, “Ayarsız”, “Kafa”…

Albert Camus’un “Sisifos Söylemi” adlı kitabının özetini okuyorum “İzdiham” Dergisinde. Yazarı Muzaffer Bilsin, “Albert Camus’un Sisifos Söylemi” adlı kitabında anlatılanlara göre Olimpos’un Tanrıları bir gün Zeus’un isteği üzerine Korintos Kralı Sisifos’u cezalandırmaya karar verirler. Verilen bu cezaya göre Sisifos koskocaman bir kayayı tepeye kadar çıkartıp yerine oturtacaktır. Sisifos dur durak bilmeden her gün kayayı tepeye kadar çıkarmak için uğraşır ama tam yerine koyacakken kaya tekrar aşağıya yuvarlanır. Bu durum sürekli olarak tekrar eder. İşte yazarlık ve şairlik de bu durum gibidir. Toplum tarafından cezalandırılan insanların çektikleri çiledir…” diye yazmış…

Şair Giden Geminin Ardından Bakar Ya,

Bakar da Kendini Zora Sokar Ya;

Bazen Bir İt’in Duası Tutar Ya;

Çok Uzaklarda O Gemi Batar Ya…

Çamur Grubunun “Sergüzeşt” Şarkısını dinlerken, notlarımı alıyorum.

Yine İzdiham Dergisinden, Yağız Yılmaz’ın “Tiyatro’nun Tarihsel Süreci” başlıklı yazısı geliyor önüme. “Kolektif sanatların öncüsü olan tiyatro sanatı konusunda ilk kuramsal görüşler Antik Yunan düşüncesinde filizlenmiştir. İlkel topluluklar, mevsimler, yağmurlar, kuraklık ve yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri olduğunu; bunları Tanrısal güçlerin meydana getirdiğini düşünüyorlardı. İnsani özellikler taşıyan bu güçler zamanla tapınma nesnelerine, Tanrı ve Tanrıçalara dönüştü” diyor…

İzlediğim filmlerin eleştirilerini, okuduğum kitapların analizlerini yapabilirim ama Tiyatro analizi ve eleştirisi yapmak, saygın bir birikim, yoğrulma ve yoğunlaşma gerektiriyor. Bu nedenle Bursa Basınında Tiyatro eleştirilerini ve övgülerini, derin analiz yetenekleri ile birleştiren Adnan Baştopçu, Mustafa Özdal, Can Ertan, Namık Göz, Osman Gürçay gibi yazarları gıptayla ve zevkle okur, takip ederim.

Ben sadece izlerim.

Tiyatronun kökenini Tanrılar için düzenlenen ritüellere ve mitoslara bağlayan görüş, tiyatronun kökeninde, ilkel insanların mitolojik inanışları ile tiyatronun ortaya çıkışı arasında bir bağ kurmaktadır. Mitlerin ortaya çıkışı, dinsel tapınımın sistemleşmeye başlamış ve tapınma törenlerinden tiyatro oluşmuştur. Bu görüşe göre tiyatronun ortaya çıkışı şu şekilde olabilmiştir. İnsanlar kurban vererek, ayinler, törenler düzenleyerek tanrıların hoşuna gidebilecek işler yapabileceklerini böylece doğal olaylar üzerinde denetim kurabileceklerini, örneğin yağmur yağmıyorsa yağdırabileceklerini, ürünleri bol alabileceklerini vb. düşlemeye başladılar. Hayatta ve tabiatta meydana gelen maddi ve manevi her olguyu izah etmeye çalıştıkları masallar ve mitolojiler geliştirdiler. Bu masallar ve mitolojiler zamanla onların hem inançları hem de dinleri olmaya başlamıştı. Tanrıların ikramları artırmak ve gazaplarını gidermek, Tanrıların tepkilerini denetim altına almak düşünceleri Tanrılar için törenler düzenlemek, eğlenceler tertip etmek, onların hoşlarına gidebileceklerini sandıkları ritüeller geliştirmelerine sebep olmuştu. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan törenler, danslar zamanla belli kurallara ve sistemli eylemlere dönüştü. Ölme ve yeniden dirilme teması da tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Ayrıca Antik Yunan’da zaferleri kutlamak için törenler düzenlendiği, koroların eşliğinde zafer kutlamaları gerçekleştirildiği bilinen bir gerçektir. Savaş sahnelerini canlandıran temsiller, zaferlerini kutlayan oyunların da tiyatronun gelişimine eşlik ettiği düşünülebilir.

Hayatın, maddi, manevi her davranışını bir mesele, bir mitolojiye bağlayan Antik Yunanlılar bolluk, bereket, hasat, zevk, eğlence, içkiyi temsil eden, bir “Tanrı Kahraman” düşünmüşlerdi. Asma ağacı gibi ölüp yeniden doğan, haz ve acı arasında iki uçta gidip gelen bir karaktere sahip Dionysos manik depresif duygu durumunu temsil eden bağ bozumu, hasat ve şarap Tanrısıdır. On iki Olimpos tanrısından biri, Zeus ile Semele’nin oğlu olan zaman zaman kendilerine, saadet, neşe ve bereket veren Dionysos’a şükranlarını ödemek ve ol ürün alabilmek için belli günlerde “Dionysos Şenlikleri” düzenlediler. Bu eğlenceler sırasında içip keyiflenen bazı kimseler, bulundukları yerden ortaya fırlar, taklitler yapar, güldürücü hikâyeler anlatırlardı. Önceleri rasgele kimselerin akıllarına estikçe yaptıkları bu oyunlar, zaman geçtikçe şenliklerin geleneği oldu. Daha sonra bazı kimseler, bu işi kendilerine meslek edindiler. Böylece, oyuncusu tek kişi olan tiyatro doğdu.

Anlatmanın yerine karşılıklı konuşma eklenmiş, tek kişilik oyunlar önce iki sonra üç kişi ile canlandırılarak, diyaloglarla modern tiyatroya ilk gelişim harcı olarak eklenmiştir. Bunu Tragedya ve komedya dönemleri izlemiştir.

Zaten zamanı geçmiş tragedyalara bizler de komedya demiyor muyuz?

Bizde Karagöz Hacivat ekseninde gölge oyunu, Orta oyunu, Kukla ve Meddahlıkla Tiyatro tarihimiz evrensel bir değere kavuşmuştur. Ancak sanat ve kültür hayatımızda tiyatro istenilen düzeye gelmemiştir.

Bir tiyatro eleştirisinde, “Dost Kitabevi yayınları arasında yayınlanan Oscar Gross Brockett’in Tiyatro Tarihi adlı 700 sayfalık kitabında Türk Tiyatrosu yer almaz; birkaç yerde gölge tiyatrosundan kısaca bahsedilmiştir sanırım. Bunu Brockett’in ayıbı olarak görenler olabilir, fakat bu, var olan gerçeği değiştirmez. Benim kişisel görüşüm şudur: Türk Tiyatrosu geçmişte büyük oyunlar yaratmamıştır. Büyük oyun nedir? Bir Hamlet büyük oyundur; bir Cyrano de Bergerac büyük oyundur, bir Antigone, bir Cimri, bir Martı, bir Sakuntala, bunlar büyük oyunlardır. Türk Tiyatrosunun temel sorunu budur.
Unutmayalım ki, büyük oyunların, güçlü piyeslerin var olmadığı yerde gerçek bir tiyatro da yok demektir; çünkü gerçek tiyatro oyunculardan, yönetmenlerden, dekordan, tiyatro yapısından kesinlikle çok daha fazla bir şey. İlk modern tiyatro yapısını yapan kimlerdir? İtalyanlar kurmuşlardır ilk yapıları, ilk sahne düzenleyicileri de İtalyanlardır; ancak Rönesans İtalya’sında Dante, Petrarch, Boccacio, Leonardo da Vinci, Michelangelo gibi büyük şairlerin, öykücülerin, ressamların yanında isimlerini anabileceğimiz büyük oyun yazarları yoktur.
O halde tiyatroda büyük oyunların yaratılmasına, büyük yazarların çıkmasına yönelik her türlü teşvik edici politikalar ciddiyetle uygulanmalı, hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamalıdır. Bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus tiyatrosu gibi büyük tiyatro olmak için büyük oyunlar olmazsa olmaz bir koşul!.. Bir ülkede 10 bin tane, 100 bin tane sıradan oyun yazılmışsa bu ne işe yarar? Bu, hiçbir şekilde o ülkenin tiyatrosunu büyük tiyatro yapmaz!..

Türk tiyatrosunun sorunu öyle sanıldığı gibi Ulusal nitelikli, Türk insanını anlatan oyunların azlığı değildir. Sadece 150 yıl kadarlık kısa bir tiyatro geçmişimizin olması falan da değildir; sorun, büyük oyun yaratma sorunudur, yetenek ve güçlü kalem azlığı sorunudur, Az sayıdaki yeteneklerin de hiçbir şekilde desteklenmemesi ve daha da vahimi engellenmesi, küstürülmesi sorunudur. Dün çözülememiş ve önemi kavranamamış bu büyük oyun yaratma meselesi, bugün çözülecek ve yarın Türk tiyatrosu bugün olduğu yerden çok daha yukarılarda olacaktır!.. Dünya, bizim de büyük oyunlar yarattığımızı görecek ve bizi takdir edecektir” deniliyordu…

Biz de tiyatro konusunda büyük oyunlar ve büyük oyuncular sanatçılardan değil, politikacılardan çıkıyor.

Herhangi bir terör eyleminde bulunmadığı halde, üç yıldır hapiste yatan HDP’nin eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın hapiste yazdığı “Devran” isimli kitaptan uyarlanan tiyatro gösterimi mesela… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu e CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, HDP eş başkanı Pervin Buldan ve Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş ile bu kitap uyarlaması oyunu izlediler…

AKP ve MHP ortalığı ayağa kaldırarak, “Ülkenin bölünmesine yönelik çadır tiyatrosu oynandığını” iddia ettiler.

Norveç’in Başkenti Oslo’da oynanan neydi? Habur Sınır Kapısında sahnelenenler?

Oslo’da MİT ile PKK arasında görüşmelerin gerçekleşmesi, Habur Sınır Kapısında PKK’lı teröristlerin coşkuyla karşılanarak sınırdan geçmesi, Diyarbakır’da terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan’ın mektubunun Kürdistan Bayrakları eşliğinde okunması, Dolmabahçe Sarayında sözde çözüm sürecine yönelik mutabakatın açıklanması ne çabuk unutuldu? Türk Silahlı Kuvvetlerinin Sanık, PKK, FETÖ ve Teröristlerin Tanık olduğu günler? Öcalan’ın mektuplarının okunması, terörist kardeşi Osman Öcalan’ın Devlet Televizyonunda konuşturulması?

Bir de FETÖ var. Büyük oyun! “Siyasi Ayağı Kimde?” konulu… Tüm bu oyunlar kimin iktidarı döneminde sahnelendi?

Emperyalizm Türk-Kürt çatışmasını çok denedi. Nemalanan hep sağ partiler oldu. Emperyalizm bu çatışmayı başaramadı. Şimdi laik-dinci çatışması deneniyor…

Hepsi siyasilerin yazıp oynadığı birer tiyatro oyunu değil mi?

Hayat, vatan, edebiyat, kültür ve en çok sanat bunun neresinde?

“Tiyatrosu olan bir ülkede kötülükler, çirkinlikler, yanlışlıklar sürüp gitmez” demiş, William Hazlitt.

Türkiye’yi görmemiş diyorum. Ya da o gerçek sanat, gerçek kültür, gerçek gösterim tiyatrodan bahsetmiş de olabilir. Biz henüz o seviyeye gelmedik. Ülkeyi böldürmezlerse, bir umut var diye düşünüyorum.

Masa Dergisini açıyorum. Enver Aysever’in “Yazmak İçin Bir Gerekçe; Canı İstemek!” başlıklı yazısını okuyorum. “Ne tiyatro oyunu izlemek ne sinema filmi içine düşmek ne de başka türden deneyimler “okumanın” yerini almazdı” diyor Enver Aysever üstat.

Ben bir de buna yazmayı katıyorum.

Sisifos gibi varoluşsal sarsıntıyla usanmadan, o kayayı tepeye çıkarmaya çalışırken, kendi topraklarının, kendi kentinin, kendi insanının değerlerine sahip çıkmak için okumak-yazmak…

Siyaset adına değil, sanat adına Tiyatro olsun temennisiyle, önümüzdeki hafta da bu köşede buluşmak ümidiyle…

Sahi; Tiyatro, İnsanı, İnsana, İnsanla, İnsanca Anlatma Sanatı mıdır?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: