• DOLAR
    5,8125
    %-0,01
  • EURO
    6,4729
    %0,14
  • ALTIN
    276,07
    %0,90
  • BIST
    7,7563
    %-0,04
Bülent Ülkü anısına…

Bülent Ülkü anısına…

DEVRİMCİ GAZETECİ BÜLENT ÜLKÜ ANISINA

O’nu Haydariye’de, Karacaali’de köy kahvesinde gördüm köylülerle sohbet edip, onların sorunlarını dinliyordu

O’nu Asıl Çelik , Döktaş ve diğer fabrikaların önünde gazete dağıtırken gördüm, işçilerin direnişlerini ve sendikal mücadelelerini desteklerken sarfettiği olağanüstü çabalara tanık oldum.

O’nu Gemlik gübre amonyak tesisi kurulurken yüzlerce işçinin çalıştığı şantiye yemekhanesinde gazete dağıtırken gördüm

O’nu eski Pazar caddesinde Salı pazarında esnaflara, dereboyunda kahvehanelere, Gemlik lisesinin önünde öğrencilere gazete dağıtırken gördüm

O’nu Bursa Orhangazi parkında 1 mayıs eyleminde, ve  orada onu gözaltına almaya çalışırlarken nasıl direndiğini gördüm

O’nu balıkpazarında coca cola boykotu için bildiri dağıtırken gördüm,

O’ ezilen, sömürülen ve haksızlığa uğrayan herkesin yanındaydı

Nerede adaletsizlik varsa Bülent Ülkü oradaydı.

O’nu son olarak Karacaali köy camisinin önünde uzanmış yatarken gördüm çırılçıplaktı ve başına sıktıkları kurşun yetmezmiş gibi otopsi adı altında göğsünü boylu boyunca kesmişlerdi, parmaklarında mürekkep izleri, bileklerinde kelepçe izleri duruyordu ve göz bağından dolayı  morartı izleri, Bu kadar somut delillerden sonra Bülent’i katledenlerde faillleri de çok açık ve net bir şekilde belliydi

Bülent Karacali köy camisi’nden O’nu sevenlerin omuzlarında ,, köyü inleten sloganlarla çıkarılıyordu ve elimde fofoğraf makinasıyla, o’ nu uğurlamamızı çekiyordum, o’na ve mücadelesine olan saygımdan o  anda hem öfkelenmiş hemde çok heyecanlanmıştım, gözlerimden yaşlar akıyor ve ben dişlerimi sıkmıştım , biryandan da fotoğraf çekmeye çalışıyordum., köy ablukaya alınmıştı ve ne olur ne olmaz birileri gelip fotoğraf makinasını elimden almaya kalkışır diye onu çok sıkı tutuyordum, mezarlığa girmiştik ve Bülent’i ölümsüzlüğe uğurladıktan sonra bir arkadaşım o anda benden fotoğraf makinasını istedi ve elini uzatıp makinayı tuttu, makina elimde ve öyle sımsıkı tutmuş ve dalmışımki, o anda arkadaşımın yüksek bir sesle; ya bıraksana makinayı diye bağırdığını hatırlıyorum.

yazmaya başlarken bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden

Bülent Ülkü sadece bir gazeteci olarak değil

Emperyalizme karşı bağımsızlık,

Faşizme karşı demokrasi,

Sömürüye karşı sosyalizm mücadelesinin bir neferi olarak yaşadı.

Ankara 1964 – 31 Mart 1992 Bursa

Bülent Ülkü Körfeze Bakış gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürüydü. 1964 yılında doğdu. Adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle 1986 yılında, kamuoyunda “Nisan direnişi” diye bilinen, öğrenci gençliğin kitlesel eylemleriyle tanıştı. Daha sonra okul yaşantısına son verip memleketine dönünce,  Her zaman büyük düşünen, önüne büyük hedefler koyan Bülent’in amacı, Gemlik’te yerel nitelikli ama devrimci demokrat kitleye hitap eden bir gazete çıkarmaktı. Kısa bir sürede de bu hedefine ulaştı. Körfeze Bakış Gemlikte, Bursa da,orhangazi’de  civar ilçelerde, köylerde ve özelliklede fabrikalarda geniş bir okur kitlesi oluşturmuştu.

Gençliğin öncülerinden biri haline gelmişti, emekçi halkın sesi kulağı olmuştu, Gemlik’in köylülerinden işçisine kadar, onu tanımayan, bilmeyen yoktu. O, emekçi halkın her zaman yanı başındaydı. Enerjisini, mütevazı ve fedakar kişiliği ile yoğurarak halkın saygısını kazanmıştı, ve bu yüzdendir ki onu tanıyan herkes ‘’Bülent söylediyse doğrudur’’ derdi.

Mehmet Ağar’ın hani o meşhur televizyonlardan gözümüzün içine baka baka‘’ vatan millet için 1000 Operasyon’’ yaptık bu kadar., diyerek somut bir şekilde itiraf ettiği operasyonlardan biride  Bülent Ülkü’nün katledilmesiydi, önce kaçırıldı; Katiller, Bülent Ülkü’yü kaçırdıktan sonra, işkence yaparak kurşuna dizdi. 31 Mart günü Bursa-Uludağ yolunun 12. kilometresinde, Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı görevlilerce, gözünde göz bağı ve parmağında parmak izi mürekkebiyle başından vurulmuş olarak bulundu.

Kimliği o dönemler Özgür-Der ve yerel basın tarafından ortaya çıkarılana kadar, adli tıpta kimliği belirsiz olarak dört gün boyunca kaldı. cinayeti adli bir olay olarak göstermeye çalıştılar. Ama sonunda suçlarını gizleyemediler.

Bülent Ülkü’yü bir yoldaşı anlatıyor-2011

Biz köy çocukları erkenden yanarız güneşte. Daha mevsim ilk bahara yeni girmişken, don atlet fırlarız sokağa, bir de karpuz kabuğu düşmüşse denize, gelenektendir dalıveririz suların maviliğine. Körpecik derilerimiz yanıp kahverengileşirdi de bana mısın demez, baharın ve denizin keyfini çıkarırdık. Yazlığa köye gelen çocukların ilk güneşlenmelerinde derileri yanıp dökülürken biz onların ağlamalarına vahlamalarına kahkahalarla güler ve onlarla dalga geçerdik. O da onlar gibi, bize göre çok beyazdı. Yazları gelirlerdi köye. Yazlığa gelenler “köyünüzün kıymetini bilin cennet gibi yer burası” derlerdi de biz çok kızardık. Kışın dağlara kar yağdığında, poyraz buz gibi yapardı her tarafı. Buzlar kiremitlerden yerlere değer, birde kar erimeye dönsün bütün sokaklar çamur deryasına dönüşürdü. Evlerin tamamına yakını ahşap olduğundan, bütün çatılar akıtır uyuyamazdık sabaha dek. Bir yandan soğuk bir yandan zeytin toplama mevsimi ellerimizin parmak uçları uyuşur bazen ahlayarak bazen de koltuk altlarımıza ellerimizi sokarak donmamızı engellemeye çalışırdık. Hasat mevsiminde zeytinliklere sığırcıklar doluşur bizde onları hasata zarar vermesin diye ürkütüp kaçırmak için teneke çalmaktan ellerimiz kabarır su toplardı. “köyünüz cennet gibi” diyenlere bundan dolayı kızar “her zaman cehennem bizim cennet sizin olmuştur” derdik. Çoğu zamanda kavga ederdik. Demir parmaklıklar ve tel örgüleri ilk defa onların gelmesiyle gördük. Oturdukları sitelerin etrafını çevirirler, bir kapı ve kapıya da “yabancılar giremez” yazar bizim yanlarında olmamızdan rahatsız olurlardı. İlk zamanlar o “yabancıları“ amerikalılar, yunanlılar, sanardık. O yabancıların biz olduğumuzu sonradan öğrenmiştik de, hep dayak yemişlerdi.

Onların da yazlıkları vardı bizim köyde. Annesi bizim buralı, sanırım babası memurdu büyük şehirde. Bir ağabeysi bir de ablası vardı. Yazlık evleri köy kadınlarının denize yüzdüğü yerdeydi. Biz de çocuk olduğumuzdan köy kadınlarıyla birlikte yüzerdik. Tanışıklığımız o zaman başlamıştı. Bir gün annem bir bana baktı bir de ona ve “maşallah resim gibi çocuk” demişti de çok ağrıma gitmişti. Benim kırıldığımı anlayan annem, kucağına alıp beni sevmek zorunda kalmıştı. İşte o resim gibi çocuk Bülent Ülkü’ydü.

Biz köy çocukları şehir çocuklarından daha iyi anlardık çiçekten böcekten. Hangi ağacın meyvesi yenir, hangi mantar zehirlidir, hangi ötüş hangi kuşa aittir, hangi bitkinin kökü yenir, hangi balığın iğnesi zehirlidir. Arılardan hiç korkmaz bir kutuya birkaç tanesini koyar evcilik oynarken radyo yerine kullanırdık. Yürümeye başlamakla denizde yüzmeyi öğrenmek aynı günlerde öğretilirdi. Biz bu yanlarımızla yazlığa gelen çocuklardan daha becerikli görürdük kendimizi. Ne zaman ki akıl çağı gelip de okula başladığımızda o öğündüğümüz yanlarımızın bir işe yaramadığını görür ezilir başarılı da olamazdık. Bülent bize ben de Karacaali’liyim dese de konuşması bile benzemezdi.

Arkadaş olmuştuk. Arkadaşlığımızın hatırına şehirli değilmiş gibi davranıyordu. 5-6 yıl daha her yaz geldiler. Daha sonra babasının işlerinin bozulduğunu duyduk ve evlerini sattılar. Yıllarca görüşemedik.

Ben 1982’de cezaevine düştüm 4 yıl hapis yattım. Hapishaneden çıktığımda Bülent köyde idi. Çok değişmiş çok heyecanlı çok meraklı cıvıl cıvıl denilenlerden yani. Anamın yıllar önce dediği gibi “resim gibiydi” neredeyse yazlıktaki tüm kızların çoğu aşıktı ona.

Hapishanelerde yaşanılan direnişleri ve direnenleri anlattığımda hayran hayran dinler sohbeti kestiğimde “bak not alıyorum yarın devam ederiz derdi”. Bir de şiir okumayı çok severdi. Sesi gür ve sesini opera sanatçısı gibi kullanır kavga eder gibi şiir okurdu. Okul yıllarında devrimcilerle ilişkisi olduğunu söylerdi. Gemlik’te mahalli bir gazetede (Körfez) zaman zaman yazısı (Karaca Ali’den notlar) çıkardı. “Hem harçlığım çıkıyor hem de kendimi ifade etme fırsatım oluyor” diyordu. bazende “İstedikleri gibi yazmadım yarın yazım çıkmayabilir” derdi. Gazete sahibi oto sansür uygulardı. Bülent fotoğraf çekerdi, daha çok çocukların bir de adaletsizliğin fotoğrafını çekmeye severdi.

Bülent Gemlik’te kurduğu Körfeze Bakış gazetesinin hem sahibi hemde yazı işleri müdürüydü işte bu kararı ve hayata geçirişi Bundan sonraki yaşamı kaygısız ve telaşsız gürül gürül aktı gitti ve gazetesi köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, esnafın velhasıl bölgemizde adaletsizliğe uğrayan tüm halkın sorunlarına eğilen, ve halk düşmanı cuntacı Kenan Evren’in hedefi olabilecek güce erişti. Evren bir demecinde; “bazı yerel gazeteler 12 Eylül konusunda zehir kusuyorlar” açıklamasında bulunmuştu. Nitekim kısa bir süre sonra Körfeze Bakış aleyhinde Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılmıştı.

Cuntanın ilk yıllarında Karacaali köyünde korkunun halka dayatıldığı dönemlerde silahım yok diye imzalatılan tutanaklar, köylülere okutulmadan imzalatılan ve yıllar sonra Bülent ve gazetesi tarafından ortaya çıkarılıp teşhir edilen köy arazisinin köylülerden alınıp peşkeş çekilmesi ortaya çıkarıldı. Sahtekarlar davanın geri alınması için yalvarır hale geldiler. Bin bir özürle davanın kapanmasını istediler. Karacaali köylüleri sahtekarlıkla ellerinden alınan arsayı geri aldılar. Fakat Bülent bu dava burada bitmez demiş ve adalet talebi ve de ısrarı sürekli olmuştu.

Gemlik’te adalet ve özgürlük adına yapılan her güzel eylem Bülent ile özdeşleştirilir. Ufak tefek yapılan yanlışlara Bülent’in zamanında deyip başlayan uzun örnekler gösterilir hala. Şehit düşmesinden bu yana 19 yıl geçse bile onu tanıyan herkes Bülent’i özlemle anar. Kapısını çaldığı her evin ona açılmasının nedeni, kısa süreli de olsa yaşadığı ve her evde emeği vardı. Hele çocuklar onu en çok özleyen ve bekleyenlerdi.

Müşküle köyünden bir amcamız vardı, Hüseyin Köse. Kalp rahatsızlığından dolayı aniden ölmüştü. Alelacele cenazesine gittik. Biz gittiğimizde Bülent oradaydı. Ev sahibi sorumluluğuyla gelen misafirlerle ilgileniyordu. O da çok üzgündü. Hüseyin amcanın defin işi başlayıp toprak atarken Bülent o gür sesiyle şiir okumaya başladı. Hepimiz şaşırdık ben de bir cenazede ilk defa şiir okunduğunu gördüm. En çok sevdiği şiirlerden birini okuyordu “koyun gibisin be kardeşim” diyordu. Düzenin biz halka biçtiği rol koyun gibi yaşamak olsa da, koyun yerine konulmak olsa da bir sessizlik oldu. Yüzüne vurulması ağrına gitti insanların. Biraz utanıldı, biraz da gülümsendi. Bülent koyun gibi olmayın diyordu aslında.

Bülent sadece gazeteci değil Devrimci bir gazeteciydi, her namuslu insan devrimci olmayabilir ama o her devrimcinin namuslu olması gerektiği bilincindeydi. Ve bundan dolayıdır ki bütün kapılar ona tereddütsüz açıktı.

Mücadele yoğunlaştıkça baskı da artıyordu ve Bülent birkaç kez gözaltına alınıp işkenceli sorgulamalardan geçirildi. Her seferinde işkenceden dimdik çıkabildi. İşkencehanelerde duruşu öylesine net olmuştu ki, sonraki yıllarda işkenceciler “direneceksen Bülent gibi diren” demek zorunda kalmışlardır.

Kaybetmelerin, infazların en yoğun olduğu günlerde, köye Bülent’in acı haberi geldi. Kimse onun öldüğünü birbirine söylemiyordu. İnanmak istemiyorduk. Bülent kısa mesafeden kafasına sıkılan bir kurşunla infaz edilmiş, Uludağ yol kenarına atılmış, ormanda çalışanlar tarafından bulunduğunda son anlarıymış. Hastaneye ilk getirildiğinde üstünde elbiseleri varken sonradan kaybedilmiş ve kimsesizler mezarlığına gömülmek istenmiş, daha sonra yoldaşlarının sahiplenmesi ve cenazeyi alma mücadelesi başlamıştı.

“Cenazeyi almaya gittiğimizde, Bülent’in halk için ne ifade ettiğini çok somut olarak gördük. Çevre köylerden köylüler, cenazenin kendi köylerine gömülmesini istiyorlardı. Bülent, köylülerle adeta bütünleşmişti. En ufak çocuktan en yaşlısına kadar herkes onu tanıyor ve sonsuz bir sevgi duyuyordu. Bu arada ilginç bir olaya da tanık olduk. 12 yaşında bir kız çocuğu, daha önce Bülent’in kendisinden odasına astığı bazı resimleri değiştirmesini istediğini, ama ona rağmen değiştirmediğini hatırlattı. Bülent’in öldürüldüğünü öğrenince, o resimleri duvardan tırnaklarını kanatırcasına parçaladığını gördük. Bunu yaparken ‘O ölemez!’ diye bağırıyordu…

Bülent’in cenazesi yoldaşlarının sahiplenmesi sonucunda köye getirilmişti Köy Camisine konuldu. Vücudu çırıl çıplaktı. Otopsi adına vücudu boydan boya kesilmiş ve daha sonra dikilmiş; vücudunda sigara yanığı izleri, elleri mürekkepli, kollarında kelepçenin izleri hala duruyordu.

Halkın ekmek adalet ve özgürlük talebini karşılama adına harcadığı emek onu zayıflatmıştı. Her zaman o tertemiz gülümsemesine alıştığımız Bülent’in kaşları çatıktı. Son anına kadar cellatlarıyla çatışmış belliydi. Her daim katillerin, cellatların işkenceli sorgulamalarından zaferle çıkmayı başaran Bülent, bu defa ölümü de yenmişti.

Karacaali’liler, komşu köylüler, Müşküleliler, haydariye’liler ,esnaflar, Bülent’e evini açanlar, çocuklar ve yoldaşları. İki yüz kişiyi aşan yumrukları ve adalet isteyen her kez en gür sesiyle bağırıyorduk “Bülent’in hesabını soracağız” diye. Tabuttan çıkartıp toprağa indirirken sıcak suyla yıkandığından dolayı herhalde Bülent’in yarası kanamaya başladı. O an sessizliğin çığlığı herkesi bir kez daha yaraladı. Kimse kimseye bakamaz hale geldi.

Kanayan kan değil güneşti. Güneş toprağa damlıyordu bir kez daha. O anda Çıkıp onun gibi sesimin en gür haliyle bir şiir okumak istedim sonra sonunu getiremeyeceğimi düşünerek vazgeçtim.

Sonra Dağa çıktım mezarlığın yamacına, körfezin maviliğine bakarak ağıt yaktım, yumruğum sıkılı!

Müşküle’li Hüseyin Köse’nin cenazesinde Bülent Ülkü’nün okuduğu Nazım Hikmet şiiri

AKREP GİBİSİN KARDEŞİM

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil,

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içinde olup

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

demeğe de dilim varmıyor ama

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”

Nazım Hikmet RAN

***

Katledilişinin 27. Yılında

Devrimci gazeteci Bülent Ülkü anısına…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?