• DOLAR
    5,8125
    %-0,01
  • EURO
    6,4729
    %0,14
  • ALTIN
    276,07
    %0,90
  • BIST
    7,7563
    %-0,04
NİÇİN  ATEİST, AGNOSTİK, DEİST SAYISI ARTMASIN?

NİÇİN  ATEİST, AGNOSTİK, DEİST SAYISI ARTMASIN?

İman ile bilimsel bilgi arasındaki fark nedir desem muhtemel birçok Müslüman’dan cevap alamam…

İtikat ile iman arasındaki fark nedir desem muhtemel birçok diyanet görevlisinden cevap alamam…

Nasıl iman ettin desem ortalama bir Müslüman’a, muhtemel, annemden, babamdan, cami imamından öğrendiklerimle diyecektir…

Epistemolojik açıdan iman nedir desem, zaten cevap alacağım şüpheli…

O zaman bir ateistin, deist’in veya agnostiğin sorularını cevaplayacak kaç din adamı çıkar bu toplumdan?

PROF. Âdem Çaylak HOCA, Twitter’ de

“Şüphe ettiğin oranında inanırsın. Kesin inançlılar kervanı bağnazlığa giden yollarla doludur.” demişti…

Bende çok doğru diyerek onayladım…

Çünkü İman şüphe ile başlar…

Epistemolojik (BİLGİ TEORİSİ)açıdan; ilgi, şüphe, zan, bilgi, inanç ve son olarak  iman gelir…

HZ: Ömer zamanında ilginç bir olay olur…

Rivayet şöyledir;

Ebu-Musa’l-Eşari bir gün Hz. Ömer’i ziyarete gelir içeri girmek için izin istemek gayesiyle “üç”  kez selam verir.

Cevap alamayınca dönüp gider.

Hz. Ömer onun gittiğini öğrenince arkasından adam yollayıp çağırtır.

Niçin beklemediğini sorar.

Ebu Musa da; Hz. Peygamber’in “Biriniz herhangi bir eve girmek istediğinde üç defa selam versin, cevap alamazsa dönsün “dediğini dinlediğini söyler.

Bunun üzerine Hz. Ömer: bunu ispatlayacak bir şahit getirmezsen elimden kurtulamazsın der.(1)

HZ: Ömer bunu kime diyor? Sahabeye diyor…

Sizce neden inanmadı HZ: ÖMER bu sahabeye?

Sahabe bu!

Sıradan bir insan değil. Buna rağmen HZ: ÖMER delil istiyor…

Anlatılandan şüphe duyuyor, inanması  için başka şeyler arıyor…

Çünkü tehlikenin farkında; HZ. Muhammet tüketim nesnesi olursa diye endişesi var…

Ya her  önüne gelen ondan bir şey aktarırsa  ve o sözler Allah resulüne ait değilse  o zaman ne olacak?.

Şimdi burada durup  bir şey sorayım…

Eğer o rivayet doğru ise, camilerde görev yapan müftüsünden, vaaz memuruna, hutbe okuyan imamına kadar HZ: Ömer bu gün yaşasaydı, Allah Resulünden hadis nakledebilirler miydi?

Bunun cevabını  okuyucuya bırakıyorum. Benim öğrenme şansım yok.

Yıllar evvel küçük bir sahil köyündeyim.

Vaaz memuru  bir kutsi hadisten bahsetti.

O zamanlar gencim, bir bilge şahıs ile tanıştım, bu hadisi sordum…

Meğer hadis profesörüymüş. O hadis  uydurma dedi…

O meşhur hadis şuydu ;“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım. Böylece kendimi onlara tanıttım, onlar da beni tanıdılar, bildiler.”

Bilinmek, istedim ne demek ?(2)

Bu söz, tasavvufçular arasında “kenz-i mahfi (gizli hazine)” diye bilinir.

Hatta ; “Muhyiddin İbnu’l-Arabî’nin “bu hadis keşfen sahihtir ama naklen sabit değildir” dediği belirtilir.

Buna rağmen; Hadis ilminde naklen sabit olmayan bir sözün değeri olmaz. Bu yüzden muhaddisler bu söz için “Nebi’nin sözlerinden değildir”, “ne sahih ne zayıf hiçbir senedi bulunmamaktadır”, “uydurmadır”, “asılsızdır” gibi açıklamalarda bulunmuşlar…

Fakat benim için önemli olan, bu gün hala bu hadisin,2019 yılında diyanet görevlileri tarafından kürsüden okunuyor olması…

Anlatmak istediğim, inanan için doktrinel anlamda itikat sahibi için sorun yok…

Onun için, dert de değildir. İnanıyorum der çıkar işin içinden…

Ama epistemolojik açıdan İMAN ile buluşan akıl için sorun o an başlıyor…

Ateist için ise daha vahim, o hayatta böyle bir Tanrıyı kabul etmez…

Görevli bunu hiç dert etmiyor, bana nasılsa cemaatten aykırı soru gelmez diyor …

Haklı…

Çünkü; Taşrada ki camide vaaz vermek ile Bursa Ulu camide  vaaz vermek çok farklıdır…

İki caminin cemaati açısından “epistemik” yapısı değişiktir (bilgi, insan bilgisi, anlaması,  farkın dalık, idrak çalışmalarına ait )

Ulu camide hocanın karşısına, donanımlı biri, konunun uzmanı bir şahıs çıkabilir ve fena bozabilir…

Orada vaaz memuru daha dikkatli olmak ve dersine çalışmak zorunda…

Hele  işi sorgulayan, biraz mantıkla  ve felsefe  ile ilgili  olan genç varsa, o görevli hayatta doyurucu cevap veremez…

Bu cevapları alamayan genç, biraz sorgularsa   bu kutsi hadiste birçok tutarsızlık bulabilir…

Bu nasıl Tanrı, tıpkı insan gibi diyebilir…

Bu durumda ben Islama ve Kurana inanmıyorum da diyebilir…

Peki, o genç aradığı  soruların cevabın bulamayıp ateist olursa, deist olursa, agnostik olursa

Toplum olarak sorumlu değil miyiz?

Sorumluyuz, çünkü bilmediğimiz bir dini savunuyoruz, tebliğ ediyoruz…

Bence ateist, agnostik veya deist genci  var eden etken, maalesef klasik bilgi nazariyesi ile  buluşmuş ve bilgisini hiç güncellemeyen DİN GÖREVLİSİ dir …

Çok hazırlıksız yakalandılar, çünkü bilişim teknolojisi ile binlerce makale, kitap ve görsel medyadaki  sunumları takip edemiyorlar…

Tüm eğitimini sadece Sunni kelam üzerinden alan akademisyen düşünün, diyalektik mantık onun için hiç bir şey ifade etmez…

Bu tip insan, gelenek ile gelenekçiliğin dahi ne olduğunu bilmez…

 ibn Haldun sosyolojisi ile ilgilenmediği için,Temhisul’-haber ve’l intikad(rivayeti, haberi, önce temyiz edip sonra tenkide tabi tutmak )işlemini yapamaz …

Önüne gelen ve dokunulmaz ilan ettiği beşeri kaynağa Tanrısal bir misyon yükleyip hiç ekletmeden mukayeseli okumadan nakleder… 

 Abdulvâhid el-Vekîl’e ait bir cümleyi tekrar edeyim der, Prof.Dr. İhan Fazlı hocam:

 “Gelenek, ölmüşlerin yaşayan ruhudur; gelenekçilik ise yaşayanların ölmüş ruhu…'”

 Konuyu dağıtmak istemiyorum ama  bizde, bir diyanet görevlisi ile diyalog her daim çatışmacıdır (diyalektik)…

Bu sebeple; karşımdaki genelde tartışmada hileye başvurur…

Buna Arthur Schopenhauer -Haklı çıkma sanatı ERİSTİK DİYALEKTİK )diyor…

Kullandıkları en etkili DİL  OTORİTE EDEBİYATI…

Otorite veya otoriterlik üzerinden mesleki  baskı kurmak isterler…

-Senin mesleğin ne arkadaşım?

-Ben bunca yıl diyanette  bu işi yaptım…

-Bilende konuşuyor bilmeyende…

Bunun adı; Bir Bilen Safsatası;(Argument To Authority, Appeal To Authority)

[Argumentum Ad Verecundiam] dır …

Tanımı: Bir Bilen Safsatası, bir iddianın kabulü için otoriteye (kişi, örf, adet, kurumlar vs.) veya bunlara duyulan saygı, hürmet veya korkuya başvurmak. Kişinin kendi tercih ve sorumluluklarıyla ilgili kararların denetimini, “kendisinden daha iyi bildiği inancıyla” başka birinin otoritesine bırakması…

Alev Alatlı’nın harika bir çalışması bununla  alakalıdır …(Cinaslı safsata )

Yani biz  sürekli edilgen durumdayız. …

Oysa malumat sahibi olmak isteyen bizler, konunun uzmanları arasında, görüş ve fikirleri ne başvurup, birey olarak ve sorumluluk  hali ile bilinç oluşturma işlemidir yaptığımız…

Sonunda gene bu işe emek vermiş adamların çalışmalarına bakar ve kendi kültürel terkibimizde, yanlış bilgiyi doğrusundan  ayırt ederiz…

Ben önüme konan her yemeği DİN adına yemem…

Çünkü iman etmiş biri olarak, ahirette diyanet görevlisi ile yargılanmayacağım…

Âlemlerin Rabbi ;“neden akletmedin, ya  o diyanet görevlisi yanlış yoldaysa, sen demi o yolda devam edeceksin “derse, ne cevap vereceğim?

 Tabi benim malumat düzeyindeki bilgimi elde ettiğim akademisyenleri bu gün Diyanet görevlisi kabul etmeyebilir(Mesela; PROF Hayri Kırbaşoğlu ve PROF Mehmet Said Hatipoğlu ve daha yüzlercesini).

Allah rahmet etsin, hala; diyanetin farkında bile olmadığı, hatta Saidi Nursi’nin  risaleleri kadar değerli bulmadığı PROF; FUAT SEZGİN hocamın “BUHARİ’NİN  KAYNAKLARI “adlı takdim tezini (1956 yılı)okumamış diyanet görevlileri vardır.

İnanç veya itikatla asla uğraşmam…

Kim neye inanır umurumda değildir…

Ama benim vergilerim ile aldığı maaşın hakkını verecek bir kamu görevlisinden, dersine çalış da  anlat demek hakkım…

Çünkü kitleleri  etkiliyor…

Ortodoksi İslam (genel kabul görmüş çoğunluğun görüşü )mutlu olabilir, çünkü asla sorgulamaz ve merak etmeyebilir, ama ben mutlu değilim.

Cemaat gargara yapıp yutabilir.

Çoğunun  muhtemel ilgilenmediği ve itikat düzeyinde kaldığı konulardır…

Lakin ben böyle olmak zorunda değilim…

                           NİÇİN  ATEİST, AGNOSTİK, DEİST SAYISI ARTMASIN?

İnsan bilmek için muhakkak soru sorar…

Ben nasıl Hristiyan’a soruyorsam,”senin inandığın TANRI insan biçimine nasıl girer” (teslis)diyorsam, bir Ateist te bana rahatlıkla böyle çapraz ve çalışmadığım yerden soru sorabilir…

Senin taptığın Tanrıda İnsan gibi derse.( İnsan biçimsel Tanrı telakki, Antropoformik ) 

O zaman ne yapacağız?

Öyle bir şey yapmam gerekir ki mantık kurallarını (akıl yürütme) ihlal etmemem lazım…

Onun için önce;

Özdeşlik ilkesini ve  sonra çelişmezlik ilkesini bilmem lazım.

Mesela Allah yarattıklarına benzemez demiş isem, bu ilke anlattığım hadis teki Allah ile  çelişmemesi lazım.

Düşünün bir kez; Ateist “bunu bana açıkla” derse…

Egosu tavan yapmış, kendi şanını övmekten, kendisinin sürekli methedilmesinden hoşlanan üstelik gayesi amacı olan bir Tanrı’dan bahsediyorum…

Tam anlamıyla insani nitelikleri  var… İnsana mahsus davranış kodları…

Bunu mekanik, metin merkezli okuma(literal) ile zaten inanmış olana anlatabilirim…

İnanan için sorun olmayabilir…

Ya ateist  için?

Yani öyle bir Tanrı düşünün ki  “bilinmek” diye “gayesi “var…

Gaye! Erek, amaç!!

Buna TELEOLOJİK kanıt diyoruz… (Teoloji değil )

Oysa:

İlk var olan bütün diğer bütün var olanların varlığının ilk nedenidir…

O Tanrıdır… 

En mükemmel varlık olarak, ilk sebep odur…

Eksiklik demek; varlığın başka bir şeye muhtaç olması demek, varlığın herhangi bir potansiyel durum içermesi demektir…

Yani tıpkı benim gibi olmasıdır. Potansiyel olarak  bende bir takım özellikler  var ama onu kuvveden FİLLE çıkarmam  gerekiyor…

Yani iyi bir müzisyen olabilirim, yetenek  olarak iyi bir futbolcu veya marangoz da olabilirim, ama bilinmem için, tanınmam için bunu FİİLE dökmem gerekir.

Hâşâ; Allah’ta da potansiyel olarak bunu içinde taşıyor ama henüz fiile çıkarmadı. Yani henüz bilinmedi, tanınmadı…  

Tanrı’da da bu potansiyel  var ama FİİLE çıkarması (bilinmesi için)

İçin gayesi(!)olması gerekiyor gibi…

OYSA

O,varlığın kendisi ile kendisinden başka veya kendisi için olacağı bir nedeninin olması  mümkün olmayan bir var olandır.

Tanrıda şunlar olmaz…

Maddesi…

Sureti…

Faillik ( yani: Failinden söz edemeyiz o zaman ilk neden olamaz… İlk nedeni var eden bir fail, sebep varsa o zaman ilk sebepten bahsedemeyiz. Çelişki söz konusu olur. Allah ilk nedendir onun FAİLİ olmaz…

ve GAYESİ((varlık gayesi- amacı) 

 …

Gayesi olan TANRI eksiklidir…

Bilinmek isteyen Tanrı, bilinmeye bağlı olarak eksiklik içerir…

Yani o eksiklik ancak bilindikten sonra ortadan kalkar…

Böyle saçmalık olur mu?

Bunu biraz açıklayayım…

Biz ilk sebepten bahsettiğimizde, birçok eksiklikten münezzeh olması gerekiyor. Yani mükemmel bir varlık olması gerekiyor.

Buna karşılık ondan başka her varlıkta bir veya birden çok eksiklik ve kusur olmalıdır.(Mesela bende ve sizde )  

Bu sebeple, ondan başka diğer tüm varlıklarda  eksiklik zorunludur. Aksi takdirde ilk sebebe(Tanrıya) benzer.

Oysa ilk sebebin bir benzeri olmaz, onun şeriki veya zıddı da olmaz.

Yani o ilk sebep kategorisini paylaşacak, dengi ortağı veya başka bir şeyin varlığında olmaması lazım. Eksikliğinde olmaması lazım, gayesini hiç olmaması lazımdır.

Diğer varlık hiyerarşinin de, diğer varlıklar birbirine nedensellik ilkesi ile bağımlı iken…

Bu ilk sebep, hiç bir nedene  bağımlı değildir…

Ve de  her şeyin sebebi olan TANRI, İLK SEBEP olduğundan, onun “gayesi”sine (bilinmek istemesine) inanmak, iddia etmek, bir NEDENE BAĞLI OLDUĞUNU GÖSTERİR …

Böyle şey asla olmaz…

Yani Tanrının  bilinmek istemesi onun eksikliğidir.

Benim, için eşya için, gaye, amaç olur ama Allah için olamaz!

SONUÇ YERİNE: cogito ergo sum”düşünüyorum öyleye ben varım…

Descartes’in bu ifadesini (önermesini)çok anlamlı buluyorum çünkü bu önermenin doğal ve zorunlu sonucu beni ,“mutlak- mukayyet “ilişkisine götürüyor…

Mukayyet  varlık olarak ben, mutlak olanı eksiksiz kavrayamam. Ben eksikliyim.

Prof. İhsan fazlı hocamdan bahsedip konuyu kapatayım:

Mutlaklaştırıyoruz. Mutlak kelimesi talak kelimesinden gelir boşamak

Demektir. Allah mutlaktır Allah boşandırılmıştır demektir. Ne demek bir şeyin mutlak

Olması? 

Zaman ve mekân kategorisinden ayıklanmış olmasıdır. Hâlbuki Cenab-ı Hak dışında melekler dâhil tüm Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan uhrevî nesneler dâhil her şey,

Zaman ve mekân içindedir(…) 

“insan aklı zaman ve mekân kategorileriyle mukayyettir. Dolayısıyla biz tefekkür ederken mutlağı bile mukayyete çevirerek düşünürüz. Çünkü mutlak üzerindeki tefekkürümüz zihni olduğu için, zihni ve fiziksel olanı da zaman mekân kategorileri içinde düşündüğümüz için mutlağı düşündüğümüzde onun ucunu da zihinsel varlığa dönüştürür ve bu da mukayyettir(…) “

PROF İhsan Fazlı oğlu  

   Allah; Din  dili ile, bana tenezzül (3) etmiş, benim seviyeme inmiş, benim akıl çeperime, benim algı dünyama hitap etmiş, benim anlayacağım semboller(alegorik) ile metafor üzerinden konuşmuştur.

Çünkü o ve  ben, ontolojik olarak ayrıyız, metafiziğimiz apayrı…

Bu sebeple; ben ancak sınırlı ölçüde Tanrıyı kavrarım…

Oysa benim kavrayışım kadar basit değildir hakikat…

Bu gerçeklik benim için nasılsa bir İmam, bir vaaz memuru bir müftü içinde aynıdır…

Biz mutlaktan değil, mukayyet olan düşüncemizden, yani beşeri olarak yanılabilen, yanlışlanabilen düşünce faaliyetinden bahsediyoruz.

Fıkıh Kelam, Tefsir, Hadis de böyledir…  

Doğrusunu Allah bilir… 

Notlar:

   1;Bak/mevzu Hadisler M.Yaşar kandemir.SH/23

   2-(Aclûnî, II, 132)ifadesinden alınmıştır. Burada geçen “istedim” (ahbebtü) muhabbet, “bilinmek” (u‘refü) mârifet kökünden geldiği için mutasavvıflar kâinatın yaratılışını muhabbet ve mârifetle açıklamışlardır (İbnü’l-Arabî, s. 203)Diyanet İslam ansiklopedisi

   3-“tenezzülât-ı kelâm”yani ilahi kelamın insan muhayyilesine ve onun akıl çeperine uygun tenezzül buyurması…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?