• DOLAR
    5,8125
    %-0,01
  • EURO
    6,4729
    %0,14
  • ALTIN
    276,07
    %0,90
  • BIST
    7,7563
    %-0,04
SINIFLAŞMA…

SINIFLAŞMA…

SINIFLAŞMA, EKONOMİK SÖMÜRÜ, TOPLUMSAL ŞEKİL, TUTARLILIK

Kafam bomboş gibi. Yapılan tüm şeylerin nafile olduğunu düşünmeye zorlanıyorum sanki. Umutsuzluk aşılamak niyetinde değilim, niyetim umutsuzluğu yaratan şeylere değinmek.

Yaşam mücadelesi, medeniyet idealleri, fikir üretimleri; sosyal yaşamı daha da ileri taşıyacak araştırmalar, daha da ileri katılımcı ve denetlenebilir yönetim sistemlerini araştırmak… tüm bunlar nafile sanki.

Bu düşünceyi doğuran yoğun bir kötümser (pesimist) ruh hali değil sadece. Bu, kişisel düşünce kaygılarından da öte bi şey.

Salt depresif bir halden kaynaklı bir vaziyet de değil. Yahut umarsızlığın, umutsuzluğun beslediği bir durum değil.

Maddi dayanakları var. Bahsettiğim dayanakları güçlendirmek için azimle çalışan bir insan güruhu var.

Dünya üzerinde, rahat düzenini kaybetmek istemeyen bir “egemen gurubu” var desek amacımızı aşmış mı oluruz?

Bir kısım insan topluluğu, alıştıkları rahat yaşamdan asla feragat etmiyor. Geçmiş yüzyılların, seçkinler sınıfı yönetiminin (aristokrasi) asla ölmeyip; madden ve (teknolojinin nimetlerini en üst seviyede kullanarak)daha kuvvetli nüfuz alanıyla yaşamına devam ettiği bir gerçek. Bunlardan kimisi üst sınıf veya seçkin bir soyun mensubu olduğu gibi inanışlara sahip.

Ataları ile övünmek iyidir de, bu soy bağının bazı hakları o aile mensuplarına yaradılıştan verdiğine; o aile mensuplarının bu hakları kullanacak ehliyete malik olduğuna inanmak, zihinsel bir imalat hatasıdır.

Halk seçimleriyle iş başına getirilenlerin hizmet ettiği demokrasilerde, seçilenlerin üstünde bir ailenin mensuplarını, “salt anne ve babası” yüzünden söz sahibi kabul etmek, ne derece sağlıklı bir durumdur?

Konunun aksi yönünden bakarsak da, “soydan gelen üstün haklar düzeninin” ideal olduğuna toplumu inandırıp, toplum zihnini bu düzeni savunacak şekilde evrimleştirmek; şapka çıkarılacak bir başarıdır. Hele ki böyle bir yönetimi, kanunlarla korunur konuma getirmek, saygıyı hakeden bir başarıdır.

Bu kısa soy meselesi irdelemesinden sonra, konumuza dönersek;

Kapitalizmin dizginlerini elinde tutan bu sınıf, vatandaşı olduğu ülkelerin “sömürü” politikalarının da uygulayıcısı durumunda oluyor. Bu sınıfın, sürdürülen sömürü düzenini ateşleyip ateşlemediği de ayrı bir tartışma konusu. Sömürü düzeni ve ucuz hammadde elde etme hırsının, “gözümüzün önünde” gerçekleştirdiği bir iki icraatına göz atalım biraz.

Orta Doğu, Libya ve açık denizlerdeki petrol sondaj şirketleri. Afrika’da elmas çıkaran şirketler, kobalt madenlerinde çalıştırılan çocuklar, Çin ve Hindistan’da devlet eli ile sömürülen halk.

Orta Doğu ülkeleri, zenginliğinin yarattığı bela ile bir türlü belini doğrultamıyor. İstikrar ve huzur bulamıyor. “Petrol” ismini verdiğimiz “kara altın”, dünyadaki bir iki nokta dışında nereden çıkıyorsa oraya ölüm ve sefalet getiriyor. Aynı petrol, Libya’da kabile savaşları ile maskelenen, istikrarsızlık ve ölümün gölgesi olarak gün yüzüne çıkıyor.

Zenginlerin eşleri ya da sevgililerinin gerdanlarını, kulaklarını ve parmaklarını süsleyen elmas ve pırlanta; kaç tane Afrikalı Kadın’ın güzelliğine güzellik katıyor? Bir elin parmakları kadar var mıdır?

Dünyanın pek çok noktasında; elmas, kobalt vb madenlerde çocuklar dahil, çeşitli yaş gurubundan insanlar çok ağır şartlarda çalıştırılıyor. İş kazalarında yaralanıp, hayatlarını kaybediyorlar. İnsanlara bu tip çalışma şartlarını reva gören sistemin, medeniyetten eser taşıdığını iddia edebilir miyiz?

Çin ve Hindistan’ın üretim hırsı, kapitalizmin buralarda elde ettiği düşük maliyetli iş gücü ve yüksek kârlar; devlet eli ile kurulmuş bir sistem içerisinde korunuyor. Bu sistem sadece insan sömürüsü ile topluma zarar vermiyor; toprak, hava ve su kirliliği ile insanlığı ve insanlığın geleceğini de başka başka yönlerden tehdit ediyor.

İnsan, hayvan ve bitki farkı gözetmeksizin; canlıları daha geniş alanlarda; aynı anda ve daha yüksek sayıda “öldürebilmeyi” amaç edinmiş silah ve kimyasal endüstrilerini de unutmamalıyız.

Şimdi, önümüzde böylesine doymak bilmez iştaha sahip bir düzen var.

Bu düzenin kuramları var, daha az maliyetle daha çok kazanmayı amaçlayan, bilimsel araştırma yatırımları (ARGE) var, kurumları var, nüfuzu var.

Bunların karşısında vasıfsız bırakılmış, cahil, hakkını çalana rıza göstermesini telkin eden safsatalarla uyutulmuş; kendilerini uyarmaya ve uyandırmaya çalışanlara karşı, hasmane yaklaşım benimsetilmiş yaşam mücadelesi veren bir topluluk var. Birazcık menfaat için, ruhunu satmaya hazır kimseler var.

Bu maçın kazananı, fındık kadar beyni olan herkesin söyleyebileceği üzere belli değil midir?

Toplumun kurtuluşu, yine toplumun kendinden geçiyor. Bir devletin eğitim sistemi bilimi, düşünmeyi, sormayı ve nezaketi öğretmiyorsa; o toplum yok edilmek isteniyordur. İnsanlar cehaletle yok edilir. Savaşarak toplumları yok etmek boşuna bir hevestir; savaşlar, kaybeden toplumu yok etmez, geciktirir.

Her yönden insani değerlerle donatılmış bir eğitim sistemi, bize kendimizi sorgulama yetisini de verir. Oto kontrolümüzü artırır. Söylediğimizle yaptığımız tutarlı olur. Örneğin parmağımızda ya da boynumuzda “nal” kadar bir elmasla, herkesi kıskandıracak kadar zarif ve medeni dururken; “çocuk işçiler, geri kalmış toplumlar ve sömürülen ülkelerden” bahsetmek garabetine düşmeyiz.

Seçkin bir sınıfın varlığına değil; azimli, çalışkan, insani, bilgi ve bilime saygı duyan insanların varlığına inanırız. Liyakatli insanların, “soylu-zengin babasının” marifeti ve “soylu-zengin anasının karnından doğmuş olmak” şansına sahip olmakla değil; bilgi ve insani değerlerle inşa olduğuna inanırız. Merhamete sığınmayız, adalete güveniriz.

Sosyal Medyada Paylaşın:
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?